'1 Mayıs' ile ilgili yazımı, 1 Mayıs günü ya da hemen önceki gece yazmayı düşünüyordum ancak sonra beynimde ampüller yandı. AKP'nin ampüllerine benziyordu bu ampüller. Böyle sarı sarı renkler belirdi zihnimde. Ampüllerin verdiği fikir ise hiç de AKP'nin fikirlerine benzemiyordu. Bu fikirlerde ne yasak, ne cop, ne de gaz bombaları vardı. Bu fikirlerde "çağrı" vardı. Fısıldadı 'fikir ampülleri': Günay, çağır bu insanları Taksim'e. Ne kadar izin verilmiyor olsa da, ne kadar gaz bombaları altında nefes almaya çalışıyor olacaklarsa da, ne kadar gözaltına alınma ihtimalleri olsa da; çağır onları Günay dedi bu sarı ampüller.
Çağırıyorum arkadaşlarım sizi. 10 aya yakın oldu blogumu açalı. İlk kez bir çağrıda bulunuyorum. Hem de yürekten bir çağrı: "1 Mayıs'ta Taksim'de olalım." Başka illerde oturuyor dahi olsanız bile, -var ise imkanınız- atlayın bir otobüse önceki gece, gelin İstanbul'a. İstanbul'un bir ilçesinde oturuyor ve "Şu şu ve bu nedenle gelemeyeceğim" diyorsanız da görünmeyin gözüme! Gidin lan!
Çağırıyorum sizleri bakın. 3 gün var önümüzde. 3 günde ne kadar kişi ziyaret edebilir ki bu siteyi? Belki birkaç bin. Olsun. Birkaç bin kişiden birini ikna etme olaslığım için yazıyorum bu yazıyı, yapıyorum bu çağrıyı. Gelin o gün, hiçbir şey yapmak için değil; Taksim'e girebilmek için gelin. Limonunuz olsun cebinizde sadece. Atılan gaz bombalarının etkisini geçirir belki diye. Ya da boşverin limonu, sadece gelin. Bizimle dalga geçenlere gerekli yanıtı vermek için, sıradan halkı "adam" yerine koymayanlara ders vermek için gelin, tacizcilerden daha değerli olduğumuzu birilerine haykırmak için gelin. "Ne alaka lan tacizciler şimdi?" dediniz değil mi?
Taksim Meydanı kimlere açık arkadaşlarım? Kimler aklınıza geliyor? Mesela yılbaşı kutlamaları geldi mi? Yukarıda belirttiğim "tacizci" olayı tam burada başlıyor. Yılbaşlarında halka açılır o meydan. Konserler verilir. Güvenlik zaafiyetinden bahsedilmez bile. Hatta o kadar "dış"tadır ki güvenlik konusu; tacizciler turistleri taciz eder, biz izleriz ve insanlığımızdan utanırız. Bir anlamda tacizciler için de davetiye basar İstanbul Valiliği ve Emniyet Müdürlüğü. Gelin kutlamalara, dinleyin sanatçıları, "havai fişeklerimiz var" izleyin onları da, "sizin için turistleri getirdik" elleyin doya doya, silahlarınız varsa sıkın rahatça, Adem Doğan isimli gençler var o meydanda sıkın kafasına kafasına. Güvenlik mi? Ne gereği var, vur patlasın çal oynasın.
Taksim Meydanı kimlere açık arkadaşlarım? Kimler aklınıza geliyor? Mesela polis haftası etkinlikleri geldi mi? Binlerce polis nasıl da tek bir vücut olup gövde gösterisi yapıyorlar öyle değil mi? Dosta güven, düşmana korku salan polislerimiz. E var tabi ufak tefek hataları. İnsanlara işkence yaparak katletmek ya da yanlışlıkla çıkan kurşunlarla öldürmek gibi. "Yanlışlık" dedik ya; üstünde durulmaması gerekilen şeyler bunlar. İnsan hayatı nedir ki? Siz polislerimize bakın. İşte polisimize de açık olan bu meydanda, her yıl binlerce polis geçiş yapar, hatta halktan kişiler de onlara eşlik eder.
Taksim Meydanı kimlere açık arkadaşlarım? Ya da durun! Taksim Meydanı'nın kimlere açık olduğu ortada. Şöyle sorayım bir de: Taksim Meydanı, kimlere kapalı arkadaşlarım? Şu ülkede sadece kimlere kapalı? Cevap, 3 gün sonrasında gizli. 1 Mayıs'ı kutlamak isteyenlere; yani işçilere, memurlara, öğrencilere...Her türlü kutlamaya ev sahipliği yapan Taksim Meydanı, neden işçilere kapalıdır? İşçiler değil midir, bu ülkede üreten? İşçiler değil midir "olmazsa olmaz"lar. İşçiler değil midir, ülkenin can damarı, her şeyi? O zaman neden dalga geçersiniz ki insanlarla? Neden kapatırsınız o meydanı halka, "güvenlik" maskesi ile? Başka meydanlarda kutlanınca güvenlik sağlanabiliyor da Taksim'de mi sağlanmıyor? Hem güvenlik zaafiyeti varsa, o da sizin sorununuz değil mi? Sizin göreviniz, güvenliği sağlamak değil mi? Ağızlarının suyu akan tacizcilerin güvenliğinde problem olmuyor da, onurlu insanlarda mı bir problem oluyor? Ya da kısa ve net bir soru sorayım: Siz kimi kandırıyorsunuz?
Çağrı yapıyorum arkadaşlarım burdan! Kalkın ve gelin Taksim'e. Bir grup gördünüz mü takılın peşlerine. Korkmayın, televizyonlarda izlediğiniz gibi değil her şey. Provakatörler olmayacak orda. Teröristler de yok, rahat olun. Kimse bombalarla girmez o alana, 77'deki katil zihniyet dışında. Kimse taciz etmez sizi bayan arkadaşlarım. Dedim ya Taksim civarında bir grup gördünüz mü takılın peşlerine. "Yaşasın 1 Mayıs, Yaşasın Taksim" sloganını atmaktan çekinmeyin. Gaz bombalarından, tazyikli sulardan, cop darbelerinden korkmayın. Biliyorum, insanız ve korkulmayacak gibi değil bu dediklerim. O zaman, korkun da belli etmeyin. Hepimiz birer yiğit kesilelim o gün. Bize açılmayan o meydanı biz alalım. "Kimin meydanını kime açmıyorsunuz?" diye diye yürüyelim.
İlk kez yapıyorum bu çağrımı. Belki de suçtur bu çağrım, kim bilir? Suç ise, farketmez yine yapıyorum. O gün, orada Avrupa'dan gelen sendikacılar ve işçiler de olacak. O gün Filistin'de elindeki taşlarla direnen çocuklar bizi izleyecek belki televizyonlardan. Irak'ta vurulan anneler, Hakkari'de dayak yiyen çocuk, Yunanistan'da öldürülen gencin arkadaşları -kendi ülkemizdekileri saymıyorum bile-, tüm ezilen halklar izleyecek bizi. Geniş bir yelpazeden baktığımın farkındayım ama bunların sebepleri var elbette. Kuru laf kalabalığı olsun diye demiyorum. Bir "onur", bir "irade" muharebesi olacak İstanbul'da. Tüm dünyadaki onurlu insanların kalbi bizimle atacak o gün. Abartmıyorum da; tüm kalbimle diyorum bunu. Taksim Meydanı'nda olmak, sadece 1 Mayıs'ı kutlamak değildir, sadece o meydanda ölenleri anmak değil. O gün, bizi koyun gibi görenlere, kendisini çoban sananlara ders verme günüdür. Yasakçı zihniyete küfür etme günüdür. Evet küfür etmekten bahsediyorum.
1 Mayıs'ta Taksim'de olalım arkadaşlarım. Polislerin dilediği gibi etkinlik yaptığı, bilimum kutlamaların olduğu, tacizcilerin faaliyet yürüttüğü o meydanda biz olmalıyız o gün. Bizim meydanımızdır orası. Ölen işçilerin kanı ile teri birbirine karışmıştır o meydanda.
Çağrıdır bu arkadaşlarım. Ellerimizden alınmak istenen onurumuza, sahip çıkmak için yapılan bir çağrıdır. Bunu okuyanlar, gelin bu çağrıya kulak verin. Hem güzel bir çağrı bu, bir düşünsenize?
Buluşmak üzere Taksim'de, kalın sevgiyle!
Kib Öpt By!
Devamını okuyun...
Bir sarhoş görürsen beni hatırla
Damar şarkı diye nitelendirilen bazı parçalar vardır. Bu parçalar, genelde arabesk olurlar ve "baba" diye tabir edilen sanatçılar tarafından seslendirilirler. Bu "baba"ları herkes bilir zaten; meşhurdurlar. Bir de pek bilinmeyenler varmış, Cavit Karabey gibi. Adamın 17 albümü var sanırım ve 2008'in başında bir otel odasında ölü bulunmuş. Çok öncelerden kulak aşinası olduğum bir parçasını bugün yine dinleyince, hoşuma gitti. "Böyle parçalar da mı dinliyorsun sen?" diye söylenenleri duyar gibiyim. Geniş olmak lazım efendim geniş; ortada üretilen bir sanat var:) "Beni Hatırla" isimli bu parçayla size mesaj da veriyorum; ne kadar yazamasam da bu aralar, beni hatırlayın :( Gözlerin nemlenmesin, sustum :( Hayır anlamam, neden beni bu kadar seversiniz. Dinleyin bakalım...

Elleri cebinde, hali perişan
Bir sarhoş görürsen, beni hatırla
Feleğe kahretmiş, yalnız dolaşan
Bir Mecnun görürsen beni hatırla
Hayatta ümidi, kaybolup sönen
Neşesi acıya, eleme dönen
İnleye inleye, ölmeden ölen
Bir Mecnun görürsen beni hatırla
Kib Öpt By!
Devamını okuyun...
Elleri cebinde, hali perişan
Bir sarhoş görürsen, beni hatırla
Feleğe kahretmiş, yalnız dolaşan
Bir Mecnun görürsen beni hatırla
Hayatta ümidi, kaybolup sönen
Neşesi acıya, eleme dönen
İnleye inleye, ölmeden ölen
Bir Mecnun görürsen beni hatırla
Kib Öpt By!
Devamını okuyun...
Hayvan katliamı nasıl yapılır?
Çocukken hepimiz, şimdi yapamayacağımız delilikler yapmışızdır. Bu delilikleri şimdi anımsayınca bile "Nasıl yaptım ya?" diye söylenebilirsiniz, şaşıra şaşıra bir hal olursunuz. İşte bu deliliklerden bir kategori sunacağım size. Çocukken öldürdüğüm hayvanlar. "Ne kadar canimişsin!" deyip de sinirimi bozmayın; nitekim ne diyorum? Çocuktum canım çocuk.
Öldürdüğüm binlerce karınca, yüzlerce sinek ve yine bir o kadar çeşitli böcekgilleri saymayacağım size. Daha büyük hayvanları, nasıl öldürdüğümü ya da öldürdüğümüzü anlatacağım. "-müz" dedim çünkü bazı hayvanları, arkadaşlarımızla birlikte öldürüyorduk.
Hayvanseverler sakın burada nefretlerini kusmasınlar bana. Aslında okuyacaklarınız, "nefret kusmaya müsait" şeyler ama çocukken insan, düşünemiyor ki ne doğrudur ne yanlıştır diye. Hemfikirsek başlıyorum. Benden nefret edenler daha da nefret edeceklerdir. Neyse efendim.
Bir gece ailemle düğünden geliyorduk. Ev kapısı değil de binamızın dış kapısının açık olduğunu görmüştük. Aile bireylerinden içeriye en son ben girecektim. Herkes içeri girer, ben de girerim ve tam kapıyı kapatacakken, kapı aralığındaki "birşey"in, kapıyı kapatmama engel oluşturduğunu anlarım. Önce bakarım "Ne acaba?" diyen gözlerimle, sonra anlarım ki bir kurbağa. Zaten kapıyı kapatma çabalarım sırasında, belli ki ölmüş ya da ölmek üzere; hareketsiz bir vaziyette. Nasıl bir zeka, nasıl bir akıl varsa bende; kurbağayı kapı aralığından çıkarmak yerine, kapıya tüm gücümle yüklenip kurbağayı öldürüyorum. Kurbağa, eziliyor; ezilirken çıkardığı pörtleme sesi. Ertesi gün Günay, oynamak için dışarı çıkar. Yengesi, küfürler eşliğinde kapı aralığında kanlar içerisinde olan kurbağanın cesedi ile uğraşıyordur.
Kaplumbağalar vardı bizim buralarda eskiden. Şimdilerde her yan koca binalarla çevrili ancak yine 8-10 yıl evvelinde kaplumbağaların bile yaşayabileceği doğal alanlar vardı. Yine de kaplumbağa bizim için ilginç bir hayvandı. Kedi, köpek gibi değil. Kaplumbağa gördüğümüz anda onları yakalar ve beslerdik. Beslerdik dediğime bakmayın, onlara özel yiyecekler vermezdik; sadece toprağı kazır ve onlara yer altında ev yapardık. Ancak hep beslemiyorduk, bazen yine caniliğimiz üzerimizde olunca, onları öldürmekten de çekinmiyorduk. Eski bir fabrika vardı bizim burada. Fabrikanın önünde derinliğini bilmediğimiz koca bir kuyu. Bir keresinde kaplumbağaya bir ip bağlayıp kuyunun derinliğini ölçmek için atmıştık kuyuya. Amaç, gerçekten derinliği ölçmekti. Kuyunun devasa derinliğini ölçüp, kaplumbağayı yeniden su yüzüne çektiğimizde şok oluyoruz. Kaplumbağanın burnundan kanlar geliyordur. O an yaşadığımız panikle, kaplumbağayı yeniden suya atarız ve aylar sonra şişen kaplumbağa yeniden su yüzüne çıkar. Sudan binbir çaba ile çıkarıp, leş gibi kokan soyulmuş kaplumbağanın dış yüzünü inceleriz. Hayretler içerisinde kalırız.
Fare öldürmeyen çok az kişi vardır sanırım. Her yakaladığımız hayvanı serbest bırakmamız için bize yalvaran komşu ve akrabalarımız, fare gördükleri an "Yakalayın ulen şunu, öldürün hemen!" deyip bizi gaza getirirlerdi. Biz de yine çocukluğumuzun verdiği heyecan ile, bir sopa kapıp düşerdik farelerin peşine. Genelde yakalayamazdık ama yakaladık mı da, tam yakalardık. Sopayı, farelerin bedenine saplar ve sokakta bir yukarı bir aşağı gezdirirdik. Bizi gören komşularımız, "Aferin" der gibi bakarlardı ve bizim de o zamanlar küçücük olan götümüz kalkar kalkar, kocakarılar gibi olurdu.
Kediler vardı bir de. Şimdilerde çok sevdiğim ve beslemek için can attığım kediler, ben çocukken çok çekmişlerdi elimden. Yakaladığımız kedilerin boynuna ip bağlardık. Köpek gibi, mahallede gezdirirdik. Bizzat katlettiğim kedi hatırlamıyorum ama kuyruğundan tutup sallayarak, duvara çarpanlar mı demezsiniz; kediyi bilmem kaçıncı kattan atıp da ölmeyince "8 canı kaldı lan he he" diye gülenleri mi demezsiniz; yoksa kedileri yakanları mı demezsiniz... Bolca cani arkadaşlarım da vardı hani. Kediler, şeytanın hayvanı; köpekler de Allah'ın hayvanıydı bizim çocuk aklımızda. Öyle öğrenmiştik sokaklardan. Oysaki tam tersidir, öyle değil mi? Kedidir Allah'ın hayvanı olan. Benim aklımda öyle kalmış. Belki de bundandı kedilerin bizden çektiği.
Şimdilerde çok sevdiğim ve birçoğunu beslemek istediğim hayvanları, zamanında az öldürmemişim. Şimdi aklıma geldikçe bile tüylerim diken diken olur da; o zaman nasıl yapmışım, çok ilginç. Çocuk olmak tehlikeli işmiş valla. Hayır nerden aklıma geldiyse bu hayvan öldürme hikayelerim? Öldürdüğüm hayvanlardan daha hayvanmışım ya. Neyse yine neyse. Sevgiyle!
Kib Öpt By!
Devamını okuyun...
Öldürdüğüm binlerce karınca, yüzlerce sinek ve yine bir o kadar çeşitli böcekgilleri saymayacağım size. Daha büyük hayvanları, nasıl öldürdüğümü ya da öldürdüğümüzü anlatacağım. "-müz" dedim çünkü bazı hayvanları, arkadaşlarımızla birlikte öldürüyorduk.Hayvanseverler sakın burada nefretlerini kusmasınlar bana. Aslında okuyacaklarınız, "nefret kusmaya müsait" şeyler ama çocukken insan, düşünemiyor ki ne doğrudur ne yanlıştır diye. Hemfikirsek başlıyorum. Benden nefret edenler daha da nefret edeceklerdir. Neyse efendim.
Bir gece ailemle düğünden geliyorduk. Ev kapısı değil de binamızın dış kapısının açık olduğunu görmüştük. Aile bireylerinden içeriye en son ben girecektim. Herkes içeri girer, ben de girerim ve tam kapıyı kapatacakken, kapı aralığındaki "birşey"in, kapıyı kapatmama engel oluşturduğunu anlarım. Önce bakarım "Ne acaba?" diyen gözlerimle, sonra anlarım ki bir kurbağa. Zaten kapıyı kapatma çabalarım sırasında, belli ki ölmüş ya da ölmek üzere; hareketsiz bir vaziyette. Nasıl bir zeka, nasıl bir akıl varsa bende; kurbağayı kapı aralığından çıkarmak yerine, kapıya tüm gücümle yüklenip kurbağayı öldürüyorum. Kurbağa, eziliyor; ezilirken çıkardığı pörtleme sesi. Ertesi gün Günay, oynamak için dışarı çıkar. Yengesi, küfürler eşliğinde kapı aralığında kanlar içerisinde olan kurbağanın cesedi ile uğraşıyordur.
Kaplumbağalar vardı bizim buralarda eskiden. Şimdilerde her yan koca binalarla çevrili ancak yine 8-10 yıl evvelinde kaplumbağaların bile yaşayabileceği doğal alanlar vardı. Yine de kaplumbağa bizim için ilginç bir hayvandı. Kedi, köpek gibi değil. Kaplumbağa gördüğümüz anda onları yakalar ve beslerdik. Beslerdik dediğime bakmayın, onlara özel yiyecekler vermezdik; sadece toprağı kazır ve onlara yer altında ev yapardık. Ancak hep beslemiyorduk, bazen yine caniliğimiz üzerimizde olunca, onları öldürmekten de çekinmiyorduk. Eski bir fabrika vardı bizim burada. Fabrikanın önünde derinliğini bilmediğimiz koca bir kuyu. Bir keresinde kaplumbağaya bir ip bağlayıp kuyunun derinliğini ölçmek için atmıştık kuyuya. Amaç, gerçekten derinliği ölçmekti. Kuyunun devasa derinliğini ölçüp, kaplumbağayı yeniden su yüzüne çektiğimizde şok oluyoruz. Kaplumbağanın burnundan kanlar geliyordur. O an yaşadığımız panikle, kaplumbağayı yeniden suya atarız ve aylar sonra şişen kaplumbağa yeniden su yüzüne çıkar. Sudan binbir çaba ile çıkarıp, leş gibi kokan soyulmuş kaplumbağanın dış yüzünü inceleriz. Hayretler içerisinde kalırız.
Fare öldürmeyen çok az kişi vardır sanırım. Her yakaladığımız hayvanı serbest bırakmamız için bize yalvaran komşu ve akrabalarımız, fare gördükleri an "Yakalayın ulen şunu, öldürün hemen!" deyip bizi gaza getirirlerdi. Biz de yine çocukluğumuzun verdiği heyecan ile, bir sopa kapıp düşerdik farelerin peşine. Genelde yakalayamazdık ama yakaladık mı da, tam yakalardık. Sopayı, farelerin bedenine saplar ve sokakta bir yukarı bir aşağı gezdirirdik. Bizi gören komşularımız, "Aferin" der gibi bakarlardı ve bizim de o zamanlar küçücük olan götümüz kalkar kalkar, kocakarılar gibi olurdu.
Kediler vardı bir de. Şimdilerde çok sevdiğim ve beslemek için can attığım kediler, ben çocukken çok çekmişlerdi elimden. Yakaladığımız kedilerin boynuna ip bağlardık. Köpek gibi, mahallede gezdirirdik. Bizzat katlettiğim kedi hatırlamıyorum ama kuyruğundan tutup sallayarak, duvara çarpanlar mı demezsiniz; kediyi bilmem kaçıncı kattan atıp da ölmeyince "8 canı kaldı lan he he" diye gülenleri mi demezsiniz; yoksa kedileri yakanları mı demezsiniz... Bolca cani arkadaşlarım da vardı hani. Kediler, şeytanın hayvanı; köpekler de Allah'ın hayvanıydı bizim çocuk aklımızda. Öyle öğrenmiştik sokaklardan. Oysaki tam tersidir, öyle değil mi? Kedidir Allah'ın hayvanı olan. Benim aklımda öyle kalmış. Belki de bundandı kedilerin bizden çektiği.
Şimdilerde çok sevdiğim ve birçoğunu beslemek istediğim hayvanları, zamanında az öldürmemişim. Şimdi aklıma geldikçe bile tüylerim diken diken olur da; o zaman nasıl yapmışım, çok ilginç. Çocuk olmak tehlikeli işmiş valla. Hayır nerden aklıma geldiyse bu hayvan öldürme hikayelerim? Öldürdüğüm hayvanlardan daha hayvanmışım ya. Neyse yine neyse. Sevgiyle!
Kib Öpt By!
Devamını okuyun...
Alakamsı:
fare,
hayvan,
hayvan beslemek,
hayvan katliamı,
hayvan öldürmek,
kaplumbağa,
katliam,
katliam yapmak,
kedi,
kurbağa,
köpek,
çocukluk,
çocukluk sanrıları
Acıma Yetime Döner Koyar Götüne
"Acıma Yetime Döner Koyar Götüne"
"Algıda seçicilik" diye psikolojik bir kavram vardır. Algımızı, çevrede bulunan uyarıcılardan birine yöneltmek şeyidir bu kavram.* Ben yukarıdaki başlığı okuyunca, aklıma ne geldi sanırsınız? Cevap veriyorum: "Açlığım" Ne alaka değil mi? İşte algıda seçicilik şeyi. Söz konusu cümledeki "döner" kelimesi, aç olduğumu hatırlattı bana. Gece gece komik bir durum belirdi zihnimde.
E ben bunu neden şimdi anlattım? Valla bilemiyorum ki, birden komik bir durum olduğunu sandım ama gelin görün ki yazınca hiç de komik bir şekilde ifade edemediğimi anladım. Utanıyorum bakmayın öyle!
"Acıma yetime, döner koyar götüne" Böyle bir cümleden, bildiğimiz 'döner' manasını çıkarabilmek... Nasıl aç ayı oynamıyorsa, aç Günay da yazamıyor ya. Ayrıca düşünemiyor, yerinden kalkıp da karnını doyurma zahmetine bile giremiyor. Sıçarım böyle Günay'ın ağzına.
"Ey Günay! Titre ve kendine gel!" diyenleri dikkate alarak, yazıma son veriyorum; gücümü toplayarak mutfağa yöneliyorum. Bu yazıyı okuduysan buraya kadar, verdiğim geçici rahatsızlık nedeniyle de çok üzgünüm; bilmeni isterim. Bu blog başlı başına bir rahatsızlık şeyi :)
"Acıma yetime döner koyar götüne" Hey allahım ya! Döner, döner, döner; töbe töbe töbe...
Hayır arkadaşım! Alkol filan almadım. Ciddiyim. Bakma, saçmaladığıma sen.
Kib Öpt By!
Devamını okuyun...
Kolbastı oyunu; yeter ulan!
Bazı yazılarımda attığım başlıktan sonra, yazının devamını okumanın pek de bir manası olmuyor. İşte bu tip yazılardan birisi. Başlığı gördünüz, sitem ettiğim konuyu idrak ettiniz; tamam, sayfayı kapatabilirsiniz. "Sayfayı kapatın." diyerek daha da çekici olduğumu düşünüyorum. Yani kimse umrumda değil, ziyaretçi kaygım yok filan imajları. Anlatabildim mi?Kolbastı diye bir oyunumuz var. Genellikle Doğu Karadeniz yöresinde oynanan, söz konusu yöreye özgü bir oyun ya da 'dans'; ne şekilde nitelendirirseniz nitelendirin. Ya da durun ya, hiç nitelendirmeyin. Kolbastı kolbastı diye kafamızı skenlerden biri de siz olmayın. Rica ediyorum. Her açtığım kanalda kolbastı oynayan gençler, kolbastı oyununu öve öve bitiremeyen yaşlılar ve kolbastı öğrenmeye çalışan veletler. Allah belanızı vermesin lan! Bıktık, yeter! (Bela okumadım ha, dikkat edin 'vermesin' dedim)
Ben bu oyunu, meşhur olmadan da biliyordum. (Ben değil, oyun meşhur manasında) Birkaç yıl önce, bir arkadaşım MSN'den "Günay, baksana ne kadar ilginç bir oyun" deyiverdi ve YouTube diye bir siteden (Bir zamanlar bizim ülkemizde de vardı bu site) izleyiverdim söz konusu oyunu. Ben de izleyince "Cidden de bir garip ve dengesizce" yorumunu yapmış, oyunun sergilendiği videoyu defalarca izlemiştim. Ama gelin görün ki; şu an bu oyundan nefret eder duruma geldim.
Ya kardeşim bırakın, prim yapacak konu bulma arayışınızı! Güzelimsi gibi görünen oyunumuzu ne hale getirdiniz. Eminim benim gibi birçok kişi vardır; ilk izleyişte oyunu ilgi çekici bulup da şimdi kolbastı gördüğü her kanala küfreden.
İşin bokunu çıkarsalar iyi. Daha fena bir hal aldı bu kolbastı şeyi. Öyle ki; doğuştan beri tek bildikleri sadece halay olan doğulu arkadaşlarım bile, "Kolbastı diye bir şey var lan, aha şöyle oynanıyor" deyip; topal zombi misali kolbastı yürüyüşü yapmaya başlıyor. Yani korku filmlerindeki yaratıkları bu oyundaki gibi yürütseler, izleyenler altına bile sıçamadan kalpten gider yemin billa.
Bakın arkadaşlar! Ben burda kolbastı oyununa küfür edip, onu milyonlarca (milyara yakın) okuyucuma teşhir etmiyorum. Sadece bazı şeylerin cılkının çıktığını belirtiyorum. Karadeniz kültürünün bir parçası olan bu yandan yemiş süperimsi oyunumuzu, neden salakça bir duruma sokuyorsunuz? Yani oyuna küfür etmiyorum, hatta ilk izleyişte süper ilginç bir oyun olarak nitelendirdiğimi de belirtiyorum ama söylemeden de edemeyeceğim ki; bir oyun bu kadar mı estetikten yoksun olur, bu kadar mı birbirinden alakasız figürlerle süslenmiş olur? Oluyormuş demek.
Ayrıca kolbastı için kurslar filan da açılmış. Hatta Karadeniz'deki bazı üniversitelerde "kolbastı dans kulübü" adı altında çeşitli kulüpler bile kuruluyormuş. Yani anlayacağınız, öğrenciler bu dansı öğrenmek için para veriyorlar filan da falan. Ben ise size buradan işin püf noktasını göstereceğim. Hiç öyle milyarlar harcamanıza gerek yok bu oyunu öğrenmek için. Malzemeleri sayıyorum: Cin, vişne suyu. Cin deyince hemen aklınıza o korku abidesi doğaüstü şeyler gelmesin, bildiğimiz alkol olan Cin'den bahsediyorum. Neyse efendim, Cin ile vişne suyunu karıştırıyorsunuz, birkaç kadeh adam akıllı zıkkımlanıyorsunuz. Ha unutmadan, bir arkadaşınızın sizi kameraya kaydetmesini de rica ediyorsunuz. Nerde kalmıştık? He, içtiyseniz Cin ve vişne suyu karışımını; hemen kendinizi boş bulduğunuz bir sahneye atın. "Eee ne yapcam lan Günay? :(" deyip korkmayın. Hiçbir şey yapmayın. Sadece alkol etkisinden sonra arkadaşınıza, çektiği görüntüleri size izletmesini rica ediyorsunuz. Ne oluyor lan? Şaşırma hemen. Evet evet, sahnede kolbastı oynayan sensin. Garip değil mi? Tamam ya ağlama, benim için öğretmek basitti ;)
Çok bilmişim, ukalayım, kafanızı kırarım! Sevgiyle!
Kib Öpt By!
Devamını okuyun...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)