Tabaktaki son şey takıntısı!

Saatin çok geç olmasından kaynaklı, bu gece bir şey yazmadan yatacaktım ki kısa bir şey saçmalayayım dedim. Saçmalayacağım şeyi çok aramadım, "Ne saçmalasam acaba?" diye düşününce hemen aklıma geldi :)

Bir sofra düşünün. Sofrada bir toplulukla oturduğunuzu düşünün. Bu topluluk aileniz ya da arkadaş grubunuz olabilir. Neyse, sofrada bir tabak ve tabağın içinda bisküviler olduğunu düşünün. Başlıyorsunuz, bisküvileri çay ile zıkkımlanmaya. Bir bakıyorsunuz ki tabakta sadece 1 adet bisküvi kalmış. O bisküviyi alır mısınız? Hemen bir ruh tahlili yapayım size. Eğer, tabaktaki son bisküviyi alırsanız; atılgan ve zaman zaman öküzümsü bir kişisiniz. Eğer, tabaktaki son bisküviyi çok isteseniz dahi almazsanız; son derece kibar olabilecek, edepli ve ahlaklı bir insan benzerisiniz.

Ben genellikle almam. Cidden almam hatta bende takıntı gibidir. Tabaktaki son "şey"i mutlaka başkasına bırakırım. Bu durum sadece bisküviler için geçerli değildir elbette. Aklıma sucuklu yumurta geldi. Sucuklu yumurtayı da bir tabakta ya da tavada başkalarıyla paylaşıyorsanız, son sucuğu alma problemi yaşayabilirsiniz.

Almayın efendim almayın. Aldığınız ne olursa olsun, "son" ise başkasına bırakın. Belki onun canı filan daha çok çeker ya da ne bilim, eğer siz alırsanız; diğerlerinin gözü kalır da "şey" boğazınızdan geçmez, ölürsünüz.

Evet efendim, saçmalamayla birlikte ilginç bir takıntımı da yazmış oldum. Saçmalamak bazen bünyeye iyi geliyor. Kendimi rahatlamış hissediyorum. Şu an son bisküvi ya da sucuk bana kalmış olsa, skerim nezaketi der ve afiyetle yerdim; o kadar da canım çekti yani. Neyse :)

Bu arada bu problemimsi takıntıyı sadece ben yaşıyorsam kendimi mal gibi hissederim. Sahiden dikkatinizi çekti değil mi tabaktaki son "şey" muhabbeti? Yani hayatta daha önce bu ne idüğü belirsiz şeye şahit oldunuz değil mi? Ya da düşündünüz değil mi içten içe, şu son bisküviyi alsam mı almasam mı diye? :) Düşünmediyseniz, yürüyün gidin! :(

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Kalp hastalığı belirtileri görüyorum!

Birkaç gün önce kendimden bir haber vermiştim ve çeneme giren ilginç krampı size anlatmıştım. Bugün yine kendimden bir şeyler yazacağım ve yine bir sağlık problemimi anlatacağım. Tam olarak "problem" teşhisi koyulmadı ama doktora görünürsem, bırakın "problem" teşhisi koymayı, beni "ağır hasta" ilan edebilirler; nitekim bazı anlar kalbimle ilgili ciddi problemler yaşıyorum. İlerde kalptan filan geberirsem, bu yazıyı gösterip "Yazmıştı" dersiniz :)

Kalp diye bi organ var. Çok değerli bu şerefsiz. O kadar değerli ki sanki özel olarak korunmaya alınmış. Önden gelebilecek tehlikelere karşı, göğüs kafesi koruması altında durmadan atan, acayip bir organ. İşte bu acayip organ, bana bazen acayip şakalar yapıyor. Bu şakalar o kadar acayip ki, bazen panikleyip, içinizden "Sanırım bu sefer boku yedim" deyiveriyırsunuz :)

Özellikle geçen sene sıkça yaşadığım sorunu anlatayım yüzeysel olarak. Bazı anlarda kalp atışım acayip hızlanıyor. O kadar hızlı atıyor ki, sanki bu hız, vücudumu sallıyor gibi. Yani kalbime elimle dokunmadan, onun attığını anlayabiliyorum.

Arabada giderken, araba bir tümsekten aşağı inince ve bu iniş biraz ani olunca; sanki iç organlarınız havalanır gibi bir his yaşar insan. Mutlaka bu duruma şahit olanlar olmuştur. İşte ara sıra ben bu durumu da evde uzanmış bir halde bile yaşayabiliyorum. Yani ortalıkta ne bir tümsek, ne de bir otomobil var. Sorun, kalpte.

Kalbim ile ilgili yaşadıklarım "ağrı" değil. Yani acı vermiyor bu yaşadıklarım bana. Sadece bir şeylerin yolunda gitmediğini anlıyorum ve doğal olarak panikliyorum. Özellikle geçen sene sık sık başıma gelen bu durumlar, bu yıl da ara sıra tekrarlanıyor.

Neden bir doktora görünmüyorum bu konuda? Hiç bilmiyorum. Sanki gidersem doktora, bir hastalık teşhisi koyar da moralim alt üst olur gibi bir his var içimde. Moralimin bozulmamasına, geç teşhis koyulmuş bir hastalığa tercih ediyorum bu aralar :)

Bu yazıyı yazmamdaki asıl amaç, yazının başında da dediğim gibi; bir şey olursa bana, "Kalbinde sorun olduğunu biliyordu" başlığının atılması. Muhtemelen gazetelerin 3. sayfasında bu tip bir başlık atarlar :)

Neyse bu sorun sık tekrarlanırsa, bir doktora görünürüm; sonuçları da burada size yazarım. Siz de okursunuz, mutlu olursunuz :) Mutlu olursunuz dedim; çünkü bana bir şey olmaz korkmayın :) Ama olmaz ki; içinizde ağlayanları görüyorum :( Aaaa lütfen ağlamayın, iyiyim dedim ya! :)

Bu kadar ciddiyetle süslenmiş gevezelik yeter. Öyle değil mi sayın seyirciler? :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Grup Yorum - Başeğmeden

Grup Yorum, yeni bir albüm çıkardı. Albümün adı "Başeğmeden". Adını çok beğendim, kapağını da çok beğendim. Cumartesi, müzik marketlerde yerini alacak albümlerdeki parçaları da çok beğeneceğim, hiç şüphem yok.

Web sitelerinde şöyle bir açıklama yapan Grup Yorum, albümde 15 parçanın olduğunu belirtmiş. Bu albüm biraz daha farklı olacak gibi çünkü Grup Yorum, biraz daha tarzının dışına çıkacak ve denenmemiş tarzları deneyecek. Mesela hip-hop ve rock müzik de bu albümde olacakmış.

70 kişilik bir sanatçı grubunun eşlik ettiği "Defol Amerika" marşı da albümde yerini alacak.

23 yıllık müzik hayatında 20. albümünü çıkaran Grup Yorum'u bir kez daha tebrik ediyorum. Yaptıkları müzik çok cesurca ve herkesin yapamayacağı cinsten.

Albümün kapağı aşağıdaki gibi:

Albümü, internetten indirmek yerine, müzik marketlerden alalım. Alalım ki Yorum, bu tip güzel albümler çıkarmaya ve "Başeğmeden" yolunda yürümeye devam etsin.

Demosunu şuradan dinleyebilirsiniz:

http://www.esenshop.com/detail.aspx?id=48969

Albümdeki Eserler

Uzatın Ellerinizi
Söz & Müzik: Grup Yorum

Başeğmeden
Söz & Müzik: Grup Yorum

Sen Olacağız
Söz & Müzik: Grup Yorum

Biz Sevdik
Söz: İbrahim Karaca, Grup Yorum, Müzik: Grup Yorum

Abir’e Ağıt
Söz & Müzik: Grup Yorum

Defol Amerika
Söz & Müzik: Grup Yorum

Sevdanıza Ant Olsun
Söz & Müzik: Grup Yorum

Çocuklarımıza
Söz: Aziz Nesin Müzik: Grup Yorum

Anamız Birdir
Söz: Enver Gökçe Müzik: Grup Yorum

Güle Sevdalı
Söz & Müzik: Grup Yorum

Fırat
Söz & Müzik: Grup Yorum

Dediler ve Dedim Ki
Söz: Ümit İlter Müzik: Grup Yorum

Gecekondu ile Gökdelen
Söz & Müzik: Grup Yorum

Hasta Siempre
Söz & Müzik: Carlos Puebla

Sor Beni
Söz: İbrahim Karaca, Grup Yorum, Müzik: Grup Yorum

Kib Öpt By!


Devamını okuyun...

Britney Spears ve yeni klibi Womanizer

Birkaç gün önce gece YouTube'un erotik(!) videolarını dolaşırken Britney Spears ablamızın yeni çıkacak olan "Circus" albümünün çıkış parçası olan "Womanizer"ın klibini izledim. İzledim ve helal olsun dedim. Yazının sonuna videoyu koyacağım ama hayvanlık yapıp hemen klibi izlemeye kalkmayın, bir soluklanın hele:)

Ben bu kadını oldum olası seviyorum. Nedenini bilmiyorum. Aslında ilk bakışta "o" tip kadınlardan hoşlanmam filan derim ama bu ablanın ayrı bir çekiciliği var. Sesi de güzel hani. Mesela kendisinin "Overprotected" diye bir parçası vardır ki; salak gibi hala en sevdiğim parçalar arasındadır.

Albüm, Aralık ayının başında çıkıyor. Albümü almayacak olsam da, internetten indireceğim :) Küllerinden doğan bir yıldız olarak nitelendiriyorum Britney'i. Geçen sene, kalasımsı sopalarla güzelim arabayı nasıl parçaladığını unutmadım hala. Olsun, herkeste oluyor bazen böyle çöküntüler, o da yaşadı geçti. Neyse ki kendini çabuk toparladı.

Gelelim Womanizer kelimesinin anlamına ve klibine. Şimdi öncelikle bu kelimenin anlamı "Kadınları baştan çıkaran erkek" gibi bir şey. Biliyorum "Tek kelimeden nasıl bu kadar uzun bir anlam beliriyor?" dediniz ama öyleymiş işte, ben ne bilim. Klip ise şahane. Britney ablamız, bir bakıyorsunuz şoför, bir bakıyorsunuz garson, bir bakıyorsunuz sekreter. Döktürmüş :)

Bir de hamama benzeyen banyomsu bir yerde çektiği sahneler var ki; yemeyin de yanında yatın. Benim gibi son derece terbiyeli olanların dışında kalan insan toplulukları; yani "abazan" diye nitelendirdiğimiz güruhun, ağzının sularını akıtabilecek bir cinste kliptir efendim söyleyeyim :)

Bir de bu kadının sesine dikkat edin lütfen. Yani diyorum ki; bu Britney, sadece fiziğiyle, yaşadıklarıyla ya da seksiyle bu kadar meşhur olmamış. Kadının sesi de kendine özgü ya. Yani mutlaka elektronik cihazlar ile değiştirilmiş ve kusursuz hale gelmiş bir sesten bahsediyoruz ama Britney de boş değil yani. Lan ne bilim, seviyorum bu kadını siz de sevin. Offf :)

Aha işte öve öve bitiremediğim Britney ve "Womanizer" klibi:

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Günay'ın adıyla oku!

Bir öğrenci olarak, her sabah erkenden kalkmalıyım ve dershaneme gitmeliyim. Yarın da aynı şey olacağından, bu gece erken yatmalıyım.

Siz; bu blogu takip eden inananlar! Şahsımın erken yatıp, sabah rahat kalkmasını istemez misiniz? Uykudan kapanmak üzere olan gözlerime acımaz mısınız? Yorulmuş olan beynime, bir istirahatı çok mu görürüsünüz? E nedir o zaman buradaki oyalanmam? :)

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Çeneye kramp girmesi durumu

Bende ilginç şeyler oluyor. Bir ara "kalp" ile ilgili sorunlarımı anlatacağım ama şimdi bir başka organımla ilgili, ilginç bir durumu anlatacağım. Aslında yaşanan ilginçlik, bir organıma da mahsus bir şey değil. Bakın anlatmaya çalışacağım, eğer anlarsanız gerçekten üstün zekalı insanlarsınız, yok anlayamazsanız ne üstün zekalı ne de gerizekalısınız, normal bir zekaya sahipsiniz. Neyse, başlayayım.

Elinizi çenenizin alt kısmına değdirin ve orayı hafifçe itin. Yani orda bir yumuşaklık var değil mi? O yumuşaklığı delerseniz, muhtemelen eliniz ağzınızdan çıkar. İşte benim, oradaki yumuşaklığım ara sıra sertleşiyor; bu sertleşmesinin nedeni, sanki üst taraftaki irili ufaklı organlarımın alta inmesi. Ya da ben öyle hissediyorum. Evet, şimdiden bir bok anlamadığınızın farkına vardım ama devam edeceğim.

O sertleşme sırasında acayip bir acı durumu oluyor ki bu acı durumunda ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Genellikle esnerken olan bu ilginç "şey", insanı acayip bir paniğe sevkediyor; deyim yerindeyse "götünüz tutuşuyor."

Hemen elinizle, aşağı inmiş gibi görünen organları, yerine doğru itiyorsunuz. Yani ben öyle yapıyorum en azından. Öyle itmek için de baya kuvvetli olmanız gerekiyor ki o acı sırasında ne kadar kuvvetli olabilirsiniz; muamma.

Aşağı inmiş gibi görünen irili ufaklı çene altındaki organları, tekrar yerine ittikten sonra "yine ölmedim" deyip rahatlıyorsunuz. Bir daha esnerken daha dikkatli olacağınıza dair kendinize sözler veriyorsunuz ama nafile. Genellikle ayda bir hayvan gibi esniyorsunuz ve organımsı şeyler de çeneye yükleniyor. Çene altına yani, offf nasıl anlatayım o bölümü? :)

Ekşi sözlükte, bu konu ile ilgili bir entry girmiştim. Konunun aslı, organların aşağıya inmesi filan değil, çeneye kramp girmesiymiş. Ben de 2 Şubat 2008'de "çeneye kramp girmesi" başlığına şöyle yazmışım:

özellikle esnerken insanın başına gelen ne idüğü belirsiz bir kramp çeşididir.

çenenin alt kısmına misket büyüklüğünde bir organ gelip yerleşiverir ya da hep orada olan bir organ şişiverir. o anda çok büyük bir şok geçirir, paniğe kapılırsın.

ben, genelde çok büyük panik yaşadığımdan ağrıyı hissetmem. hemen elimle, o şişen yeri içeriye doğru bastırırım. "geç yerine ulan" der gibi. biraz güç gösterisinden sonra tekrar çenemin altındaki bölgeye onu sıkıştırırım, bir daha esnememeye özen gösteririm.


Ağrı hissetmem demişim ama sallamışım çünkü hissediyorum. Neden öyle yazmışım lan? Neyse :) Ayrıca, ben bu krampı millete anlatınca bana inanmıyorlar. "O ne lan?" diyenler çoğunlukta :(

Umarım anlamışsınızdır, nereme kramp girdiğini. Kimin blogunu okuduğunuza dikkat edin canlarım. Benim organlar da isyankar :) Bazen, yerlerinden çıkıyor ibnetörler :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Osmanlı Cumhuriyeti filmi

Bugün de Ata Demirer'in başrolünü oynadığı Osmanlı Cumhuriyeti filmine gittim. Gitmez olaydım. İşin içinde Ata Demirer olduğu için, mutlaka güleriz diye gittim ama filmden çıktıktan sonra "Neydi lan bu?" diye içten içe geçirdim. Ne filmin konusu adam gibi işlenmiş, ne filmin oyuncuları "adam gibi" oynayabilmiş, ne de başka bir şey. Bu filmde sadece Ata Demirer, vasatın üzerinde; o kadar.

Yönetmeninin Gani Müjde olması da beni çeken unsurlardan birisi oldu. Demek ki her iyi isim, iyi film yapamıyormuş. Filmde ne anlatıldı diye cidden kafa yorduk arkadaşımla. Padişahın aşkını mı, padişahın dönemin şartlarındaki hüznünü mü yoksa padişahın komik yaşamı mı? Neydi anlatılan? Ben ne izledim de geldim eve. O kadar da para veriyoruz anasını satayım.

Koca sinema salonunda zaten hiç memnun olan yoktu. Anlıyorum ben insanların yüzlerinden. Hepsi "Nerden geldik lan bu filme?" der gibi bakıyordu.

Daha önce izlediğim iki filmi burda bolca övmüştüm ve "Mutlaka gidin" demiştim ancak bu film için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Kesinlikle gitmeyin, paranıza yazık edersiniz. Bırakın parayı, zamanınıza yazık. Hele ki gülmek için gidiyorsanız, en fazla 2-3 kez gülümseyeceğinizi şimdiden belirteyim.

Komedi filmi diye tanıtılan bu filmde, bence gülümsemekten çok hüzünlenirsiniz. Güya filmin içine "aşk" konusu serpilmeye çalışılmış ancak gelin görün ki "aşk" diye işlenen şey de ilkokul "şey"i gibi olmuş. Ya valla ne diyeceğimi bilmiyorum, genelde bir filmin değerlendirmesini yapamam çünkü hemen unuturum ama bu film için söyleyebileceğim tek şey var ki "berbat".

Ağzıma sıçayım ki böyle bir filme gittim. Üstüne İstanbul yağmurunda sırılsıklam oldum. Bir de hasta olursam giderim film yapımcılarına girişirim. Padişah filan dinlemem Ata Demirer'e de kafa atarım. Lan ne diyorum ben? Yağmurun etkisi hep... :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Anadolu Parsı; Benekli'nin hikayesi

Gece gece sıkıldığımdan olsa gerek, internetin uçsuz bucaksız dehlizlerinde dolaşırken gizemli; gizemli olduğu kadar da hüzünlü bir hikayeye rastladım. Bahsedeceğim bu hikaye "Anadolu Parsı"nın hikayesi. Halk arasında "Anadolu Panteri" ya da "Anadolu Leoparı"... Bir zamanlar Anadolu'da yaşayan, boyu 2 buçuk metre, ağırlığı 100 kiloya ulaşabilen dev kediler. Bu kedileri, yani kendilerine yurt olarak Anadolumuzu seçmiş olan bu hayvanları, son çekilmiş resimleriyle birlikte anlatmaya çalışacağım. Yani amacım hep boş boş şeyler değil; nadiren de olsa bu tip saçma olmayan yazılarla, sizleri kendi kültür seviyeme yetiştirebilmek :) Ayrıca, ısrarla sonuna kadar okumanızı istediğim nadir yazılarımdandır. Okuduktan sonra "İyi ki okudum lan" diyeceksiniz. Sanırım :)Öncelikle bu eski dostumuzun ilk pati izleri, tam 400 yıl öncesine kadar dayanıyormuş. Yani 400 yıldır Anadolu'da yaşamını sürdürüyormuş bu hayvanlar. Ta ki 1970'li yılların ortalarına kadar. Evet, henüz son pantere gelmeden, onların acı hikayelerine biraz daha yakından bakalım.

Belirttiğim gibi, ilk Anadolu parsı bundan 250 ile 400 yıl arası öncesinde Anadolu'ya Afrika üzerinden geçiş yapmış. Bir şekilde Anadolu'ya uyum sağlamış. Bu arada uyum sağlayanlar sadece pars değil; aslan, çita ve leopar gibi hayvanlar da 100 yıl öncesine kadar Anadolu'nun dağlarında yaşıyormuş, "-muş" eki ile bir cümle bitirdim dikkat ederseniz; artık yoklar. Olsalarmış, şimdilerde kapıyı açınca karşımıza çıkan sokak köpekleri yerine, sokak aslanlarına filan rastlayabilirdik. Biraz abarttım sanırım. Neyse.
Aşağıdaki fotoğraflar 1900'lü yılların ortalarına doğru çekilmiş. Birçok şeref yoksunu insan, bu hayvanları katletmiş, onlarla fotoğraflar çekilebilmiş.
Mesela, aşağıdaki resimde göreceğiniz Mantolu Hasan, tam 15 parsın katiliymiş. Zaten Anadolu parsına onun zarar verdiği kadar başka kimse zarar vermemiş.
Ve yavaş yavaş son panterlere doğru gelelim. Önce 1967'de katledilen panterden bahsedelim. Bildiğimiz Bolu Dağı'nda bir panter, avcılar tarafından vuruluyor, daha sonra leşi samanla doldurulup, para karşılığı insanlara gösteriliyor. O gün yaşanılan bu katlediliş, gazetelere şöyle yansıyor:
Ve geldik son panterimiz Benekli'yi anlatmaya. Hala hayatta olan ve son parsımız Benekli'nin saldırısına uğrayan Havva Köksal'ın hikayesi, aynı zamanda Benekli'mizin de hikayesi:
17 Ocak 1974 sabahı, Havva Köksal dere yatağı boyunca aşağıdaki bahçelere, yer elması toplamaya gidiyordu. Önden yürüyen kocası ve kayınbabası gözden kaybolmuşlardı. Şimdi dozerle doldurulmuş olan, o zamanki dere yatağında kocaman, benekli bir kedi yatıyordu. Havva hayatında ilk defa böyle bir hayvan görürken, belki Benekli de hayatında ilk defa bir insan görüyordu. Benekli, Anadolu’da görülen son Anadolu Panteri’nden başkası değildi. Havva Köksal, Benekli ile olan buluşmasını şöyle anlatıyordu:

- Şöyle uzun kuyruklu upuzun “bir şey”, orada yolun kıyısında yatıyordu. Onu görünce geri geri gitmemle şak deyip kuş gibi üstüme konması bir oldu. Kolumdan tuttu silkeledi; gözlerimi açtığımda yanımda köpek oturağı gibi oturuyordu. Yine gitmişim kendimden. O sırada odundan Süleyman geliyormuş, onu görünce kaçmış.

Benekli, dört beş metre uçup Havva’nın kolunu kaptığında, o silkelemede kol kırılmıştı. Ama bir gerçek daha vardı, Benekli’nin öldürme amacı yoktu, baygın Havva’nın yanıbaşına oturup beklemeye başlamıştı. (Leoparlar yalnız yaşayan, gece hayvanlarıdır; iki yılda bir, genellikle de Ocak ve Şubat aylarında çiftleşirler. Avlarını boynuzluysa boğazından, boynuzsuzsa ensesinden ısırarak öldürürler. 17 Ocak’ta, gündüz vakti, yerini yurdunu terkedip dolaşıyor ve dibinde savunmasız yatan insanı öldürmüyor olması, kendisine aştan ziyade eş aradığını düşündürmektedir).

Havva Köksal, sohbet sırasında;

- Çok müthiş, temiz, yani o kadar güzeldi ki, üzerinde kir yoktu. Halı gibiydi, onun canlı hali bambaşkaydı...

ya da:

- Belki de kendim tepinirken kırmışımdır kolumu.

gibi sevgi, koruma ifadelerini bolca kullanıyordu. Yani Benekli, onun kolunu kırmış ancak onu öldürmemişti; bu durum Havva Köksal'ın Benekli'ye dost gözüyle bakmasına sebep olmuştu.


Ve Benekli'yi öldürmek isteyenler harekete geçmişti bile. Ahmet Çalışkan müthiş bir avcıydı. “Kapı” denilen, vahşi hayvanların geçiş yapacağı yolakları iyi bilirdi. Benekli’nin geçebileceği kapıyı tahmin edip, kargaların da telaşlı iniş çıkışını gözleyip, köyün yukarılarındaki Kızıl Meşe Mevkii’nde pusuya yatmıştı. Ve yanılmamıştı.Benekli can havliyle kapıdan geçerken Ahmet Çalışkan 1980 sonrası devlete teslim edeceği mavzerini (Mauser) doğrultup atışını yapıyor, yüz elli metreden Benekli’yi vuruyordu. Artık yaralı panter kaçmaktan,izini kaybettirmekten vazgeçmiş, can havliyle kuru meşeleri söke söke Ahmet Çalışkan'a doğru koşmaya başlamıştı.

Birisi sağ kalacaktı; Ahmet Çalışkan üzerine koşan yaralı pantere dokuz defa ateş ediyor, yedisinde vuruyor, Panter ise hala koşarak geliyordu. Artık iki metre kalmıştı, Çalışkan son atışını yaptı ve çene altından giren kurşun Benekli’ye takla attırarak döş üstü yere yatırdı.

Benekli can çekişirken, yanına oturup onu sevmeye başlamıştı. Hala bilemiyordu; neyin nesiydi bu alacalı hayvan? Ahmet Çalışkan 1994’te astımdan ölmeden önce şimdi Bağözü Köyü’nün muhtarı olan oğlu Zekeriya Çalışkan’a o anki tarifsiz hüznünü anlatacaktı. Ahmet Avcı ile Benekli'nin resmi de budur efendim:
İşte böyle bizim Anadolu panteri, parsı ya da leoparının hikayesi. Her ne kadar son panter bundan 34 yıl önce görülmüş olsa da hala Anadolu'nun bazı ıssız dağlarında çok az sayıda da olsa bu hayvanların yaşadığı söyleniyor. Ancak bu sadece tahmin, elde herhangi bir resim ya da video şimdilik yok. Aslında açıkca söylemek gerekirse, belki de resim vb. kanıtlar var ancak halka açıklanmıyor. Çünkü hala Anadolu'da bu hayvanları öldürmek kahramanlık sanılıyor ve o "kahramanlar" da Anadolu parsının yıllar önce bu topraklara veda ettiğini sanıyor. Eğer yeniden onların varlığını öğrenirlerse elde silah, yeni Beneklilerin peşine düşecekler.

Nasıl bir hikaye ama, biraz da hüzünlü değil mi? Milyonlarca yıllık bir yaşam serüvenini, yok etmiş bir nesilin evlatlarıyız. Umarım hala vardır dağlarımızda Anadolu panterleri.

Not: Birçok bilgiyi aşağıdaki linkten alıntıladım.
http://www.ergir.com/son_anadolu_panteri_yazi.htm

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Parmaklıklar Ardında'yı izle; gaza gel!

Dizileri çok sık takip etmem. Bunu sık sık belirtirim çünkü dizileri takip etmemek güzel bir şeymiş gibi geliyor bana. Kendimi çok böyle bilgili, çok entellektüel, çok başka filan zannediyorum :) Evet, saçma bir düşünce ama neyse. Tabi hiç dizi izlemiyor değilim. Sadece 2 tanecik dizi izliyorum :) Birisi Yaprak Dökümü, diğeri ise Parmaklıklar Ardında.
Parmaklıklar Ardında dizisinden bahsedeceğim biraz. Bu diziyi izleyip sık sık gaza geliyorum. İşte tutuklu dediğin böyle olmalı, boyun eğmemeli, direnmeli filan diyorum. Yani altı üstü bir dizi ama sadece bir dizi olarak görmüyorum ben. Biliyorum ki gerçek hayatta da bu dizide yaşanılanların daha da fazlası yaşanıyor. O nedenle bu dizi, "dizi" olmaktan çıkıp "belgesel" havasına bürünüyor birden bire.

Cezaevi yönetimi ile işbirliği yapanlar, cezaevinde yaşamaktan hoşlananlar, gardiyanlarla aşk yaşayanlar, gardiyanlara kafa tutmaktan zevk alanlar, kabadayılık yapanlar, dayak atanlar, dayak yiyenler... Böyle gidiyor bu. Ancak benim bu diziyi izlememdeki asıl amaç farklı sanırım.

Parmaklıklar Ardında dizisinde bir "Aliye" karakteri var ki kendisi ele avuca sığmaz cinsten. Tam asi ve boyuneğmez. Gerçek adı Yelda Reynaud olan bu ablam, harika bir iş çıkarıyor. Ona kurum kurum kurban olurum ben.

Bir de dizide ibnenin oğlunun canlandıran şerefsiz "Ekrem" var. Bu bir gardiyan ama deli gibi. Yani garip hareketler filan tam psikopat. Diziye süper uyum sağlamış. Gözlerinden öperiz senaristlerin.

Unutmamamız gereken "genelev patroniçesi" bir de "Ziynet"imiz var. Zeynep Eronat'ın canlandırdığı bu karakter de güzel ve yerinde ama ben Aliyesever olduğum için kendisine ufaktan ufağa kin besliyorum. Hem dizide bile olsa bir "pezevenk" ne kadar sevilebilir ki? :) Bu karı, torununu filan doğramış sevgilisi yüzünden. Oha da oha yani :)

Neyse, izlemenizi tavsiye ettiğim bir dizi de budur. Cezaevlerini tam olmasa da objektif olarak anlatmaya çalışmış. Elbette yapılan sistematik işkenceleri yansıtması beklenemez ama yine de bilimum dayak vb. kötü davranışlar bir şekilde bu dizide işleniyor.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Yaşasın Somalili korsanlar!

"Somalili korsanlar" deyince aklıma Fatih Ürek abimizin "Haydi lililili" diye başlayan parçası geldi. Şimdi adını filan bilemiyorum, araştıramam da. Neyse, konumuz korsanlar. Hani bize "haydut" diye ya da "öcü" gibi gösterilen, aslında belli bir amaca hizmet eden; hizmet ettiklerini söyledikleri amaçları da "çevre" üzerine kurulu korsanlar. Sevgi pıtırcıkları onlar, ben acayip sempati besliyorum kendilerine.

Biraz ilginç bilgiler vereyim size bu korsanlar ile ilgili. Okuyacağınız birçok şeyi bilmiyor olabilirsiniz, iyi okuyun efendim. Şimdi öncelikle amaçlarından bahsedelim. Kim skti bu korsanları da kaçırıyorlar gemileri? Yani sürekli bize televizyonlarda izletiliyor ya, "Korsanlar şu gemiyi kaçırdı, bu kadar fidye istedi" vs vs vs. Hep aynı. Ulan insan bir sorar, nedir bunların derdi? Neden kaçırıyorlar bu gemileri, neden hayatlarını tehlikeye atıyorlar ve "Ölmeye hazırız" diyebiliyorlar? Başlayalım...

Korsanların kendileri yaptıkları açıklamalarda, çevreci olduklarını söylüyorlar. Öyle ki, Avrupa ülkeleri ve emperyalist ülkelerin Somali kıyılarına zararlı atık bıraktıklarını söylüyorlar ve sahillerinin kirlenmesine, halklarının zehirlenmesine izin vermeyeceklerini belirtiyorlar. İstenilen fidyelerin çoğunu, bu atıkları temizlemek için kullanılacağını ve istenilen fidye miktarlarının "atıkları temizlemek" için az bile olduğunu söylüyorlar.

Bu konuda Birleşmiş Milletler'in yaptığı araştırmalar da Somalili korsanları haklı çıkarıyor. Somali açıklarında çok zehirli atıkların olduğu, belgelerle de ispatlanmış durumda. Bu durumda Somalili korsanlar bir bakıma, emperyalizme karşı mücadele ettiklerini düşünüyorlar ki ben kısmen haklı olduklarını düşünüyorum.

Korsanlar deyip geçmeyin. "Korsanlık" Somali'de bir sektör gibi, "Korsanlık"tan elde edilen miktarlar, Somali ekonomisinin yarısına denk geliyor. Düşünün artık. Dediğim gibi Korsanlar boş değil. Ellerinde güçlü silahlar var ve hepsi organize çalışıyorlar. Mesela bir "Ana Gemi" de; suları çok iyi bilen balıkçılar, silah kullanmada uzman atletik askerler ve teknolojiden çok iyi anlayan teknik bir ekip ile çalışıyorlar. Tamamen örgütlü bir güç. Bu teknik ekip, özellikle uydu telefonu kullanmada son derece usta, profesyonel kişiler. Anlayacağınız, korsanlar diye "skten boktan bir grup" gibi anlatılan kişiler aslında, tamamiyle işinde uzman bir ekip.

Açıkcası ben destekliyorum. Zengin ile fakirin arasındaki uçurum çok büyük. Zenginler, fakirlere pay vermiyor ve fakirler aç kalmaktansa bu tip örgütlülükler oluşturup, kendilerince meşru hareketlerde bulunuyor. Bizim gibi ABD ve bilimum emperyalist yanlısı bir ülke için sadece bir "korsan", bir "haydut" ya da bir "terörist"tir ancak fakirlikten kırılan Afrika ülkeleri için ve bu ülkelerde yaşayanlar için bu adamlar, birer kahraman.

Mesela Somali'de "korsan" olanlar, genelde ülkede üst seviye olarak nitelendiriliyormuş. Kızlar, korsanlara gözü kapalı veriliyormuş filan da falan.

Korsanları sevelim sayalım efendim. Hatta "Yaşasın Somalili korsanların haklı mücadelesi".

Budur:)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Baykal, çarşaflı kadın satın aldı

Başlık biraz garip oldu ama durum bunun ta kendisi yani. Bugün haberlere bir göz atayım dedim, ne göreyim... Baykal, çarşaflı kadınları partiye üye yapıyor. Valla bana göre güzel bir açılım ama çok yapmacık be. Elbette ki türbanlıları da çarşaflıları da bu halkın evlatları sayıp kucaklamak gerekir ancak "kucaklama" işlemini, içten yapmak gerekir.

Evet, muhtemelen gösteriş yapmak için o çarşaflı kadınlara para vermişlerdir. Adım gibi eminim, hiç şüphem yok. Bir ihtimal de kendi kadın kollarından iki kişiye zorla kara çarşaf giydirmişlerdir. Belki gerçekten gönüllüler de olabilir ama ben buna az bir ihtimal veriyorum. Siyasetin en çirkin yüzü Baykal'dan her şey beklenir.

Artık O'na git filan da demiyorum. Nitekim anladım ki Baykal ölmeden CHP'yi bırakmaz. Bir söylediği diğer söylediğini tutmayan, ilginç bir siyasetçi. Ve hala buna oy veren yüzde 20'lik bir kesim var. İçlerinde birçok akrabam da var ki utanıyorum bu yüzden.

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Mezarlik ve macera iliskisi

20 yaşındayız, evet artık öküz olmuş bir durumdayız ancak hala küçücük şeylerde macera aramaya bayılıyoruz. Kısa bir şey belirteyim. Dün gece, semtimizdeki mezarlığın yanından 3 arkadaş geçerken dedim ki "Mezarlıktan geçelim de macera olsun". Yani söylediğim şeye bakar mısınız? Sanki 10 yaşındayız. Yanımdaki arkadaşlar benden daha manyak olacaklar ki kabul ettiler.

Ve hala bu yaşta, mezarlıktan geçerken "Lan bi ses geldi duydunuz mu?" yalanını atabiliyoruz. Kim skti de o saatte, o mezarlıktan geçiyoruz bilemiyorum. İşin acı tarafı da mezarda yatanların çoğunun akraba olması. "Bu onun amcasının oğlu, bu benim dayımın kızının eniştesi" diye diye geçtik mezarlığı. Bir mezardan ışık geliyordu, aha macera bulduk diye yöneldik ki, yine üç harflilerle karşılaşamadık. Maalesef, mum yakmışlardı mezarda. Olsun esrarengizdi.

Tamam, çok sağlıklı bir bünye ile yazamıyorum şu an, saçmalamanın doruğuna taşıdım sizi. Sustum.

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Sütyene Hayır Memelere Özgürlük!

Bugün bir haber* okudum, gülmekten öldüm. Şu an size bunları cehennemden yazıyorum. Şeytanın selamı var, her neyse gevezeliğin lüzumu yok; konuya geçelim :)

İTÜ öğrencileri, 7 Kasım'da bir yürüyüş yapmışlar. Bu yürüyüşü gelenekselleştirmek istemişler nitekim ilk yürüyüşü yine 7 Kasım 2005'te yapmışlar. Bu yürüyüşte İTÜ'lü erkek öğrenciler, kendi yurtlarından çıkıp kız öğrenci yurduna sloganlarla yürüyüş yapıyorlarmış ve yürüyüşlerde bazı sloganlar atıyorlarmış ki bu sloganlar "oha" denilecek cinsten hani.

Mesela; "Abazan hareket engellenemez!" ve "Sütyene hayır memelere özgürlük!" gibi. "Bu kadar da olmaz" diyen kızları ve "Ulan be ne güzel işmiş" diyen abazanları duyar gibiyim. İnelim konunun özüne.

Şimdi okuldaki kız arkadaşlar bundan rahatsız olmuşlar ve ertesi günlerde "Okulda taciz var" yazılarını okulda çeşitli noktalara asmışlar. E haklılar tabi, ilk anda "Çocuklar eğleniyor ya" diyebilirsiniz ancak bu güruh biraz işi abartmış. Öyle ki, kız öğrenci yurtlarının güvenlik görevlileri kapıları içerden kilitlemişler ve 300 kişilik abazan güruha karşı bu şekilde önlem almışlar.

Bitmedi! Hatta ve hatta, abazan öğrenci hareketine mensup bazı erkekler, camlara filan bile tırmanmışlar. Evet yanlış duymadınız. Benim çok komiğime gidiyor ama bir bakıma, bu işin ciddi bir yanı olduğunu da göz ardı etmiyorum.

Yalnız bütün suçu abazan arkadaşlarımıza atmayalım. Neden derseniz, bazı kız öğrenciler de bu eğlence(!)ye ortak olmak amaçlı, ışıklarını yakıp söndürmüşler filan da falan. Yine bazı kız arkadaşlar işin bokunu çıkarıp aşağıya sütyen atmış ve "memelere özgürlük" isteğini gerçekleştirmiş, bazı kızlar da tepki amaçlı aşağıya su şişesi fırlatmışlar. Tüm bu şaka mı gerçek mi anlayamadığımız olaylar yaşanırken, adam vurmada süper maharetleri olan polis ise ortalıkta yokmuş.

Şimdi düşünün. Güvenlik yok. Erkekler, kız öğrenci yurduna giriyor -ki bu erkeklerin birçoğu bornozluymuş- ve önüne gelen kızı taciz ediyor. Hatta işin bokunu çıkarıp tecavüze yeltenenler; hatta ve hatta tecavüz edenler bile oluyor. "Oha lan abartma eşek herif" demeyin nitekim işin içinde bir de alkol ve bilimum uyuşturan maddeler olursa, bu dediklerimin yaşanması işten bile değil.

O zaman ancak skandal olur. Abazan Hareket, henüz başlamadan biter. Üyelerin götünden şiringayla kan çekerler.

Neyse, bu durumdan memnun olan kızlara selam ederim. Bu arada, bu konudan iyi bir erotik film projesi de çıkar. Hatta yok yok, pornografik daha uygun nitekim kapılar açık olsa direkt... Neyse efendim, ben de terbiyesizleşmeyeyim daha fazla.

Bu konuyla ilgili gülüyorum. Ancak ağlanacak bir hal var ortada, onun da farkındayım.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Meteoroloji Mühendisi Günay Bey!

Yazmak yine gece 4'lere nasip oldu. Her neyse, sebebini biliyorsunuz zaten :) Cumartesi günlerine özel olarak saat 4 civarları yazıyorum efendim.

Bugün ara sıra aklıma bir konu geldi. Benim neden bir hedefim olmadı lan? Şimdi bilirsiniz küçükken deriz ki, "Büyüyünce pilot olacağım, ibne olacağım, doktor olacağım, avukat olacağım..." uzar gider bu liste. Ama büyüdükten sonra bu mesleklerin hepsi uçar gider, elde pek bir şey kalmaz. Bende olduğu gibi.

Ben de küçükken birçok meslek istedim, daha sonra bir ara -ki bu ara ortaokul zamanlarıdır- meteoroloji mühendisi olmaya karar vermiştim. Ne alakaysa, gariplik işte. Tabi nedenleri var, bu salak kararımın :)

Özellikle karlı günlerde geceleri yatamazdım ben. Neredeyse her 10 dakikada kalkar, camdan dışarı bakar ve kar yağıyor mu diye kontrol ederdim. Kar yağıyorsa eğer, belki saatlerce aralıksız karın yağışını izlediğimi de hatırlarım. Hiç öyle kar yağsın da kar topu oynayalım havası yoktu bende. Romantik bir herifim ya hani, o nedenle kar yağsın da izleyelim muhabbeti dönerdi kafamda :)

İşte bu kar bağımlılığından olsa gerek, sürekli meteoroloji mühendisi olacağım diyordum. Gelin görün ki, lise 2'de hangi bölümü seçeceksin diye soranlara. "Valla matematiğim de iyi, türkçem de iyi o nedenle eşit ağırlık okuyacağım" diyordum. Yani hangi meslek hangi bölümde filan hiç öğretmemişlerdi bize. İşte o günkü cahilliğimizin -ki bu cahllik masumdur- bedelini şimdi ödüyoruz. "Bindik bir alamete gideyoz kıyamete" durumu mevcut. Bir meslek hedefim yok, iyi bir -İstanbul'da olmak üzere- üniversite okuyalım da ne olacağımızı sktir et gibi bir düşüncem var.

Meteoroloji mühendisiymiş. Peh. Şimdi bakıyorum da meteoroloji mühendisliği puanları ne kadar düşük ancak sayısal işte. Ne yaparsam yapayım, gtümü ne kadar yırtarsam yırtayım, okuyamam. Ben bu eğitim sisteminin mına koyayım. Sinirlendim.

Beni meteoroloji mühendisi yapın lan. Tanrı varsan, tanrılığını göster canım. E hadi, bekliyorum ama. Oooo olmaz ki böyle. Neyse, sustum tamam. Vurmayın! :)

Not: Hiç uykum da yok, gece gece yalnız hissettim kendimi :( ama havaya baktım, "kar" birkaç haftaya kalmaz gelirim diyor :) Bakın küçücük şeylerden nasıl da mutlu oluyorum :)

Not 2: (bkz: saçmalamakta sınır tanımamayan günay modeli)


Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Biz hayatı ne zaman sevdik?

Daha önce de bu tip bir konudan bahsetmiştim. Nedir konu? Eski şarkılar. Ya da tam olarak eski şarkılar demeyelim de, uzun zamandır dinlemediğiniz şarkılar diyelim. Bu şarkılar, yeniden kulağınıza geldiği anda güzel hisler belirir içinizde. Ezginin Günlüğü'nden "Fayton" da bana "eski"yi anımsatanlardan. Uzun zaman sonra yeniden kulağıma geldi, bir garip oldum bir garip oldum ki sormayın. Her zaman özlediğim "eski"yi, çocukluğumu yine hatırladım. Kendimi, beynimi, hislerimi kirlanmiş hissediyorum ki, bu parça bana masumiyeti de hatırlattı. Zaten şarkının içeriği de buna uygun. Önce videoyu izleyin, şarkıyı dinleyin efendim. Durun! Bakın öylesine söylemiyorum, videoyu izleyin, ısrar ediyorum :)
video
Bunlar da şarkının sözleri. Şöyle ki:

Biz faytona ne zaman bindik, en son ne zaman
Şapkası sünnet gözleri cennet hocam, o zaman
Biz sinemaya ne zaman gittik, en son ne zaman
Elimizde yastık cebimizde fıstık hocam, o zaman

Biz bu denize ne zaman girdik, en son ne zaman
Martıların kanadına bindik hocam, o zaman
Biz ne zaman büyüdük, en son ne zaman
Çocuklara yasaklar koyduk; ne zaman, ne zaman

Biz ne zaman öldük, işte o zaman
Adam olduk sevdalanmayı unuttuk hocam...

Biz hayatı ne zaman sevdik, ne zaman
Çocuktuk sevdalandık hocam, o zaman
Biz ne zaman büyüdük, en son ne zaman
Çocuklara yasaklar koyduk; ne zaman, ne zaman

Biz ne zaman öldük, işte o zaman
Adam olduk sevdalanmayı unuttuk hocam...
Biz faytona ne zaman bindik, en son ne zaman
Şapkası sünnet gözleri cennet hocam, o zaman

Biz okulu ne zaman kırdık, en son ne zaman
Bahar geldi, aklımızı çeldi hocam, o zaman
Biz hayatı ne zaman sevdik, en son ne zaman
Çocuktuk sevdalandık hocam, o zaman.

Bu şarkıyı bileniniz elbette vardır. Bilmeyenleriniz de öğrenmiş oldu. Ezginin Günlüğü, gerçekten çok başarılı bir grup. Onların başarılı olduğunu söylemek bile bir garip. O kadar ki iyiler yani :) Bu yazımız da böyle olsun değil mi kuzucuklarım :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Demir cop kullanan canavar polis!

Bir haber düştü ajanslara. Neymiş efendim, artık polislerimiz plastik cop yerine demir cop kullanacakmış. Yani plastik coplarla yaraladıkları adamlar, birileri için az gelmiş olacak ki demir copa geçiyorlar. Çok ilginç bir durum çok.

Bir açıklama yapılmış. Bu demir coplarla birlikte polislerin sivil hayatla barışık olmaları amaçlanıyormuş. Gülelim mi ağlayalım mı mizahi açıklamaya. Bir de ses çıkarıyormuş bu coplar. Hani eski türk filmlerine kılıcı kuşağından çekince "şırrak" diye -tam tarif edemediğim- ses çıkar ya, o demir copları da çıkardıklarında aynı ses çıkacakmış. Buradaki amaç da yine suçluyu korkutmakmış. Ama daha bomba gelmedi. Bir diğer amaç ise suçluyu tek darbede yere indirmekmiş. İşte asıl amaç burda. Çok komik ya bunlar.

Kullanılacak olan demir cop asla kafa, dirsek ve kol gibi yerlere vurulmayacakmış. E beyinsizler, eğer buralara vurulmayacaksa nasıl tek darbede indireceksin. Suçlunun gtüne cop vurursan, gösterici yere yıkılır mı? Tabi gtüne cop sokarsanız bilemem ki hiç yapmadıkları şey de değildir hani.

Hem birçoğu eğitimsiz olan polis, vururken "dur kafasına vurmayayım" diye düşünür mü? Benim bildiğim cahil polis -ki teşkilatın çoğu cahil polislerden kuruludur- o copu rastgele sallar, cop kafaya gelir, suçlu orada ebesini tersten görür.

Polis eğitimsiz, cahil ve azgın bir halde. En azından benim gözümde öyle. Toplumsal olaylara müdahale eden polislerin birçoğu bana göre hayvansal özellikler taşıyor. Bir gösteriye müdahale sırasında göstericileri kovalarken "Alla alla alla" diye naralar atıp koşan bir polisten ne beklersiniz? Sanırsınız ki savaşa gidiyor.

Sivil hayatla barışık polis tipi oluşturmak için copları demir hale getirmek de ne demek lan? Sivil vatandaşlar, "Aaa bu polisimizde demir cop var, çok efendi maşallah!" mı diyecek? Bazen tüm bunların şaka olduğunu düşünüyorum.

Polisler, suçluyu yakalar. O copla bir güzel kafasını kırar. Hem de kafayı kırmak için özel olarak vurur. Bir kere olsa iyi defalarca vurur. En nihayetinde kafadan kanlar boşalır. Yazılan raporda da "Suçlu yere düştü ve kafasını taşa vurdu" denir. Bu rapora kimse itiraz edemez ve olan o kişinin kafasına olur.

Ben bu ülkenin polisinden nefret ediyorum ve hiçbirine güvenmiyorum. Çünkü içlerinde adam öldürmeye programlanmış yaratıklar var. Buradan polisin öldürdüğü kişilerin haberlerini de veririz çok yakında. Hem de bir değil iki değil. Nasıl olsa artık demirden "öldürme aletleri" var. Tek vuruşta işini yapar bizim kahraman polislerimiz.

Birçoğunuz canavarsınız, canavar!

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Zorunlu hissetmeler filan

İlle de bir şey yazmak mı lazım? Yazmıyorum anasını satayım. Bu ne lan böyle, zorunlu hissetmeler filan. Çok sinirlendim, uyusam iyi olur. Bir şey anlamadınız yine farkındayım.

Hasta oluyorum lan galiba ki :(

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Issız Adam Filmi

Bugün Çağan Irmak'ın yönetmenliğni yaptığı "Issız Adam" filmine gittim. İzledim ve oldukça etkilendim. Yüzeysel bakınca "aşk"ı anlatıyor diyebiliriz ancak aslında aşkla birlikte birçok gözden kaçan ve hayatımızda çok değerli olan şeyleri de anlatıyor. Yine "izlenilebilir bir film" damgası yapıştırıyorum ve hepinizin gitmesini öneriyorum. Filme gidecekler bundan sonrasını okumayabilir. Çünkü genelde filmle ilgili bir şeyler anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle Çağan Irmak'ı bir tebrik edelim burdan. "Eyvallah Günay" dediğini duyar gibiyim Çağan Abi'nin :) Türkiye'de işini "mükemmel" yapan adamlardan birisi. Bütün filmleri, hüzünlü ve ağlatmak üzerine kurulu gibi. Nitekim Issız Adam da öyleydi. Filmin sonunda ağlamamak için kendimi zor tuttum diyebilirim.

Film genelde, aşk ile bağlandığımız kişilerin hayatımızda ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu anlatıyor. Bir bakıma, "onların değerini bilmemiz gerektiği" filmde verilmek istenen mesaj bence. Yani özel olarak Çağan Irmak, bu mesajı vermek istememiştir bence ama ben kendimce bu mesajı aldım gibi.

Bir de filme adını veren "Issız Adam" var ki filmdeki adı Alper'dir. Alper'i biraz kendime benzettim; özellikle kalabalıktan hoşlanmayan yapısını ve birisine bağlanmanın zarar verici olduğunu düşünmesini. Kendime benzettim derken, bu adamın tavlamaya çalıştığı ya da yattığı kızların haddi hesabı yok; o açıdan benzemiyorum. Nitekim ben iyi aile terbiyesi almış, son derece nazik bir beyefendiyim. Ahaha :)

Ada'mız var bir de. Filmin bayan başrol oyuncusu. Esas kız. Alper'e bağlanan ancak Alper'in ıssızlığına kurban giden. Her ne kadar Alper'in ıssızlığına kurban gitse de, kendini Alper'den daha önce toparlıyor, hatta ve hatta evleniyor. Toparlıyor da aklı hala Alper'de kalıyor ki bunu filmin sonunda da görüyoruz.

Valla şimdi düşündüm de, ben bir bok anlamamışım sanki filmden. Komik duruma düştüm. :) Yazacak bir şey bulamıyorum lan. :) Oysa ki filmden çıkınca birkaç dakika ağzımı bıçak açmamıştı; etkilendiğimden dolayı. İzlediklerim, yazılabilecek şeyler değil sanırım.

Neyse, pişman olmazsınız giderseniz. Gidin efendim, gidin de hayatta bazı insanların ne kadar değerli olduğunu öğrenin. Bir kez daha anlayın.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Medyada, götten sallama durumu!

Bugün kısa yazacağım. Sadece ilginç bir durumu sizinle paylaşacağım. Sürekli haberleri takip edenler, bu tip ufak ayrıntıları farkeder ancak ben farketmeyenler için bir de buradan yazayım dedim.

PKK sempatizanları, Gazi Mahalleri'nde İETT otobüsünü ateşe verip yakıyorlar. İnternethaber'de bu haber şöyle satırlarla sunuluyor: *

Terör örgütü PKK lehine slogan atan şahıslar "yolcuların inmesini beklemeden" ellerindeki molotof kokteyllerini otobüse savurdu.

NTV'de ise şöyle sunuluyor: *

İstanbul Gaziosmanpaşa’daki Gazi Mahallesi’nde bir İETT otobüsü maskeli kişilerce durduruldu, "yolcular ve şoför indirildikten sonra" molotofkokteyli atılarak yakıldı.

Evet, bazı kelimeleri koyu renk ile yazdım. Bir gariplik sezdiniz değil mi? Sizce hangisi? Biz hangisine inanalım? Medyamız ne kadar güvenli? Kuşkularım var.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Ölü taklidi yapan böcekgil

Bugün çalışma masamda çalışmaya çalışırken acayip bir duruma şahit oldum ki o anda bile içimden "Bunu kesin bloga yazmalıyım" dedim. İşte yazıyorum efendim, gelin görün ne kadar değer veriyorum bu bloga. Öhö öhö.

Şimdi tam derse odaklanmış, geometride açıortay konusuna kafa yorarken, kahverengi renkli bir böcekgil kitabımın üzerine, 30 derecelik açıya düşüverdi. Önce tip tip baktım, daha sonra "Ne bakıyorum lan?" deyip üfledim. Üfledim de masadan düşmedi, sadece kitabımı az aşıp ötede bir yerde duruverdi. Boyu 2 milimetre, eni 1 milimetreyi geçmeyen bu böcek yürümeye başlayınca ilgimi çekti ve başladım hayvanlık yapmaya. Oynayayım dedim ibnetörle.

Masa lambasının etkisiyle kendimi bilimsel bir deneyde gibi hissederekten, başladım kalemim ile bunu itip kakmaya. Çalışma masasının sonlarına doğru gitmesine yani gözümden kaybolmasına izin vermiyordum. Artık deli etmeye başladım ve iyice yaklaşıp incelemeye başlarken, bu hayvanoğlu hayvan birden kanatlarını gerdi ve birkaç saniye öyle kaldı. "Ne yapıyor bu, uçan tekme mi atacak bana?" diye içimden söylenmeye başladığım an, birden bire uçmaya başladı ki ben geriye attım kendimi, acayip korktum çünkü hiç uçacağını beklemiyordum nitekim o kadar itip kaktım, öldürmeye teşebbüste bulundum ama tınlamadı bile.

10-15 saniye kadar uçtu, masa lambasının ampülüne sortiler yaptı ve birden çakıldı. Yine çalışma masasının üstünde yürümeye başlarken, ben iyiden iyiye kalemimle rahatsız etmeye başladım bunu. Birden hareketsiz oluverdi. Öldüğünü filan hiç düşünmedim çünkü, büyük hayvanlar bile ölmeden önce can çekişir. Bu ibnenin evladı, birden bire ölü kesildi. Ben huylandım, bunu ters çevirdim, biraz daha hayvanca kalem darbelerine maruz bıraktım bunu ama yok. Tık yok.

Tam yeniden derse odaklanmışken, az ötede hareket eden bir nokta dikkatimi çekti. Bir baktım bizim ibne böcek. Uçan böcek. Anladım ki ölü taklidi yapıyor. Yine tam emin olmak için bunu rahatsız etmeye başladım. Yine öldü(!) ve canlandı. Ben derse başlayınca bu ölü taklidine son veriyor. İşin aslı şu ki; o 2 milimetrelik böcek bile akıllıca hareket edebiliyor. Şok oldum. Ya bir böcek nasıl böyle bir şey akıl edebilir?

Bir de çok ilginç bir duruma şahit oldum ki, bu böcekgil ölü taklidini belli bir süre yapıyor. 2 dakikaya yakın hiç hareket etmeden öylece kalıyor. 2 dakikanın ardından tekrar eski haline dönüp, yürümeye başlıyor. Hatta ve hatta dediğim gibi 10-15 saniye kanatlarını açıp uçtu bile. Hem uçuyor hem de ölü taklidi yapıyor.

Eğer ölü taklidi yapmıyorsa muhtemelen bayılıyordur ki bu da trajikomik bir durum gibi. Böcek filan bayılır mı lan? Ahaha :) Bu arada o ibne ölmedi, yine ölü taklidi yaptı; sonra dalgınlığımdan yararlanıp kaçtı. Yani birden kayboldu. En az 10 dakika bu hayvanla meşgul oldum. Ama olsun, böceklerin ölü taklidi yaptığını öğrenmiş oldum:)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Kar kokusu, Emre Aydın ve Beyaz

Öyle birkaç şey yazayım :) Gece gece dışarı çıktım, havanın soğuduğunu bir kez daha hissettim ve mutlu oldum. Kar kokusu aldım sanki; oysa ki henüz çok erken. Neden bu kadar çok seviyorum soğuğu ve karı? Yanlış anlaşılmasın, karda oynamak filan değildir benim sevdiğim; kar yağsın, ben sadece izleyeyim. Başka bir şey istemiyorum.

Emre Aydın'ın MTV tarafından yapılan oylamada Avrupa'nın en sevilen sanatçısı seçildiği haberini aldım ki nasıl sevindim anlatamam. "Bu adam" dedim, içten söylüyor bu adam. Hissederek söylüyor ve samimi. Hani pek alışık olmadığımız cinsten. Tebrik tebrik tebrik, alkış alkış alkış :)

Bu arada Beyaz Show'u izliyorum da, evet Beyazıt artık bu programa bir son verme zamanın gelmiş. Bugün bunu hissettim, espri bile yapamıyorsun lan. Üzüldüm :( Ve aşırı derecede uykum geliyor. Neyse :)

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Cinsel dürtüler ve "ironi"

Yine bir başka arkadaşımın yazısını yayınlıyorum blogumdan. Liseden arkadaşımdı da; uzun süredir görüşemiyorduk, nerden bileyim böyle kendini geliştirip de süper yazılar yazabildiğini:) Didem'in bir yazısı. Şöyle ki;

Kadın ve erkek doğanın o en güclü, vazgeçilmez; olmazsa olmaz yaratıkları. Doğada olan hangi varlık olmazsa olmaz ki zaten? Fareler böceklerle besleniyor, yılanlar faralerle ve kurbağalarla, sahinler ve kartallar da yılanları avlıyor. Sular yükselince karıncalar ve böcekler, balıklara yem oluyor. Sular cekildikten sonra ise sahilde kalan balıkları, karıncalar ve böcekler yiyor.

Peki ya biz insanlar? Biz insanlarda birbirimizden mi besleniyoruz! O tek vücut olma arzusu mudur kadın ve erkek arasındaki? Çekim yasası bu mudur? Yoksa üremek midir tek amaç soyun devamı için? İnsanların ayıbı nedir acaba? Neden hep aşağılıktır cinsel dürtüler? Hep karanlıkta mı yaşanır bütün hazlar? Ve meyvesi olan bebekler midir gündüzü müjdeleyen?

Cıplaklık neden utanılacak bir duygudur acaba? Sereserpe güneşlenirken saklama gereği duymadığımız vücutlarımız, neden eteğimizin altından görünen bir iç çamaşırında ya da podyumda yürüyen mankenin bluzunun azizliğinde yüzümüzü kızartır?

Yoksa ayıp olan engelli olan beynimizin ta kendisi midir? Onun icinde patruşka misali sakladığımız düşüncelerimiz midir? Ve bir babanın öz kızına tecavüz edecek kadar yozlaştığı bir dünyada, (Sigmund) Freud'un cinsel gerçekliğindeki farkındalığı yüzünden intihar etmesini kınamamak gerek herhalde(!)

"Didem"

İşte böyle bir yazı, yine ben çok beğendim. Teşekkür ediyorum. Özellikle son bölümündeki ironiyi. Ya da ironik bir durum yoktur belki de; herşey çok açık ve net değil mi sizce de? Neyse.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

6 Kasım, YÖK'e isyan günüdür!

Yapılan kahpece bir darbe ve ardından susturulmak istenen bir toplum. O toplumun en önde gelenleri; yani öğrenciler. Ve öğrencileri de susturmak isteyen, öğrencilerden birer "koyun" yaratmak isteyen "onlar". Onlar ki; sık sık bahsettiğim, "biz"den olmayan ve bizi susturmak isteyen, bizi ezen ve bizim üzerimizden rant sağlayan alçaklar.

YÖK de "onlar" tarafından kurulmuş bir kurum. Öğrenciler üzerinde baskı kurmak amaçları. Öğrencilerin örgütlenmesini; üniversitelerin bilim yuvası olmasını engeller bu kurum. Bir bakıma "Okuyun ve sktirin gidin bu okuldan" havası vardır. Toplumu düşünmeyin, ülkeyi düşünmeyin; ancak zibidiliği düşünün, karıyı kızı düşünün...

YÖK'e karşı, ısrarla politik olmak lazım. Israrla "düşünmek" lazım.

Ben, şu anda düşünemediğimden pek bir şey yazamıyorum :) Ancak ne söylemek istediğimi anlamışsınızdır, eminim.

YÖK, yok ol!

Özge'nin yazdığı bir şiir ile bu yazıya son verelim. Bu konu ile bu şiir arasında bir ilişki kurabilir misiniz bilmem ama şiir genel anlamda güzel. Bence :) Şöyle ki;

Ne hüzün bitecek gözlerimizdeki
Ne de çırpınışı kollarımızın,
Öfkemiz de bitmeyecek
Ta ki bulana dek adresini,
Lakin umudumuz da bitmeyecek
Öfkemiz bulunca adresini...

Umudumuz büyüyor olacak hala...
Biz ki yalnız kollarımızın
Çırpınışıyla tutunuruz bu hayata,
Yoktur bundan gayrı bağımız
Hüzün en tanıdık duygusudur
İnsan oluşumuzun...

Ve kavgamızda yasak meyvadır umut,
İnatla uzanırız,
Çırpınır durur kollarımız
Kavuşmak için
Umudun dallarına...

"Özgecan"

Not: Şiiri çalmaya cüret edebilecek her türlü hayvanın ağzına sıçarım! Cüret edip de şiiri çalmayı başarabilenlerin de ayrıca kafasını skeyim! Kusura bakmayın, bu konuda hassasız :) !!!

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

"Hasta olmayı tercih etmek" hastalığı

Kötü kötü hayaller kuruyorum. Bu hayallerin etkisinde kalıyorum. Bu etki, benim yaşamımı doğrudan etkiliyor. Huysuz bir adam halini alıveriyorum. Kendimi son derece aciz hissediyorum. Yine hastalıklı bir ruh halinin belirtileri olabilecek, bir özelliğimi anlatayım size.

"Hastalıklı ruh hali", bu konuda hiç şüphem yok. Hiç şüphem yok ki, psikolojim iyi durumda değil. Nasıl insanın bedeninde bir hastalık meydana gelir ve bu hastalık alenen anlaşılırsa, benim ruh halim de öyle. Psikolojimin bozulduğunun, davranışlarımın tutarsızlaştığının farkındayım. Farkında olmak, hiç bir şey. Farkındayım ama çözüm yollarını bulamıyorum. Çözüm olarak gördüğüm her kapıya yönelişimde, kapı suratıma kapanıyor ve "bozukluk" derinleştikçe derinleşiyor.

İnsan, hayal kurar da. Güzel hayaller olmaz mı genelde bunlar? Ben neden kötü hayaller kuruyorum. Yaşadığım günlerin ötesini zihnimde canlandırıyorum ancak "umutsuzluk" hayallerime de yansımış olacak ki; genelde "hastalıklı hayaller" kuruyorum. Hatalıklı hayaller; bu hayaller doğrudan gerçeği etkiliyor. Hayallerimden etkilenip, gerçek hayatımı bazen zehir haline getiriyorum. Kafayı yiyecek gibi olmuyorum; zaten kafayı yiyorum.

Kuyular kazıyorum. Tehlikeli kuyular bunlar. Kazdığım kuyular, kendi yolumun üzerinde. Biliyorum ki, düşersem kurtulmam zor o kuyulardan. Ancak dedim ya, kendim kazıyorum o kuyuları ve kendim sıralıyorum yolumun üzerine. Yarattığım tehlikenin farkındayım ama ateşle oynamaya devam ediyorum.

Sıradan bir insan gibi düşünmüyorum. Sıradan insan gibi düşünmek "sağlıklı düşünmek" ise, dediğim gibi hastayım. İstesem, tehlikesiz bir yol çizebilirim kendime; umursamaz bir insan oluveririm, o yolda yürürüm. Çevremdeki birçokları gibi olurum ancak "hasta" olmayı kendim tercih ediyorum.

"Hasta olmayı tercih etmek" hastalığı var bende. "Düşünüyorum öyleyse varım" değil kesinlikle. Düşündükçe kendimi yok ettiğimi düşünüyorum. "Ben"i kaybettiğimi hissediyorum.

Nedir bu saçmalık? Kötü hayaller kurmak; o hayallerden etkilenmek, karamsarlaşmak ve malankoli bir hal almak. Daha kötü hayaller kurmak, daha kötü etkilenmek ancak hiç iyi hayal kuramamak. Ancak her ne olursa olsun, sürekli kuyuların dibindeki ışığı görüyorum. Sahi o ışığı da göremesem ne olur halim? Yoluma kazdığım umutsuzluk kuyuları ve o umutsuzluğun içinde sönük bir ışık, ışığın adı yine "umut". Umutsuzluklar içinde umut.

Son 2 yılımı ve bu yıllardaki "ruhsal durum"umu açıklamak istesem, bu yazıyı copy-paste yapardım. Sanırım birkaç yıl önce aldığım radiakal kararlar yanlıştı. Bu yanlışlar, beni karanlığa sürükledi. Bir türlü kalkamadım bazı şeylerin altından. Son bir gayretle, güzel hayaller kurmaya mı çalışsam? Cesaretim var mı? Bilemiyorum.


Gülüşlerim vardı benim,
Ben kimim, ben nerdeyim?

Not 1: Tam yazının sonunda Emre Aydın, bu sözleri söyledi ki tam oturdu yazıya.

Not 2: Bu tip yazıları uzun süredir yazmıyordum, iyi ki içimi dökeceğim bir blogum var. Yine de tam olarak içimdekileri yansıtamadığımı bilin.


Not 3: Yazılarımı okuyan herkesi çok seviyorum. İçimden geldi. Şimarmayın ulen! :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Mustafa Belgeseli

Dün, akşam seansında Can Dündar'ın belgeseli "Mustafa"yı izledim. Şimdi bu belgeselle ilgili gözlemlerimi, beğenilerimi ve eleştirilerimi anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle "asıl" Mustafa, bize tanıtılan "Mustafa Kemal"den çok daha farklıymış. Bunu öğrendim. Sürekli ders kitaplarında ve bilimum öğretici yayınlarda Mustafa Kemal'in hata yapmayan, dört dörtlük bir önder olduğu anlatıldı bizlere. Elbette, önder nitelikleri olan bir kişiydi ama "O" bir de "insan"dı. Biz, Mustafa Kemal'in "insani" özelliklerini hiç tanımamıştık, bize öğretmemişlerdi. Bu belgesel, bir bakıma Mustafa Kemal'i "doğru" olarak tanımamıza da yardımcı olacaktır.

Mustafa Kemal'in demokrat yanları elbette vardı ancak antidemokratik yanlarının da olduğunu ve bu yönlerinin yenilir yutulur cinsten olmadığını bu belgesel öğretti mesela bana. Öyle ki, kendi iktidar olduktan sonra, "demokrasi"nin gereği olarak kendisine karşı gelişen muhalefet hareketlerini şiddet ile bastırmaktan çekinmemiş. Cumhuriyeti birlikte kurduğu ancak daha sonra yapılan devrimlerde fikirsel açıdan ayrıştığı kişileri, tehlike olarak gördüğü için görevden almış, darağaçlarında asmış Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal'in nabza göre şerbet vermede son derece başarılı olduğunu da bu belgeselde öğrendim ben. Anadolu'ya çıkıp Kurtuluş savaşını başlatmadan önce, verilebilecek tepkilerden çekindiği için önce "islamcı" bir havaya bürünmüş; halkı yanına çekmiş. Daha sonra silah sağlamak için "komünist" oluvermiş hatta konuşmalarına "komünist yoldaşlar ile islamcı kardeşler" diye başlamış, bu sayede Lenin'den silah yardımı sağlamış Mustafa Kemal.

Cumhuriyet kurulduktan ve birçok devrim gerçekleştirildikten sonra yaptığı bir açıklamada, "Bu ülke, göktan indiği söylenen kitabın yasalarıyla yönetilemez" gibi bir cümle kurmuş, şeriat yasalarına göndermede bulunmuş. Bu cümle de benim hoşuma gitmişti.

Mustafa Kemal'i "insan" olarak anlatmış dedik ya bu belgesel; Mustafa Kemal'in karanlıktan korkusu olduğunu, gece hayatına, alkole ve kadınlara düşkün olduğunu da yine bu belgeselde öğrendim ki bu özellikleri hoşuma gitti. Hiç kimse "Bizim önderimiz bir alkolik olamaz" triplerine girmesin nitekim Mustafa Kemal bize o denli "insanüstü" bir şey olarak gösterilmiş ki "insani" özelliklerini bile garip karşılar olduk.

Genç yaşlarda Fransız bir kadına duyduğu aşkı da daha önce duymamıştım ben. Özellikle Fransız kadına yazdığı mektuplar, bana gerçekten şaşırtıcı geldi. Aşk ile, cinsellik ile, tutku ile yazılmış bu mektuplar dediğim gibi bana şaşırtıcı geldi çünkü bize Mustafa Kemal'in aşık olabileceği dahi öğretilmemişti. O kadar ki, insandan öte bir şeydi Mustafa.

Bu belgeselde Mustafa Kemal'in annesine ne kadar düşkün olduğunu da görebilirsiniz. Elbette hepimiz annemize, ailemize bağlıyızdır da; ben hiçbir ders kitabında Mustafa'nın annesine bu denli yakın, bu denli bağlı olduğunun yazdığına şahit olmamıştım. Özellikle annesine yazdığı mektuplar ve annesinden aldığı mektuplar, bu bağlılığın en somut örnekleri.

Mustafa Kemal'in bir sözüne de hayran kaldım. Aslında hayran kalmak değil de hoşuma gitti öylece. Fikriye Hanım'dan boşanmadan, Latife Hanım ile nikah kıyan Mustafa Kemal, Latife ile de anlaşamayıp ayrıldıktan sonra bir cümle kurar: "Koskoca orduları idare ettim, bir kadını idare edemedim." Bu cümle; 2 saatlik belgeselde, yüzlerce kişilik koca salonun tek güldüğü yer oldu.

Hayatının sonları ise gerçekten "acı" bana göre de. 1930'lu yılların başından itibaren yapayalnız bir adam Mustafa Kemal. Gün içerisinde yapacak hiçbir şey bulamayan, oyalanacak ya da zaman geçirebilecek bir uğraşı olmayan, git gide hastalanan, bazı yemeklerde çalınan "ud"un etkisiyle gözleri nemlenen ve ağlayan, hep unutulmak korkusuyla yaşayan bir Mustafa Kemal Atatürk. Mektuplarının sonuna "Beni Unutmayınız" yazması da bu korkusunun ispatı olsa gerek. Bu zamanlarda Mustafa Kemal, hem "huysuz bir ihtiyar" hem de duygusal bir insan imajı çiziyor.

Ben genellikle, Mustafa Kemal'in bize daha önce anlatılmayan yönlerini vurgulamaya çalıştım. Atatürk'ün bilinen özelliklerini zaten belgeselde de vurgulamışlar ki bir daha burda vurgulamanın pek manası yok; bize yıllardır öğretildi zaten onlar. Kimse şüphe etmesin ki bu belgesel objektif ve tarafsızdır. Nitekim, bütün mektuplar bütün belgelerin tümü orjinal ve Atatürk imzalıdır.

Mustafa Kemal'i sevenler, bu belgeselden sonra Mustafa Kemal'i daha az sevmeyecekler; tam tersi ona daha çok bağlanacaklardır. Kimse "Mustafa'yı aşağılıyor bu belgesel" demesin nitekim, öyle anlarda öyle yüceltiliyor ki Atatürk, şaşırıp "Atatürk, neymiş be!" bile diyebilirsiniz.

En nihayetinde bir "insan" olarak işlenmiş Mustafa. Psikolojik çöküntüleriyle, zaaflarıyla, alışkanlıklarıyla, aşklarıyla, tutkularıyla, hırsıyla, yenilgileriyle, zaferleriyle, hayal kırıklıklarıyla, korkularıyla, coşkularıyla ve liderliğiyle "biz" oluvermişti Mustafa Kemal bu belgeselde. Bizim hiç bilmediğimiz bir Mustafa yaşamış da bu topraklarda haberimiz yokmuş.

Belgeseli izlemeyenler çok şey kaybedeceklerdir. Gerçekten izleyin, pişman olmayacaksınız.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Mustafa'dan önce bi'şeyler!

Bugün Can Dündar'ın filmi Mustafa'yı izledim. Filmi yarın sizelere anlatmaya çalışacağım. Şimdi de anlatmak isterdim ama bu kafayla saçmalayacağım için, hiç gerek yok.

Uyuduktan sonra, umarım bu belgeselimsi filmi unutmam ve yarın sağlıklı bir bünye ile size anlatabilirim. Boynunuzdan öperim efendim, yattım yine, yeniden.

Not: Sapık değilim. Boyun fetişisti de "sanıyorum" değilim. Lafın gelişi işte...

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Uyuklamak, uyuya kalmak, uyumak

Saat 4'e doğru gelirken yazıyorum ki daha doğrusu yazamıyorum. Daha erkenden yazacaktım hatta birkaç saat önce yazacaktım ki Disko Kralı'nı izlemeye başladım. Az önce de uyukladığımı farkettim ve fırladım bu sayfayı açıverdim. Maksat bir şeyler karalamak.

"Hayat", iyi gidiyor sayılır. Daha da iyi gitmesi için elimden geleni yapmam lazım, mesela şu an uyumak için yatağa yönelmek, hayatımın daha iyi gitmesi için bir ayrıntı olabilir. "Ne diyorsun lan sen?" demeyin nitekim uyku sersemiyim. Gözlerim kapanıyor, nedir lan bu işkence? :) Gittim...

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...