Kadın sünneti

Kadın sünnetinin ayrıntılarını bilmesem de bazı ülkelerde bu uygulamanın yaygın olduğunu biliyordum. Bu uygulama ile ilgili NTV'de bir haber okudum ve konu ile ilgili yazmak istedim. Bu konu gerçekten çok korku verici; okudukça insanın tüyleri diken diken oluyor.
Öncelikle erkeklerde sünnet de sorgulanabilir; bu konuyla ilgili başka zaman, başka bir yazıda görüşlerimi bildiririm. Zaten kadın sünnetine bakış açım da erkek sünnetine bakış açımdan çok farklı değil. Kadınların sünnet edilmesindeki amaç çok farklı. Müslüman erkekelerde dini inanç gereği yapılan bu sünnet; kadınlarda, "onların ilişkiden zevk almaması" için yapılıyor. Kadınların sünnet edilmesinde de çeşitli dini inançlar mutlaka mevcuttur ancak sünnetten sonra kadınların bir daha zevk alamaması, hem çok düşündürücü hem de çok üzücü. Kadınlarda sünnet, genel olarak klitorisin alınması şeklinde oluyor. Tabi sadece bununla sınırlı değil; daha tüyler ürpertici yöntemleri de var bu iğrençliğin.

Yazdığım üzere ilk ve en hafif denilebilecek yöntem klitorisin kesilmesi; ki bu kesim işlemi bildiğimiz jiletlerle yapılıyor. Tamamen sağlıksız şartlarda; tıbbi açıdan uygunsuz yerlerde.

İkinci yöntemde klitoris ile birlikte, organ çevresindeki küçük ve birtakım büyük dudaklar da kesiliyor.

Üçüncü yöntemde ise işin iyice boku çıkartılıyor ve klitoris, küçük dudaklar ve büyük dudakların tamamı kesiliyor. Durum o kadar kötü bir hal alıyor ki, açık yaralar birleştiriliyor; idrar ve ay başı kanamaları için birkaç milimetre çapında bir açıklık bırakılıyor. Bazen açıklık o kadar küçük oluyor ki; erkekler cinsel ilişkiye girmeden önce, kadının organını bıçakla kesip, cinsel birleşmeye uygun hale getiriyor.
* Wikipedia

İşin vahşet yani bir tarafa; kadınların cinsel ilişkiden zevk almamasını istemek de nedir ya? Neden kadınlar cinsel ilişkiden zevk almasın ki? Neden hala kadınlar ikinci sınıf muamelesi görüyorlar? Bu sünnet de bir bakıma ikinci sınıf muamelesi görmenin ispatı değil midir? Bu "ikinci sınıf muamelesi" konusunu, kadınların cinsel hazdan yoksun bırakılmasına dayanarak söylüyorum nitekim erkeklere uygulanan sünnetin cinsel haz ile alakası olduğunu düşünmüyorum. Bu açıdan erkek sünneti ile kadın sünneti karşılaştırılamaz. Erkek sünnetinin yanında kadın sünneti tam bir vahşet ve insanlık suçu.

Bu vahşet sırasında kalıcı hastalıklara yakalanıp ölenlerden mi, yoksa aşırı kan kaybından hayata veda edenlerden mi bahsedelim? Şaştım kaldım. Maalesef arkadaşlarım, bu sünnet işlemine giren her 6 kadından birisi hayata veda ediyor.

Ve biz 2009 yılına giriyoruz. Garip!

Not: "Kadınların sünnet edilmesi" olarak anlattım ancak sizin de anladığınız üzere sünnet edilenler "kız." Genelde "kadın sünneti" olarak tanımlandığından, ben de "kadın" demeyi uygun buldum.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Birkaç gün aralıklı yazılar

Birkaç gün aralıkla yazacağım günler başladı sanıyorum. Yoğun bir tempoya girme zamanı diye düşünüyorum. O nedenle, hergün yerine birkaç günde bir yazı yazacağım. Ara sıra Ekşi Sözlük'te de yazabilirim. Ordaki nickim "gnydgn" bilen bilir zaten.

Bu gece kahpe İsrail ile ilgili yazacaktım ama zamanım olmadığından erteliyorum o yazımı. Sevgilerimi sunuyorum ve yatağa yöneliyorum. :)

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Mutlu olmak için adi olmak lazım!

Anlıyorum şimdilerde ben. Ayakta kalabilmek için, mutlu olabilmek için, işlerin yolunda gitmesi için;

"Adi" olmak lazım arkadaşlarım! Her ne kadar "insan olan" böyle olmamalıysa da bu dünyada böyle yaşamak lazım. Adileşmek lazım; nitekim herkes o kadar adi ki, bazen sırf göze batmamak için bile "adi" taklidi yapmak lazım. Zaten bize biçilen bir rolü oynamıyor muyuz?

"Sahte" olmak lazım arkadaşlarım! Hayata, insanlara, yakınlarına sahte gözlerle bakmak lazım. Başkalarının gözünde kendini değerli kılmak için bu sahtelik şart arkadaşlarım. Ve yine nedenlerine gelince; insanlar o kadar sahtedir ki, "gerçekçi" olup sap gibi ortada kalmak da ayrı bir derttir.

"Acımasız" olmak lazım arkadaşlarım! Acıyanların kalmadığı dünyada "acıyabilen" kalmak da başlı başına bir abesimsi. Ayakta kalabilmek için; insanlığından taviz vermek lazım ya; bu tavizlerden birisi de "acıma" duygusudur. Nitekim acımazsan acınacak duruma gelirsin, bu da böyle bir durumdur.

"Bencil" olmak lazım arkadaşlarım! Sadece kendini düşüneceksin maalesef. Başkalarını hesaba katarak yaptığın planlar, başkasından kaynaklı bir anda suya düşerse yine kaderin "sap" gibi ortada kalmak olacaktır. Bencil olup, diğerlerini sklememek lazım. "Bir elimde cımbız, bir elimde ayna, umrumda mı dünya" modunda olmak lazım. Bencillik, itaatsizliği de yanında getirir ki oh ne ala!

"Duygusuz" olmak lazım arkadaşlarım! Bütün çocuksu, masumane, temiz duyguları bir tarafa atıp; hafif hayvanımsı bir vaziyette devam edilmeli hayata. Duygularla hareket etmenin çok büyük sonuçlar ortaya çıkarabileceğini ve bu sonuçların genelde "olumsuz" olabileceğini unutmamak lazım. Bize biraz "mantık" gerekli.

"Umursamaz" olmak lazım arkadaşlarım! Çevrende olup biten olumsuzluklara karşı pek fazla ses çıkarmayıp "Ah ne yazık!" deyip geçmek lazım. Kimse görmezse düşene bir tekme de siz atmalısınız. Nitekim siz düşseniz, o size atardı.

"Yaşamak için yaşamak" lazım arkadaşlarım! Doğanın size biçtiği kıyafeti giymeli, ona göre adımlarınızı atmalısınız.

Doğa size asla "olumlu" bir kıyafet dikmeyecektir. Yukarıdaki maddelerle bezenmiş, süslenmiş bir kıyafet giymek nasıl olur? İşte doğanın bize layık gördüğü kıyafet. Bu kıyafeti giymemek için çok direnirsiniz, belki hala direniyorsunuzdur ancak "Giyeyim de kurtulayım" dediğiniz anlar da gelecektir.

Farklı olmak, "insan gibi" olmak da bir yere kadar. Bir bakalım etrafımıza. Neredeyse herkes doğanın kendisine armağanı olan "olumsuz kıyafet"lerini giymiş, görüyor musunuz olumlu kıyafet giyen 'nadir'leri?

Şimdi yeniden düşünün. İnsan sürüsünde farklı olacağım derken "gün gibi ortada" olmayı mı tercih edeceksiniz -ki bu ortadalık göze batmayı da yanında getirir- yoksa herkes gibi doğanın hediyesini giyip hayata devam mı edeceksiniz? "Gün gibi ortada olmak" çok zor arkadaşlarım. Bir şüphedir aklımda ki sanırım "adi" olmak lazım! İnsanların senden nefret edeceğini bilsen de, onların tiksinmelerini göze almak lazım. "Neden böyle yapıyorsun?" diye sorarlarsa "Senin benden ne farkın var?" demek lazım. Sanıyorum gerçekten böyle olmak lazım. "Böyle" olamayınca tanıyamıyorsun insanları ki bu en kafa yedirten şeydir. Çözmek için kafa yormak; aslında boşa zaman harcamanın eş anlamlısıdır. Yeni yeni mi anlıyorum ne?!

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Bir babaanne

Sanırım uzun süredir bu kadar içten bir yazı yazmadım. "İçten" dedim ama "içten" olup olmadığına elbette siz karar vereceksiniz. Bugün babaannem ile ilgili yazacağım. Birkaç saat önce yanından geldim. Hasta, hem de çok hasta. Her ne kadar malum kelimeyi ağzıma almak istemesem de hayatının sonlarında bir insan babaannem. 70 yaşında, Mustafa Kemal'in hayatını kaybettiği gün kendisi dünyaya gelmiş. 70 yaşında dedim; zaten gözleri "70'imdeyim" diyor.

Dün gece yine hastaneye kaldırıldığı haberini aldım. Yıkıldım. Göz yaşları içerisinde kaldım. Ağladığım için utanmadım. Her ne kadar bir fayda sağlamayacağını bilsem de ağlamak istedim. Ağladıkça rahatladım. Bugün evindeydi yine. Son 30 yılını geçirdiği evde az önce neredeyse hareket edemeyecek bir vaziyette yatıyordu.

Oturdum karşısına. Yüzü bana dönük ancak gözleri kapalıydı. Uyuyordu ancak inleyerek. Aldığı her nefes acıydı, her nefes çığlık gibi geliyordu bana; oysa ki inlemesi çok içten ve sakinceydi.

Birkaç gün öncesinde beni sarıp sarmalayan, öpüp seven insan, şimdi sadece yatıyordu. Ben rahatsız etmemek ve uykusunu açmamak için yanına gitmedim. Dikkatini çekmek istemedim. Sadece karşısında oturdum. Yüzünü izliyordum, inlemelerini dinliyordum. Gözlerini açtı, belki bir dakika aralıksız yüzüme baktı. Bilinçli mi bakıyor yoksa dalgın bir vaziyette oyalanıyor mu diye düşünürken kollarını yorganın altından çıkardı. Bana doğru uzattı kollarını. Bir şey söyledi ama ne söylediğini anlamadım. Doğruldum yanına doğru. Yaşlı, hasta ama hala sımsıcak olan kollarının arasına girdim. Sarıldı bana. Yanaklarından bolca öptüm, bedeninin sıcaklığını ise tarif edemem. Daha sonra yanına oturdum. Bir dakikaya yakın elini tuttum. Israrla vücudundaki inanılmaz sıcaklığa takılıyordu aklım. Elleri de çok sıcaktı. Gözlerini yeniden kapattı.

Kalktım yanından, aynı yerime oturdum. Birkaç dakika sonra yeniden gözlerini açtı ve yine dokun donuk bana baktı; kollarını yorganın altından çıkararak yeniden bana doğru uzattı. Ve aynı sahne.

"Bütün torunlarımı çok seviyorum ama seni daha çok seviyorum" diyor sık sık babaannem. Neden diye sorunca; "Sen İstanbul'daki ilk torunumsun" diyor. İlkokulda ortaokulda her sabah camda benim çıkmamı bekler ve aşağı doğru günlük harçlığımı atardı. Hatırlıyorum da ne olursa olsun, ister çok az ister çok fazla; mutlaka hergün bana verirdi harçlığımı. Nerden çıktı bu harçlık meselesi diyeceksiniz. İşte burası çok garip.

Babaannemden yaklaşık 2 yıl harçlık almıyorum. 20 yaşındayım ve elbette bu yaşta ondan harçlık almak bana utanç veriyor. Çok param olduğundan değil, bu utanca dayanamadığımdan alamıyordum verdiği harçlıkları. Vermek istediğinde bir şekilde ikna edip, parasını yeniden kendisine veriyordum. "Bundan sonra senden hayatta para alamam" diyordum.

Ancak bugün, 2 yılın da sonuydu.

Babaannem, yattığı yerden doğruldu. Çok şaşırdım. Yatakta doğrulmuş vaziyette, yanımda olan çantasını istedi. "Çanta" dediğime bakmayın; eczanelerde verilen poşeet ile çanta karışımı "şey"i bilirsiniz... Elleri çok titriyordu. Cüzdanını güç bela çıkardı. İçinden parasını çıkardı ve bana uzattı. 2 yıldır sürekli tartışıyorduk bu an gelince. Ancak bu sefer, sırf üzülmemesi ve kendisini yormaması için aldım parayı. Bu "para" meselesi konu içerisinde sırıtmış olabilir ancak bu durumu size anlatmam imkansız. O anda orda olmalısınız ki beni anlayabilesiniz.

Yeniden yattı. Yüzündeki yorgunluğu, bedenindeki titremeyi, gözlerindeki donukluğu görseniz; "kesinlikle doğrulamaz, kalkamaz" dersiniz.

Gözleri boş boş bakan bir babaanne,
Konuşmak isteyip de konuşamayan bir babaanne,
Elleri tir tir titreyen bir babaanne,
Vücudu ateş gibi yanan bir babaanne,
Yemekten çok ilaç alan bir babaanne,
Tansiyonu çıkan ve bir türlü indiremediğimiz bir babaanne,

ve yeniden,

Az önce "Acil"e kaldırılmış bir babaanne.

Yıllardır hayatta en çok sevdiğim, en sıcak bulduğum kişi.

Devamını okuyun...

Yemekteyiz Programı

Yine bazı arkadaşlar -ki kendini biliyor onlar- diyecekler ki "Günay işin gücün yok bu programları mı izliyorsun, yakışıyor mu sana?" Evet, yakışıyor bana :) Ben izlemekten zevk alıyorum. Ancak aldığım zevk, sanırım herkesin aldığı zevkten biraz farklı. Özellikle "Yemekteyiz" adlı yarışma programını toplasanız 4-5 kez izlemişimdir ancak çok gülüyorum, bolca "Yok daha neler?" tepkisini veriyorum.
Mesela aklımda kalan birkaç saçma, sapan ve salak şeylerden bahsedeyim. Öncelikle yarışmacı profili sanırım hep aynı, mutlaka bir adet sarışın yaşlımsı kadın oluyor yarışmacılar arasında. Sanki böyle konken partisinden henüz kalkıp da yarışmaya katılan bu teyzeler, güya çok iyi yemek yapıyor izlenimi yaratıyorlar ama her seferinde rezil oluyorlar. Bir de yemekler üzerinde bilimsel bir inceleme yapıp, tez hazırlayacaklar gibi konuşuyorlar bunlar. İşte beni öldürüyor.

Yarışmacıların tümü, sanki İngiliz Kraliyet Ailesi'nden fırlamış gibi. Böyle bir havalar, bir medeni sunumlar, bir ihtişamlar, bir adab-ı muaseret filan... Ya kardeşim biraz doğal olun. Bu ne böyle? Ben de izleyince, programdan çok etkilenecek oluyorum ki üstüme çeki düzen veriyorum.

Yine programın etkisinden olacak ki, geçen gün makarna yapıp bir tepsi içerisinde önüme koyan anneme; "Anne, çatal neden sağ tarafta?" diye soruverdim. Ayrıca yine anneme bazı eleştirilerde bulundum. Yaptığı makarnanın damak zevkime uymadığını (skeyim damak zevkimi), çok sulu olduğunu filan belirttim. Annem değil de başkası olsaydı "Ya bi sktir git Günay" demekten çekinmezdi sanırım. Evet, gerçekten bunları dedim ama şaka mahiyetli tabi. Yoksa valla o çatalı annem alır, benim... Öhö öhö. Burda kestik! :)

Bir de çok çakal bu program yapımcıları. Mesela bu kavgalar filan falan belli ki sonradan icat ediliyor. Sadece kavgalar olsa iyi; muhtemelen sofradaki birçok hata da yapımcıların özel isteği. Misal, bugün yayınlanan programda, Mükerrem isminde konkenden yeni kalkmış bir ninemiz, sofrayı bir özene bözene kurdu, bir özene bözene kurdu ki anlatamam; ama gelin görün ki bu "bözene"liğin içinde hayvan gibi bir ayrıntıyı görememiş. Çorba kasesinin içinde, demir 1 YTL büyüklüğünde bir vişne lekesi var ve bu ninemiz koskoca lekeyi görmüyor. E nerde kaldı medeniyet, dikkat, ayrıntı, İngiliz, Kraliyet, Aile vs? Ya bi gidin mümkünse, yemeyin bizi!

Ulen aslında bize de davet etmek lazım bunları. Gelsinler de sofra görsünler. Anneme dedim zaten şakayla karışık, sen de katıl da eğlenelim biraz diye. Mükemmel olur, gelirler bizde önce çorba sonra da pilav üzeri kuru yerler. Eeee bir de süprizimiz vardı unutmadan! Davul zurna ekibi. Valla tutarız kollarından halaya kaldırırız bu medeni insanları. Görsünler öküzlük nasıl olurmuş. E bu kadar güzel süprize de 10 puan verirler sanırım. Eşek değiller ya! :)

Böyle absürt bir programı izlemekten zevk alıyorum ya, cidden ağzıma sıçayım, başka bir şey demiyorum. :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

İstanbul kar bekliyorken

İstanbul'un muhtemelen yarın bir misafiri olacak. Bu misafir ki yaklaşık 1 yıldır hiç İstanbul'a uğramıyor. Bu sene de gelmesi gecikti. Bembeyaz bu misafir. Yılda birkaç kez İstanbul'u ziyaret eder, İstanbul'u beyaza boyar ve tekrar gider. O kadar iyi kalpli bir misafirdir ki bu, kirli havayı da temizler. Ona baktıkça gözleriniz kamaşır.

İstanbul'da yarın sabahtan itibaren kar bekleniyor. Aklıma geldikçe, içim bir hoş oluyor. Bu geceden yağmaya başlarsa muhtemelen beni uyutmayacaktır kar. Özellikle akşam karı izlemeye bayılıyorum. Bir de "lapa lapa" dediğimiz hayvanca yağarsa, işte o zaman süper olur.

Gece, sokak lambalarının bolca olduğu bir cadde düşünün. Yani gece ama sokak lambalarının etkisiyle aydınlanmış bir cadde bu. İşte o caddeye yağan kar tanelerine baka baka yürüyen insan modeli. Gündüz de güzel de gece bir başka oluyor bana göre.

Meteoroloji yanılamzsa -ki son birkaç kışta bolca yanıldığına şahit olduk- yarın İstanbul'umuzun yüksek yerleri beyaza bürünecek. Ben de yüksek sayılabilecek bir yerde oturduğum için, muhtemelen kar tanelerini görebileceğim.

Bu nasıl bir aşktır bilmiyorum ama hayatta en sevdiğim şeylerden birisidir "kar"; küçükken saatlerce kar yağışını izlediğimi bilirim. Önceki yazılarımda da belirttiğim üzere, ben kar ile oynamayı, eğlenmeyi değil de onu izlemeyi seviyorum. Güzel bir doğa olayı sahiden de.

Yarın yağacak kar, sadece İstanbul'u değil, benim içimi de temizlesin. Hem İstanbul, hem ben bu monotonluktan, sıkılmışlıktan, kirlilikten kurtulayım.

Yarın öylesine bir uğrayacak olan bu misafir, muhtemelen birkaç ay içerisinde "adam gibi" gelecektir.

Kara sevgilerle! Bekliyoruz efendim, gözlerimiz camda. :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Fifti Sent, Var Mısın Yok Musun?

Daha önce benzer konuyu Kıristina Agilera abla için açmıştık. Biliyorsunuz ki Acun Ilıcalı adındaki insan, sunduğu yarışma programının reytinglerini düşürmemek için dünyaca ünlü sanatçıları programına davet ediyor ve onları programında ağırlıyor. Nasıl ağırlamasın? Sanatçılara yüzbinlerce dolar veriyor. Sonra da sanatçıları "Efendim, böyle mütevazidir, şöyle fakirdir" diyerek gözümüze "bizden" biri gibi göstermeye çalışıyor.

Fifti Sent, adamın 500 milyon dolara yakın serveti var, dünyanın en zengin sanatçılarından birisi. Zaten anlamadınız mı kutular açıldıktan sonraki yüz ifadelerinden? Fifti Sent, o kadar "cool" ki güya; 500 bin de açılsa 1 YTL de açılsa sürekli gülüyor. "Skimde mi lan o kutular?" dercesine milletle taşak geçiyor. Millet de "Ay lav yu Fifti" diye slogan atıyor. Ben televizyonda utancımdan yerin dibine giriyorum.

Fifti Sent dese ki açtığınız o kutuları bir yerinize sokun, bizim stüdyodaki insanlarımız "sen sok sen sok" diye tempo tutarlar. O kadar ki iğrençleşmişlerdi. İzlediklerime inanamadım.

Acun'a ne demeli? Adamı yalaya yalaya bitiremedi. Bir insan gereksiz yere bu kadar mı övülür? İyi tamam, hayranları var, listelerde üst sıralarda filan falan ama onu bu kadar ilahlaştırınca, kendilerini de o derecede yerin dibine soktuklarını farketmiyorlar mı bu insancıklar?

Programda 1 saniye bile sessizlik olmadı maşallah. Ortam bir ara sessizleşir gibi olursa, muhtemelen program yöneticisi biri, stüdyodakilere el işareti yapıyordu ve stüdyodakiler de başlıyordu Fifti'nin gtünü yalamaya. Masalara vurmalar, futbol sahalarında duyamayacağınız tezahüratlar, Fifti'yi öpmek için gt yırtmalar, imza alabilmek için türlü şebeklikler...

Ben eminim ki Acun Ilıcalı, Eminönü'nden 1 tane zenci saatçi tutup getirseydi oraya ve alın size Fifti Sent deseydi, ordaki yarışmacılar ve konuklar başlardı saatçiyi yalamaya. Keşke yapsaydı, bazı "koyun insanlar"a herşeye müstehak. Bugün bunu anladım.

Aynı durum Kıristina'da da olmuştu. Böyle delice tezahüratlar, "öl de ölelim" ayakları. Fifti'nin çok da skinde sanki, adam kutuları birer birer açıyor ki açarken ki hali de çok umursamaz. Hemen bir "open" deyiveriyor ve yarışmacılar davranıyorlar. 500 bin açınca da dişler meydanda, 1 YTL açınca da, ulan hiç demediniz mi "Biz bu adamı yalıyoruz da, bu adamın skinde değiliz".

Güya kazanılan parayla albüm yapılacak "Ramiz" isimli özentimsi insana da diyecek laf bulamadım. Bu Fifti Sent'in fun clubından birisidir muhtemelen. Adamı dünyanın en büyük sanatçısı diye nitelendirince bir yutkundum, "yok ebesinin namı" dedim. Sonra gtümle güldüm.

Ulen biraz ağırdan alın ya, adam bizim memleketi bir şey sansın. Böyle düştükçe düştünüz, yarın adam gidince memlekete, arkadaşına "Benim için deli oldular adamım" der ve geçer. 500 milyon dolarına 1 milyon dolarcık daha katmıştır kesin. Gelsin, milyon dolar kazansın, vatandaşlarımız tarafından yalansın, gtü kaldırıla kaldırıla bir hal olsun ve evine dönsün. Oh ne ala. Ne güzel valla. Zenci olmak, hiphop söylemek, Türkiye'ye gelmek varmış...

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Özür Diliyoruz; www.ozurdiliyoruz.com

Birkaç gün önce açılmış bir site. Bu siteye insanlar girip, imza atıyor ve birilerinden özür diliyor. Özür diledikleri kişiler kimler? Osmanlı Ermenileri. Özür dilemelerinin sebebi ne? Ermeniler'in maruz kaldığı "büyük felaket". Bu büyük felaketin diğer adı nedir? Kimilerine göre katliam, kimilerine göre tehcir, kimilerine göre soykırım. Farketmez, adı ne olursa olsun; söz konusu olan gerçek bir "felaket"tir ve "özür dilemek" bir erdemliktir.
Özür dilemek bir erdemliktir de bu "özür dileyiş"lere verilen tepkiler, gerçekten insanı korkutuyor. Öyle bir millet halini almışız ki özür dilemekten bile kaçınır olmuşuz. "Biz kimseden özür dilemez, isteyenin kıçına tekmeyi koruz" gibi bir halet-i ruhiyemiz var ki; bu faşizmin diğer bir yüzüdür. Hatta "diğer yüzü" demeye ne hacet, faşizmin ta kendisidir.

"1915 yılında, Doğu Anadolu Bölgesi'nde ne oldu, yaşanılanın adı gerçekten "soykırım" mıydı?" gibi tartışmalara girmeyeceğim. Genellikle "özür diliyoruz" kampanyasına bazı yayın organları ve temsilcilerinin gösterdiği tepki üzerinde durmak istiyorum.

Türkiye halkı, maalesef Ermeniler'e düşman bellenmiş. Bu düşmanlığın sebebi elbette sadece Türkler'den kaynaklanmıyor, tarihte yaşanan bazı olaylar nedeniyle; iki halk bir şekilde birbirine düşman gibi gösteriliyor. Artık bunların aşılması gerekmiyor mu? Özür dilemek, bir erdemlikse; biz neden "erdemli insan" olmaktan kaçıyoruz ki?

"Vay efendim, Ermeniler'den özür diliyorsunuz da öldürülen büyük elçilerimizden neden özür dilemiyorsunuz?" Elbette ki onlardan da özür diliyoruz. En azından ben şahsım adına özür diliyorum. Öldürülen Ermeniler insandı da öldürülen Türk büyük elçiler insan değil miydi? Elbette ki "insan" her yerde "insan"dır.

Filistin'de İsrail askerleri tarafından öldürülen 10 yaşındaki çocuk da, Irak'ta tecavüze uğrayıp katledilen küçük kız da, 1915'te katliama maruz kalıp hayata veda eden Ermeni gençler de, 1970'lerde çeşitli ülkelerde öldürülen Türk büyük elçiler de. Hepsi en nihayetinde insandır ve öldürülmüşlerdir. Öldürülenlerin "duygu ve acıları"nı paylaşmak, onlardan özür dilemek, utanılacak bir davranış değil; tam tersi onur duyulacak bir davranıştır.

Bu bildiriye internet üzerinden imza atıp "özür diliyorum" demek, yaşanılan felaketi "soykırım" olarak nitelemek değildir.

Yanlışlıkla yapılan küçük hatalar nedeniyle özür dileyen bizler, bilerek yapılan "büyük felaket"ler nedeniyle özür dilemekten korkmamalıyız. Özür dileyenleri de kınamamalıyız. Hem o kadar unuttuk mu insanlığımızı ki "özür dilemek"ten utanır hale gelmişiz?

http://www.ozurdiliyoruz.com/
www.ermenilerdenozurdiliyorum.com

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

19 Aralık "Hayata Dönüş Operasyonu"

Üst üste ikinci yazım ama bu kısa olacak. Bugün 19 Aralık 2008, tam 8 yıl önce "Hayata Dönüş Operasyonu" adı altında, hapishanelere yapılan operasyonlarda 28 devrimci katledilmişti. 1974 Kıbrıs Harekatı'ndan sonra yapılan en büyük askeri operasyon olan bu "şey"de, birçok kimyasal silah da kullanılmış ve bu mahkemelerce ispatlanmıştır.

Bu nasıl bir operasyondur ki, adıyla bu kadar ters düşebiliyor? Ölüm orucunda olanları güya hayata döndürmek için yapılan bu operasyon sonucu 28 tutukluyu öldürmek, kimin ne haddine?

Neyse, öldürülenlerin listesi ve ölüm şekli şöyle:

1. Ahmet İbili. Ateşli silah yaralanması ve yüzeysel yanıklar. Ümraniye.
2. Ali Ateş. Ateşli silah yaralanması. Bayrampaşa.
3. Ali İhsan Özkan. Bursa.
4. Alp Ata Akçayüz. Ateşli silah yaralanması. Ümraniye
5. Aşur Korkmaz. Ateşli silah yaralanması. Bayrampaşa.
6. Berrin Bıçkılar. Yanık ve ölüm orucu sonucu ölüm. Uşak.
7. Cengiz Çalıkoparan. Ateşli silah yaralanması. Bayrampaşa.
8. Ercan Polat. Karın alt kısmında ateşli silah yarası. Ümraniye.
9. Fahri Sarı. Kurşunla ölüm. Çanakkale.
10. Fırat Tavuk. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa.
11. Fidan Kalşen. Kurşun ve yanma sonucu ölüm. Çanakkale.
12. Gülser Tuzcu. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa.
13. İlker Babacan. Çanakkale.
14. İrfan Ortakçı. Çankırı.
15. Murat Ördekçi. Ateşli silah yaralanması. Bayrampaşa.
16. Murat Özdemir. Bursa.
17. Mustafa Yılmaz. Ateşli silah yaralanması. Bayrampaşa.
18. Nilüfer Alcan. Yüzü ve elleri 1. derecede yanık, duman zehirlenmesi. Bayrampaşa.
19. Özlem Ercan. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa.
20. Seyhan Doğan. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa.
21. Sultan Sarı. Çanakkale.
22. Şefinur Tezgel. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa
23. Ünsal Gedik. Kafasında ekimoz var. Karbonmonoksit zehirlenmesi olabilir. Ümraniye.
24. Yasemin Cancı. Uşak.
25. Yazgülü Güder Öztürk. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa.
26. Halil Önder. Ceyhan.
27. Hasan Güngörmez. Ölüm Oruçcusu. Sincan.
28. Rıza Poyraz. Ateşli silah yaralanması, künt kafa travması. Ümraniye.
29. Kimliği Belirsiz. Ateşli silah yaralanması ve yüzeysel yanıklar sonucu tanınmaz durumda. Ümraniye.
30. Kimliği Belirsiz. Ateşli silah yaralanması ve yüzeysel yanıklar sonucu tanınmaz durumda. Ümraniye.

Kınıyorum, hem de nefretle.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Hazreti Muhammed internette!

Az önce yeni gelen bir maili açtım. Bilirsiniz, "Bunu şu kadar kişiye gönder, gtünü kurtaralım" tarzda hergün birçok mail alırız. İşte o maillerden birisiydi aldığım. Biraz dikkatimi çektiği için okudum. Okudukça şok oldum çünkü Hz. Muhammed, güya bu maili yanımızdakilere okumamızı istemiş. Eğer maili yanımızdakilere okursak ve başkalarına da gönderirsek, kendisi bize cennette bir yer ayıracakmış, tam tersi bir durumda da cehenneme gidecekmişiz. Çok korktuğum için birçok kişiye gönderdim hemen. Aman, kendimizi sağlama alalım dedim.

Güya Hz Muhammed demiş ki: "Her kim bunu okurken yanında başkaları varsa onların da duyacağı şekilde açıktan okusun. Bunu yapan kişiye Cennet de bir yer ayrılır ve her kim bu mesaja inanmayacak olursa, ona da Cehennemden bir yer ayrılır. Bir dilek sahibi bu mesajı kopyalayıp başka insanlara dağıttığında dileği yerine gelir."

Anlayacağınız, bazı insanlar iyiden iyiye işin bokunu çıkarmış vaziyetteler. İslam dinini birçok alanda sömüren bu kişiler -ki kendilerini dindar sanıyorlar bunlar- yaptıklarını az bulmuş olacaklar ki Muhammed'i 1400 yıl sonra canlandırıp, spam maillere alet etmişler. Muhammed'in işi gücü yok "Bu maili dağıtın da sizi cennete yollayalım" desin.

Aslında bu mail, bazı durumların ne denli ciddi boyutlara ulaştığının ispatı gibidir. İnsanlar hiçbir şey bilmeden, direkt müslüman olarak doğuyor bu ülkede. Kimsenin bir şey seçebilme imkanı yok. Bizim yerimize başkaları bizim dinimizi belirliyor. Bazılarının da beyni ailesi tarafından o denli "adice" yıkanıyor ki; inançları bile iğrenç bir hale getiriyorlar. Bu mail, bu iğrençliğin ve "yanlış inanç"ın en somut örneğidir.

Neyse ya... Ya gerçekse? Değil mi? Sonuçta Allah'ın en yüce kuludur Muhammed, gelir mail de atar, bizi cehenneme de cennete de gönderir. Ben de bu ihtimali göz önünde bulundurarak, birçok kişiye bu maili gönderdim. Yaa yaa, öyle işte. Bakın görün ne hallerde ülkemizdeki inanç meselesi.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Bush'a ayakkabı fırlatan kahraman!

Bildiğiniz üzere birkaç gün önce Irak'ta veda konuşması yapan Bush'a, Iraklı bir gazeteci ayakkabılarını fırlattı. Ben görüntüyü ilk izleyince çok hüzünlendim. Ağzımdan çıkan ilk kelime de "hassktir" oldu. Aşırı derecede üzüldüm, o ayakakbı nasıl isabet etmedi Bush'a? Birkaç santim ile götünü kurtardı Bush.

Şimdi hayal edelim. Farzedelim ki Bush'un kafasına o ayakkabılar isabet etti. İzleyenler bilir, o şiddette atılan bir ayakkabı, adamın kafasını darmadağın eder. Bush'un kafasına isabet etseydi muhtemelen, kafası kanlar içinde kalır ve acilen hastaneye kaldırılırdı.

Kanlar içerisinde kalmış bir Bush, bana çok mu sevindirici gelir? Elbette. Her ne kadar insancıl olduğumu, hümanist olduğumu sık sık belirtsem de; bazı konularda "adalet" kavramını da yok saymamak gerekir. Adalet yerini bulsaydı, Bush'un kafası kanlar içerisinde kalırdı.

Daha sonra ne olurdu? Iraklı gazeteci, bir daha sivil hayata karışamazdı; karışsa dahi bir köşede ölü bulunurdu. Her ne kadar bu sık söylenen bir iddia gibi görünse de; aynısı mutlaka olurdu, şüpheniz olmasın.

Iraklı gazetecideki de büyük cesaret gerçekten. Ben kendisine rahatlıkla "kahraman" sıfatını takabilirim. Dünyanın görünürdeki en güçlü herifine, ayakkabbı fırlatmak, her yiğidin harcı olmasa gerek. Ne yalan atayım, güvenliğim sağlanacak olsa, başıma kötü bir şey gelmeyeceğini bilsem de asla öyle bir eylemi gerçekleştiremezdim. O cesaret, gerçekten az kişide vardır ki gazeteci, başına ne tip kötü durumlar geleceğini de önceden tahmin etmiştir muhtemelen.

2 milyona yakın Iraklı'yı katleden bir iktidarın başkanıydı Bush. 2 milyon kişinin bir bakıma katiliydi Bush. Dünyanın belki de en vahşi adamlarından birisiydi Bush. Aldığı birçok kararda tıpkı babası gibi egolarına yenik düştüğünü düşünüyorum. ABD'ye başkan oldu, dünyanın ebesini skti ve şimdi Irak'a vedalaşmaya geliyor. Daha neler!

Bush'a veda öpücüğü veren kahraman gazeteciyi buradan selamlıyorum. İyi ki sen varsın, iyi ki o cesaret sende var. Senin sergilediğin bu cesaret tüm ezilen insanlara örnek olsun. Kahramansın sen kahraman!

Not: Bu haberle ilgili yorumda bulunmayacaktım nitekim neredeyse her yerde yazıldığı için sıkıcı olur düşüncesindeydim ama yine de son anda, söz konusu gazeteciyi burdan da anmak istedim.

Not 2: Söz konusu eylemi izlemeyenler buradan izleyebilir.


Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Kalbimde ruhunu duymak istiyorum!

1990'dan sonra doğanlar bu yazıyı okumasın. Zaten muhtemelen bahsedeceğim parçayı bilmeyecekler nitekim 1995 yılında Cem ile Ali'nin -ki biz onları Cemali olarak biliyorduk- çıkardıkları bir parça. Parçanın adı "Duymak İstiyorum".

Şimdi ben bu yazıyı neden yazıyorum ya da bu parçadan neden bahsediyorum? Ben dün gece uzun bir aradan sonra ilk kez Disko Kralı'nda bu parçayı duydum, bugün de internetten indirdim. Zaten uzun yıllar sonra ilk kez duyunca sadece nakaratını yarım yamalak hatırladığımı farkettim. Olsun, yine de çok etkiledi beni.
video
Durduk yere insanı hüzünlendiren parçalardan biri bu. Bugün deli gibi arkadaşlarıma bu parçayı dinlettim; "Hatırlıyor musunuz?" diye sordum ama hemen hemen benimle yaşıt olanların da pek azı bu parçayı hatırladı. Zaten benden küçüklerin bu parçayı hatırlaması zor olur nitekim albüm çıkınca ben de 7 yaşındaydım ama ne hikmetse, hatırlıyorum işte nakaratı filan. "Ya bu parçayı hatırlamak çok mu önemli?" demeyin çünkü bu Sezen Aksu'nun parçaları gibi değil, yani Cemali'nin bu albümden sonra ciddi bir çalışması olmadığı için, bu parçayı da pek az kişi hatırlayabilir. Cemali bu parçayı söyledi ve kayboldu.

Neyse anlayacağınız üzere bu parçadan bolca etkilenmiş bir bünye karşınızda. Son kıtasını da yazayım da tam olsun. Böyle bir parça, gerçekten çok nadir yapılır bence. Dinleyin, umarım benimle yaşıt olanlar ya da yaşıma yakın olanlar parçayı hatırlayabilir.

Duyabilsem kalbini, okuyabilsem seni
Sessiz feryatlarini, aci agitlarini
Tüm haykirislarini, hissetmek istiyorum
Sana yaklasip sende, ölmek istiyorum

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Disko Kralı ile 90'lı yıllar

Son haftalarda en keyif aldığım Disko Kralı'nı izledim. Bu yazıyı neredeyse sabah yazıyorum ama kesinlikle izlemeye değer bir programdı. Programın konusu da 90'lı yıllardı. Genellikle 90'lı yıllarda izlediğimiz programlardan, dinlediğimiz müziklerden, giydiğimiz kıyafetlerden bahsedildi.

90'lı yıllarda çocuktum bende. O nedenle bu program daha keyifli gelmiş olacak bana. Programda genel anlamda bir hüzün vardı; bu hüzün kısmen bana da yansıdı. Gerçekten o günün parçalarını yeniden dinleyince üzülmemek ve o günlere özlem duymamak elde değil.

O yıllardaki klipler bana ne kadar ilginç geldiyse, o kadar da temiz geldi. Bu yıllarda çekilen kliplerden bir şikayetim yok ancak 90'lı yıllar çok farklıymış ya.

Dün gece de eski albümlere bakmıştım. Albüm dediğim hepimizin evinde olan fotoğraf albümleri. O yıllarda çekilmiş anlık resimler bile bana inanılmaz saf geldi. Tertemizim böyle, biliyorum o yıllarda içim pak; hiçbir kötülük görmemişim, kimseye bir kötütük yapmamışım. Kirlenmemişim.

Emre Aydın, bir parçasında "Gülüşlerim vardı benim, ben kimim, ben nerdeyim?" diyor ya; işte bu sözcükler şu anki ruh halimi betimliyor. Yine gülüşlerim var da benim sanki gerçekten gülümsemiyormuş gibi hissediyorum kendimi. Eski fotoğraflarıma baktıkça ki genellikle 10 yaş civarımdaki resimlerimdir bunlar, "asıl gülüşlerim" onlarmış diyorum. Gerçekten de ben kimim ve nerdeyim diye sorguluyorum içten içe.

Yeniden 90'lı yıllara dönmek istiyorum ben ya. Elime misket alıp, toprakta oynamak istiyorum. Sümüğüm aksın da koluma süreyim. Rica ediyorum, birisi beni o yıllara götürsün. Son birkaç yılımı yeniden yaşayayım ya da. O da olmazsa zaman makinesini icat edin lan acilen. Offf tamam canım tamam sustum, gözlerim kapanıyor zaten :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Erdal Eren'in "Son Bakış"ı

Gecenin 4 buçuğu. Sabah desem daha yerinde olur. Ne çalıyor şu an biliyor musunuz? Nerden bileceksiniz, bilemezsiniz elbette. Sezen Aksu'dan "Son Bakış". Bu şarkı her zaman insana güzel gelir de, bir gün var ki; o gün daha güzel gelir kulaklara. O gün, bu gün. Bugün 13 Aralık. Tam 28 yıl önce bugün, 17 yaşındaki Erdal Eren, 18 yaşında gibi gösterilip idam edildi. Sıcak boğazına, soğuk urgan geçirildi.

"Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda" diyor Sezen Aksu. Bakıyorum son bakışına. Aslında bakışım, "O"nun gözlerine değil de yüzünün tamamına. Bir "tam" olarak algılıyorum onu ve aklıma kardeşimi getiriyorum. 16 yaşındaki kardeşim. 20 yaşında olan ben, 16 yaşındaki kardeşim ve 17 yaşındaki Erdal Eren. Kötü hayaller kuruyorum. Kardeşimi Erdal Eren'in yerine koyuyorum. Canımdan, "ben"den bir parça olan kardeşim ve Erdal Eren. Neredeyse aynı yaştalar. Bu nasıl bir acı ve bu acı nasıl tarif edilebilir?

Defalarca dinliyorum aynı parçayı. Gecenin bir yarısı deli olmuş gibiyim. Gecikmiş bir yas değil aslında benimkisi. Erdal Eren'in fotoğrafına bakınca hep aynı duyguları hissediyorum. Hep bir üzülmüşlük, hep bir kırılganlık, hep bir hassaslık.

Erdal Eren'i düşünüyorum ve kendimden utanıyorum. Yaşamımdan, yaşadığım andan, hoşlandığım şeylerden, alışkanlıklarımdan iğreniyorum. Onun "son bakış"ına baktıkça; ben, "ben" olmaktan çıkıyorum.

Bir hayatı vardı onun, daha en güzel yaşlarına bile gelemedi. Hayattaki hangi zevkleri tadabilmiştir ki o? Ne görmüştür ki yaşamında? Hangi güzellikler onu şaşırtmıştır ki? Hem onun ne suçu vardı ki? Hala ispatlanamamış bir suç yüzünden idam edildi ya o; kimin ne hakkı vardı ki, onun yaşamına 17'sinde son vermeye? Erdal 17'sinde kalmışken, ben 20'ye gelmişim de geçiyorum. Benim ne fazlam var ki ondan? Ben, bu halimle ondan çok yaşamayı hakediyor muyum?

Son bakıştaki o gözler aklımızda kaldı da; o gözler sürekli beni izliyor gibi. Diyor ki o gözler: "Ben 17 yaşında kaldım Günay; suçum yoktu ama..."

13 Aralık 1980 ve 13 Aralık 2008... Aradan geçen 28 yıl... Erdal Eren'in katilleri belli... 17 yaşında kalan ve hiç büyümeyecek olan Erdal Eren bizden hesap sormamızı bekliyordur belki de. Onu anlatmaya çalışıyordur "son bakış"ı; hiç şüphem yok.

"bir an duruşu gibi, ömrün gidişi gibi
veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler"
Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Muro filmi; rezilliğin son perdesi!

Bu aralar, filmleri yorumlamaktan bıktım ama bu Muro'yu da yorumlamadan edemeyeceğim. Bu filmi izlemek için elbette sinemaya gitmedim. Sağolsun, korsan film sektörünün öncü abileri, bir sinemaya girmiş; muhtemelen 5 megapiksellik bir cep telefonu ile, filmi kayda almış ve bir internet sitesine atmış. Dün gece, yatmadan önce izledim.

Devrimci Muro diye saçma sapan bir karakter var. Kurtlar vadisi adlı ne idüğü belirsiz bir dizide neşhur olan bu karakter çok tutulduğundan, senaristlerin aklına "Hemen bir film yapalım da, halkı kekleyelim" fikri gelmiş olacak ki birkaç ayda böyle saçma bir film yapmayı başarmışlar.

Öncelikle filmde "ti"ye alınan bir siyasi görüş var. Devrimciler ile düpedüz dalga geçiyorlar. Sadece devrimcilerle dalga geçseler iyi, kürt halkı ile de inceden inceye dalga geçmişler. Bu Muro dediğimiz saçma karakter de devrimci bir örgüte mi mensup, PKK'ya mı mensup anlayamadım. PKK'ya mensup ise, devrimcilerle ne alakası var, onu da anlayamadım.

Filmde istemeden de olsa Muro, rus nataşalarla yatıp kalkıyor. Önce sevişip sonra Lenin'den bahsediyor. Yine istemeden (!), extasy kullanıyor. Uyuşturucunun etkisiyle saçma sapan konuşuyor filan da falan. Bir skim anlamadım kısacası.

Bu filme kimler gider? Kurtlar Vadisi izleyicileri. Kurtlar Vadisi'ni izleyip de kendini mafya babası sananların zeka seviyesi de ortada zaten. Bu zeka seviyesine sahip o kadar çok insanımız var ki, bu film muhtemelen gişede de elle tutulur bir izleyici rakamına ulaşacaktır.

Film, tamamiyle ticari bir amaç uğruna birkaç ay içerisinde şip şak çekilmiş, her hangi bir incelik barındırmayan, baştan savma bir yapım. Filmlerin büyük kısmı ticari kaygıyla üretilmiştir ama bu filmde, ticari kaygının da ötesinde bir yanlış var. Parasal kaygılarına devrimcileri alet etmişlerdir. Hala bu ülkede, hayata "sosyalist" çerçevede bakabilen, bu uğurda gerçekleşecek devrim için çabalayan insanların olduğunu unutuyor sanırım bu ahlaksızlar.

Kınıyorum, kınıyorum, kınıyorum! Pana mıdır ne skimse, o yapım firmasını da kınıyorum. Bu kadar iğrençleşilmez, bu kadar ahlaksızlaşılmaz.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Yunanistan, Türkiye'den kat kat...

Aleksis Grigoropulos...
Yunanistan'da polis tarafından katledilen bir anarşist. Bırakalım anarşist oluşunu, en nihayetinde bir insan; 16 yaşında polis tarafından katledilen bir insan. Polis, Yunanistan'da da öldürüyor. Polis, her yerde öldürüyor. Hakeden kişi öldürülür mü bilemem ama tek suçu bir gösteride bulunmak olan gençlerin öldürülmesi, tam anlamıyla bir adiliktir, cahilliktir, şerefsizliktir.
Yunanistan'da 1985 yılında da bu şekilde bir genç polis tarafından öldürülüyor ve yine aynı olaylar tekrarlanıyor. Anarşist ve sol gruplar, ortalığı yakıp yıkıyor, "insan hayatı"nın ne kadar önemli olduğunu, bir anlamda ispatlamaya çalışıyor. Yıl 2008, Yunanistan'da 1985 yılı yeniden yaşanıyor.

Bir de bizim Türkiye'miz var elbette.

Türkiye'de son 40 yılda kaybedilen ya da öldürülen gençlerin sayısı yüzlerce, belki binlerce. Yol ortasında polis tarafından katledilenlerin sayısı da, bu süre içerisinde sayılamayacak kadar çok. Son örneğini birkaç ay önce Engin Çeber, örneğinde gördük. Yine Ferhat Gerçek de yasal bir dergi satarken, polis tarafından sokak ortasında vuruluyor ve sakat kalıyor. O da 16 yaşında... Baran Tursun, polis tarafından vurularak öldürülüyor. Bu saydıklarım, son dönem içerisinde yaşananlar. Bizim bilmediklerimiz de var elbette. Faili meçhul cinayetleri saymanın gereği var mı?

Yunanistan'da bu tip olayların yaşanması "1" ise Türkiye'de "100"dür. Yunanistan'da bir kişi öldürüldü diye büyük tepkiler verildi. Sokaklar yakıldı, polis ile çatışıldı; biz de polise taş atan otomatikmen PKK'lı ilan edildi, vatan haini denilip "vurun kahpeye" muamelesi sergilendi. Bizim ükemizde polise taş atan 12-13 yaşındaki çocuklar 12 yıl hapis ile yargılanıyor. 12 yaşındaki bir çocuk ve 12 yıl yatacağı hapis.

Halkımızın büyük kısmı o kadar büyük ölçülerde koyunlaştırılmış ki, bir kişi değil bin kişi vurulmuş olsa bile isyanların çıkacağını düşünmüyorum. Ben isyan istiyorum ama. Neden mi? Çünkü polis, bir hata yapacaksa o hatanın bir benzerini 23 yıl sonra yapsın. Yunanistan'da olduğu gibi yani. Şimdi Yunanistan'daki isyandan sonra, bir daha polis insan öldürebilecek mi sanıyorsunuz? Öldürse bile büyük ihtimalle bir 20 yıl daha geçecektir. Çünkü, Yunanistan halkı ve gençleri, "insan"ın değerini biliyor. Öldürülenin bir insan olduğundan isyan ediyor ve devleti ciddi bir dille uyarıyor.

Yunanistan, ekonomik açıdan Türkiye'nin kat kat üzerindedir. Her ne kadar şu anda krizin en yoğun yaşandığı ülkelerden biri olsa da.

Yunanistan, demokratikleşmede de Türkiye'nin kat kat üzerindedir.

Yunanistan halkı, Türk halkından kat kat duyarlı ve tepkilidir.

Yunanistan'ın gençleri Türkiye'nin gençlerinden kat kat daha "az" koyundur. (Kapitalizm her halkı koyunlaştırır)

Yunanistan, Türkiye'den kat kat daha "insan canlısı"dır.

İşin özü, Yunanistan'daki duruma şahit oldukça, Türkiye'de yaşadığıma utandım. Bizde de insanın değeri Yunanistan'daki kadar değerli olmalı. Biz de bir gencimiz ketledildiğinde sokaklara çıkıp tepki göstermeli, biz de duyarlı olmalıyız.

Ne zaman uyanacağız, 28 yıl önce uyuduğumuz bu lanet olası uykudan?

Bu yazıyı okuyan ey sevgili okurum, bir gün Engin Çeber'in "sen" olabilme ihtimalini görmüyor musun?

Birgün bir polis ile tartışabilirsin. O anda Cem İnci oluverirsin. Polis seni vurur. Can çekiştiğin anda, başında bekler. Başında bekler ki kimse gelip sana yardım etmesin diye. Sen ölürsün, ailen yas tutar. Polis, birkaç yıllığına cezaevine gönderilir. Ancak her ne olursa olsun sen 23 yaşında kalmışsınndır. Ve tek suçun polis ile tartışmaktır. Cem İnci, 23 yaşında kalmıştır.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Bursa ve bayram meselesi

Şimdi arkadaşlarım, ben Bursa'dayım; o sebeple günlük yazılarıma birkaç gün ara verebilirim; ancak belli de olmaz. Fırsat bulabilirsem -ki istesem bulurum ama bulmak istemiyorum- yine uzun yazılar yazabilirm.

Bu arada kurban bayramınızı da tüm iyi dileklerimle kutlarım. Umuyorum birgün, hepimizin fikirlerini rahatça ifade edebileceği bir ülkede de bu tip geleneksel bayramlarımızı, bayramlarınızı kutlayabiliriz.

Şimdilik sevgilerle. Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin yanaklarından öperim. Bayram ya, o bakımdan :)

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

AROG Filmi değerlendirmesi

Bugün gece, bir arkadaşımla birlikte 5 Aralık'ta gösterime giren AROG'u izlemeye gittik. Gittik de ilginç bir deneyim oldu bu film bizim için. Öncelikle filmi beğenmediğimi ancak bu beğenmememin nedeninin "Cem Yılmaz'dan daha büyük beklentiler içinde olduğum durumu" olduğunu belirteyim. Yoksa bolca güldük, eğlendik. Hatta birkaç kez koca koca kahkahalar da attık :)

Şimdi öncelikle bu filmdeki bazı anlarda kendimi salak gibi hissettim. İnsanlar, filmin her sahnesine nasıl gülebildi bunu anlayamadım. Ya sorun ben ve arkadaşımdaydı ya da büyük çoğunluktaydı. Muhtemelen bunun sebebi, insarın gülmeye şartlanmış bir durumda filme gelmesiydi. Bazen öyle anlar oldu ki, insanların neye güldüğünü anlayamadım; sırf beni salak sanmasınlar diye zorla güldüm. Evet evet, dürüstçe söylüyorum bazı sahnelerde zorla güldüm. Kimseye söylemeyin. :)

Ciddi bir değerlendirmede bulunmak gerekirse; insanların ota boka gülmesini "kültür seviyesi"ne bağlıyorum ben. Cem Yılmaz'ı az buçuk takip eden ben, Cem'den daha farklı espriler bekliyordum. Böyle değişik bi'şeyler filan da falan... Muhtemelen, -benim de içinde bulunduğum- her şeye gülmeyen seyirci kitlesi, Cem Yılmaz'ı ya da mizah dergilerini takip eden kitledir. Evet bunu açıkca söylüyorum nitekim bu tespitim konusunda, eminim; bir şüphem yok. Ben çok kültürlüyüm, çok gülenler de acayip cahil. Tespite bak :)

Koca koca kahkahalar attığımız birkaç bölüm, bizden olan sahnelerdi. Hani halkımızın, tipik alışkanlıkları vardır ya; işte bu alışkanlıklarımızı 1 milyon yıl öncesini canlandıran bir filmde izlemek cidden komik bir durumdu :)

Bazı sahneleri bence çok gereksizdi. Çok gereksiz demeyeyim ama gerektiğinden fazla uzundu. Mesela futbol maçı sahnesi, çok ince esprilerle süslenmiş gibi görünse de bence çok kalitesizdi. İnce espri yapacağım kaygısı, o sahnelerin içine etmiş.

Türk sinema tarihinin en pahalı filmi AROG. Yaklaşık 10 milyon dolarlık bir filmmiş ancak ben ne 10 milyon dolarlık bir sahne, ne 10 milyon dolarlık bir teknolojik yapı ne de 10 milyon dolarlık bir çekim teknolojisi gördüm. Yani Taş Devri'ni anlatan bir filmde ne teknoloji göreceğiz ki zaten? Alayı, taş ve tahtadan, mızraktan, oktan yapılmış bir film. 10 milyon doları nereye sıkıştırdılar, çok salak olduğumdan anlayamadım sanırım. :)

Filmi izlemenizi tavsiye ediyor muyum? Bu biraz karışık bir durum.

Filmi tavsiye ediyorum çünkü gülersiniz, kahkaha da atarsınız, salona ayak uydurabilirseniz yerinizde bile durmazsınız.

Filmi tavsiye etmiyorum çünkü çok "şey" bekleyen ve sinemayı az buçuk takip eden birisiyseniz, filmden pek hazzetmeyebilirsiniz. Ancak yine de salondaki seyircilere gtünüzle gülersiniz.

Ne bilim ya çok aklımı karıştırdı bu film :) Bir öyleyim bir böyle :) Yani bir "iyi ki gitmişim", bir "hay kafamı skeyim, keşke gitmeseydim" durumu var :)

Şimdi son dönemlerde izlediğim filmlere 10 üzerinden puan vereyim de AROG'un bu filmler içerisindeki yerini görün. Şöyle ki:

Mustafa: 7
Issız Adam: 8
Osmanlı Cumhuriyeti: 3
AROG: 5.5

Buçuk :)

Neyse efendim. Gidin, bir değişiklik olsun sizin için :) Eğlenirsiniz...

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Ağlayalım; ağlamaya teşvik edelim!

Bir süredir aklımda olan ancak bir türlü yazmadığım, yazamadığım bir konuyla ilgili; "ağlamak" ile ilgili bir şeyler yazayım. Ağlamak, bana göre harika bir şeydir. Her ne kadar ilk bakışta, insanda olumsuz bir izlenim bıraksa da; ağlamak bence "temiz" olmanın bir simgesi gibidir. Öhö öhö :)

Ağlamak, cinslere göre bile ayrılmış toplumumuzda. Öyle ki "Erkek adam ağlamaz" bile denir, bilirsiniz. Ben diyorum ki; erkek adam ağlar, hem de hayvanlar gibi ağlar. "Hayvanlar" gibi tanımlamasını duyunca, sesli sesli ağlamak manasında değil; özgürce ve utanmadan ağlamak manasında şey ettim.

Ağlayan insanlardan acayip etkilenirim. En nefret ettiğim kişi, yanımda ağlarsa artık onu sevebilir; zaten sevdiğim kişi yanımda ağlarsa, ona aşırı derecede bağlanabilirim çünkü "masumca" bir şey olarak görüyorum ağlamayı. Düşünüyorum da, eğer ağlamayı unutursak, bence insan olmayı da unuturuz. O nedenledir ki; ağlayalım ağlatalım.

Ağlayan insanlardan etkilenirim de; sanıyorum koca koca adamların ağlamasından etkilenme durumum çok daha farklı. Hatırlıyorum ben çok küçük olduğum zamanları. Annemin, akşam üstü balkondan "Günayyyy" diye seslenip, artık beni eve çağırması bile benim için hüngür hüngür ağlama sebebiydi. "Günay, hiç erkek adam ağlar mı?" diye sorarlardı, "Ağlamaz" deyip ben de susardım ya da susmaya çalışırdım ancak öyle bir an geldi ki, gözümde en "erkek" olanların bile ağlamasına şahit oldum. İşte o an ki hayal kırıklığını ve "hayatın ciddiyetini anlama" durumunu anlatamam.

Her ağlayan insan çekici midir bana göre? Elbette hayır. Genel anlamda "çekici" dedim ancak bu konuda da istisnalar var tabi. Mesela işin bokunu çıkaranlar vardır. Böğüre böğüre ağlayan hayvanlar vardır ki, onlar öküzlükte yeni çığır açanlardır. Ağlamak dediğimiz şey "sessizce" ve "içten" olmalıdır. "İçten ağlamak nasıl olur lan?" demeyin, olur işte.

Faydalı şeydir ağlamak. Gözyaşı dediğimiz şeydedir aslında marifet. Canınızı sıkan ve ağlamanıza sebebiyet veren "şey" neyse, gözyaşlarınız işte onların hepsini içinizden atar. Bazen hatırlamak istemediğiniz kötü deneyimleri, içinizden atmak için en büyük yardımcılarınızdır gözyaşlarınız. Kendimden örnek vereyim, sürekli canımı sıkan bir durum olunca ve bu durum "gözyaşartıcı" bir hal almışsa, ağlamamı erteler erteler, belki de gözyaşlarımı içimde biriktirir biriktirir; en nihayetinde derim ki "Bu gece ağlayacağım ve içimdeki bu kötü 'şey'i atacağım". Gece gelir, ağlarım, içimdeki kötü şeyi büyük oranda atarım. İşte bazen en iyi dostumuzdur da gözyaşlarımız.

Umuyorum, hep ağlarız lan. Güzel şey ağlamak. Ve biraz sapkın bir istek olacak ancak "Ağlayalım, ağlatalım, ağlamaya teşvik edelim." Gülmeyin! Israrla deli olmadığımı iddia ediyorum. :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

"Ben" olmaktan başka çareniz yok!

Ferahlamaya ihtiyacım vardı. Çıktım, hava aldım. İstanbul'da yaşayanlar, şu an ki havayı az buçuk bilirler. Hava ılık ancak gece olduğundan hafif soğumuş vaziyette, rügar da havadan daha soğuk bir şekilde hafifçe esiyor. İnsan bazen rüzgara o kadar hasret kalıyormuş ki. Bazı anlarda, rüzgar insana ilaç gibi geliyor. Yüzüme vuran rüzgar, içimi rahatlatıyor; rüzgar içime doldu ya da dolan rüzgar değil de huzurdu.

"Ben" olmasam diye düşünüyorum. İnsanların zihninde "Günay" diye bir insan olmasa ya da "ben" olayım, onları göreyim, onların sorunlarını bileyim ama kimse benim sorunlarımı bilmesin. Ben sorunlarımı ve hissettiklerimi sadece içimde yaşasam. Kimseye hesap vermek zorunda kalmasam ya da kimseye kandimi bağlı hissetmesem. Yani özgür olsam, bu aralar en çok ihtiyacım olan şey sanırım özgürlük.

Kendimi bir düşünce hapsinde buluyorum çoğu kez. Acı veren düşünceler bunlar, açıkca can yakıcı. İnsan, canının yandığı şeyi ister mi? Bu hapisten kurtulmak ve özgür olmak istiyorum. Az önce yüzüme vuran rüzgarın, hiç dinmemesini istiyorum. O rüzgar hep esmeli ki, sürekli özgür olduğumu hissedebileyim. Yüzüme vuran rüzgar değil de özgürlüktü sanki.

İnsanların mutlu olduğu şeylerden, ben kaçıyorum. "İnsanlar, bu tip şeylerden nasıl mutlu olabiliyor?" diye soruyorum sık sık kendime. Daha sonra yine bazı insanların, aklıma hayalime sığmayan iğrenç düşüncelerini öğreniyorum. Bu düşünceleri zihnimde büyüttükçe büyütüyorum. En sonunda öyle bir hal alıyor ki, iğrenç düşünceler hayatıma yön vermeye başlıyor. İnsanların iğrençliklerini gördükçe, "özeli genele yayıveriyorum." Tüm insanları, kötü sanıyorum. İnsanlardan kendimi soyutluyorum ancak bu soyutlama da bana huzursuzluk veriyor. Her anlamda çıkmaz bir sokakta buluyorum kendimi, rüzgarın yeniden yüzüme vurması için çıkmaz sokaklardan çıkmaya çabalıyorum ancak yoruluyorum. Güçsüzleşiyorum, kendimi güçsüz hissediyorum.

Sürekli bir uyuma helinde olmak istiyorum bazen de. Hani bir şaka yaparız ya, deriz ki "Senin düğmen yok mu, kapatmak lazım" diye. İşte bu şakanın olmasını istiyorum. Gerçekten bir düğmem olsa diyorum. Kapatsalar benim düğmemi de zihnimdeki "iğrenç insan" modeli hiç olmamış olsa istiyorum. O kadar nefret ediyorum bazen insanlardan ve hayattan.

Devamlı bir ikilem benim yaşadığım. Gittikçe gücümü tüketen bir ikilem. Birgün "Benden bu kadar" deyip de pes edersem, işte o zaman ne olurum, bilmiyorum. Ve bu tip yazılarda ısrarla belirtiyorum ki, ben yine içimdekileri tam olarak ifade edemiyorum. İçimdekileri ifade etmek için icat edilmesi gereken sözcükler, bulunması gereken cümleler var. İşte, kendimi ifade etmek için cümleler ve kelimeler bulamıyorum diyorum ya, e daha neyi anlatmaya çalışıyorum ki size? Bu yazdıklarım da "ben" değilim ki? Şurada takip ettiğiniz Günay Doğan'ın düşündüklerini gerçekten merak ediyorsanız, sizin "ben" olmaktan başka çareniz maalesef yok.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

En nihayetinde insanız!

Aslında yazacağım diyorum, nitetleniyorum ancak geceden önce beklenmedik bir durum oluyor, tüm moralim alt üst oluyor ve klavyeye parmağımı uzatacak takati bile kendimde bulamıyorum.

Dün böyle olmuştu, bugün de böyle. En nihayetinde insanız ve herkese açıklayamadığımız sorunlarımız var.

Sevgiyle!

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Yüce Allah'tan, yüce Türkler'e selam!

O kadar duyguluyum, o kadar duyguluyum ki anlatamam. Hatta şu an bunları yazarken, gözlerimden yaşlar süzülüyor. Doğa, resmen bizi onurlandırıyor. Bu kadar onura, bu kadar yüce bir duruma, ben ağlamayayım da kimler ağlasın?
Bu gece gökyüzüne baktım. Bakar bakmaz göz yaşları içerisinde kaldım. Dünya'mızın uygusu Ay, bugün Venüs'ü alıvermiş yanına. Öylesine bir alıverme değil elbette bu. Tamamen bilinçli yapılmış bir şey. Ay ile Venüs, bugün Türk bayrağı oluvermişti gökte.

Aklıma Kanada bayrağı geldi. Adamların bayrağı için böyle kırk yılda bir doğa güzellik yapmıyor. Bir akçaağaç yaprağını yerde görürseniz bilin ki, doğa Kanadalılar'a bir güzellik yapıyor. Ahaha ya sıçayım sizin milliyetçilik anlayışınıza yaa. Bazı forumlara baktım da gülmekten gtüme kramplar girdi. Durun anlatacağım.

Şimdi bazı vatanseverler(!), kendi forumlarında söz konusu doğa olayını yorumlamışlar ama ne yorumlama. Yüce turk ulusuna, Allah'ın bir lütfu olarak görüyorlarmış bu durumu. Hatta terörün gittikçe arttığı şu yıllarda Allah, Türklere bir armağan, bir moral niyetine bu güzelliği yapmış. Bu durumdan anlayacağımız şuymuş ki: "Allah, her zaman bizim yanımızda olduğunu, Ay ile Venüs'ü yan yana getirerek bizlere göstermiş."

Vay anasını ya, gece gece hiç bu kadar güleceğimi düşünmüyordum. Lan insanda biraz akıl olur, nizam olur, zeka olur, fam olur. Belirli sürelerde tekrarlanan bu doğa olayını, Allah'ın Türklere ilk kez yaptığı bir güzellik olarak anlayan gerizekalı milliyetçilere selam ediyorum. Ulen zekasını sktiklerim, siz olmasanız nasıl güleriz? :)

Hay Allah! Bakın yine hüzünlendim. Yine aklıma geldi. Bugün göğe baktım ve yüce Allah'ın, yüce Türk ulusuna armağanını gördüm. Şu an yine ağlamaya başladım. Ühühühü :( Salyam sümüğüme karıştı. Gittikçe iğrençleştim. Durun gidip yatayım, belki iyi gelir :(

Yüce Allah, milliyetçi Kanadalılar'a yardım etsin. Yerde bir akçaağaç yaprağı görmeyedursunlar :( Kib Öpt By!

Devamını okuyun...