Sevdiğinin ölümünü istemek

Daha önce de 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde bir yazısını yayınlamıştık Özge'nin. Şimdi yine bir yazısını yayınlıyorum. Bu sefer biraz daha farklı bir konuda. Fazla uzatmayayım da, siz yazıyı okuyun. Şöyle ki;

İnsan, bezen sevdiğinin ölümünü de istermiş. Herkesin tanımlayamayacağı, anlayamayacağı bir his olmalı bu. Eminim çoğu insan dehşet duyar bu düşünce karşısında; oysa taa içinde bir yere dokunacaktır kiminin bu düşüncelerim. (azınlık da olsa)

Hem ne kadar büyük bir sevgi duyuyorsa; o denli çok istiyor aşkla, tutkuyla bağlı olduğu insanın ölümünü çünkü ben hep güzel şeyler duydum sevdiğimden. Söylediği her söz beynime, yüreğime çakılıp kalırdı. (ki unutmak istesem de hala unutamadım bir tekini bile) Ezgiler, şiirler sanki sadece bizim aramızda bu kadar anlamına kavuşabilir derdim. Sonra öyle bir yer geldi ki herşeyin büyüsünü bozacak sözleri de yine sevdiğim insandan duydum.


Herşey ete kemiğe bürünmüş, sıradanlaşmıştı onun kötü sözleriyle. Biz de herkes gibiydik sonunda. Hatta herkesin ihanetinden daha büyüktü; aşka,bağlılığa ettiğimiz ihanet. Biz yenildik belki ama daha kötüsü, aşk da yenildi üstelik kaç bininci kere.

İnsan, bazı sözleri hiç unutmuyormuş her an hatırlayarak da yaşayabiliyormuş; üstelik bunu da öğrendim nihayetinde. Evet diyor ya şair: "Sana kutsal gelen bin yıllık çınar, fiske vuruşuyla yıkılır birgün." Sevdalanmak ve aşkla bağlı olunan o insan da böylesine kutsaldı benim için. Ağzından sevgisizliği, aşkın yanılgıdan ibaret olduğunu duyduğum an sadece bunu isteyebildim çaresizlikle; "keşke ölseydin" ve hep beni o denli büyük bir sevgiyle sevdiğin yalanına inanarak uyusaydım geceleri. Bunun için yanıp yıkılsaydım bu kadar.

Sevdiğinin öldüğünü bilmeyi kaldırır mı insan? Ben kaldıramam sanıyordum ama anladım ki bazı şeylerden daha katlanılır olabiliyormuş sevdiğinin fiziksel anlamda yok oluşu. Neticede yaşıyor insan... Öyle hayret verici bir güçle yoğrulu ki varlığı; ama bir daha sevileceğine hiç inanmadan yaşıyor, eksik ve sürekli içten içe kanayarak.


"Özgecan"

Ben çok beğendim, umuyorum siz de beğenmişsinizdir Özge'nin bu yazısını.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Can Dündar'dan "Mustafa"

Can Dündar'ı çok severim. Özellikle toplumsal duyarlılığının yüksek olması, kendisine sempati beslememe neden olmuştur. Belgeselleri ise belki de Türkiye'deki en kral belgesellerdir. Özellikle Türkiye'de yaşanmış bazı acı olayları ele alışına gerçekten hayranım.

Şimdi kendisi Mustafa Kemal Atatürk'ü anlatan belgesel tarzında bir film yapmış. Filmin adı "Mustafa". Can Dündar değil de başkası yapsa, filmi izlemek gibi bir isteğim olmazdı ancak Can Dündar yapınca "Kesin kaliteli bir iştir" dedim. Birkaç gün içerisinde de izleyeceğim.

Mustafa Kemal'i her zaman bildiğimiz ve bize anlatılan "önder" kişiliği ile değil de; bazı zaaflarıyla birlikte, öncelikle "insan"i özelliklerini dikkate alarak bu belgeseli hazırlamış. İzleyelim efendim. İzleyin, izletin.

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Sitemiz, erişime kapanacak gibi

Birkaç saat önce, yine Adnan Oktar'ın avukatlarından Kerim Kalkan ve Ceyhun Gökdoğan tarafından bana bir uyarı maili daha atıldı. Bu, "uyarı maili" tabirini, kendileri kullanıyorlar.

2 gün önce attıkları mailde, söz konusu Harun Yahya yazım için düzenleme yapmamı istemişlerdi. Ancak, yazımı yeniden okudum ve Harun Yahya (Adnan Oktar)'ya hakaret etmediğimi bir kez daha anladım. Bunun üzerine kendi yazımda bir değişiklik yapmadım ama Oktar'a hakaret içeriyormuş gibi görünen 2 yorumu sildim. Bu düzenlemeyi avukatlara bildirdim ve kendileri "İlginiz için teşekkür ederiz, düzenlemeleriniz yeterlidir" dediler. Ancak gelin görün ki, yine aynı yazı ile ilgili uyarı maili atmışlar ve gerekli düzenlemeleri yapmamı istemişler. Bunun son uyarı olabileceğinden ve aksi halde mahkemeye başvuracaklarından da yine bahsetmişler. Ortada bir tutarsızlık var.

Yani anlayacağınız, bu iki avukat sanıyorum Harun Yahya ile ilgili yazımı silmemi istiyorlar ki, ben o yazımı asla silmeyeceğim. Çok büyük ihtimalle de birkaç gün içerisinde "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" yazısını görebilirsiniz. Hazırlıklı olun :)

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

"Hüseyin" tecavüz eder ama "Üzmez"

Hüseyin, tecavüz eder ama üzmez. Evet, bu cümlenin başındaki ve sonundaki kelimeleri birleştirince, yan yana koyunca bir isim beliriveriyor: Hüseyin Üzmez. Hani şu 14 yaşındaki kıza tecavüz eden "din bilgini" yüce şahsiyet.

Bu şahsiyet, bugün itibariyle serbest bırakılmış. Haberi okuyunca tüylerim diken diken oldu. Bu ne lan böyle. Skeyim böyle adaleti ben. 14 diyoruz lan 14, ergenliğe yeni yeni giren bir kızdan bahsediyoruz ve cinsel istismardan, tecavüzden bahsediyoruz ve tecavüz edenin Hüseyin Üzmez olduğundan bahsediyoruz ve yaşının da 76 olduğundan bahsediyoruz ve "Ohaaa mına koyayım" diyoruz. Ayrıca bu adamın serbest kaldığından bahsediyoruz ve dumur üzerine dumur oluyoruz. Yuh olsun size. Şimdi serbest kalma nedenlerini de açıklayayım da iyice şoka girin. Öncesinde lütfen yanınızda bir yakınınız olsun çünkü gerçekten şoka girebilir, Hüseyin Üzmez'den önce hayata veda edebilirsiniz.

Adli Tıp Kurumu dediğimiz oluşum, bir araştırma yapıp rapor hazırlamış; Hüseyin Beyefendi'nin lehine işleyen raporda Hüseyin'in kıza tecavüz ederken, onun "beden ve ruh sağlığının bozmadığı" tespit edilmiş. Olaya bakar mısınız ya? Bu ne böyle lan? Nasıl bir tecavüz bu. Adı üstünde tecavüz, hiç ruh sağlığına faydalı olur mu, beden sağlığına faydalı olur mu?

"Selamun Aleykum kızım, adım Hüseyin 76 yaşındayım, sana acı vermeyeceğim, ruh sağlığını da bozmayacağım ama izninle sana tecavüz edeceğim" Evet, böyle bir şey Hüseyin'in marifetleri.

Ne idüğü belirsiz bir 76'lık bir Hüseyin Üzmez, 14 yaşındaki bir kıza tecavüz etsin; mahkeme tarafından "acı vermediği, iyi davrandığı" için serbest bırakılsın.

Ne idüğü belirli 29'luk bir Engin Çeber, yasal bir dergi satsın; mahkemeye bile çıkarılmadan, işkencehanelerde katledilsin.

"Onlar" bize diyorlar ki; Hüseyin Üzmez olun; tecavüz edin 14 yaşındaki bir çocuğa. Kirli ellerinizi, küçücük vücutlarda gezdirin. O vücutları da kirletin. Biz, daha sonra sizi bırakırız. Ancak, sakın ola Engin Çeber olmayın. Daha yaşanılabilir bir dünyanın özlemini çekmeyin. Aksi halde, kafanızı duvarlara vura vura öldürürüz.

Bazen, -özellikle de on günlerde- bü ülkede yaşama isteğim iyiden iyiye azalıyor. Bu ülke artık bana çok ters geliyor. Aklımın, mantığımın anlayamadığı şeyler oluveriyor.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Blogger katili Digitürk

Blogger.Com'un engellenmesinden sonra, hiç böyle yazı yazmak istemiyorum. Zaten son günlerdeki hevessizliğim iyice arttı doğal olarak. Ben, Blogger.Com ve diğer siteleri engelleyenlere bir şey demiyorum çünkü hepsi de internet vb. bilimum teknolojiden anlamayan herifler.

Bloglarımıza erişimi engelleyen, yani mahkemeye başvuran kurum Digitürk. Zaten birçok kişi bu durumdan sonra Digitürk üyeliğini iptal ettirdi. Siz de iptal ettirin yoksa küfür ederim. Yani olaya bakın, pire için yorganın mına koydu ibneler.

Yarın annemi kafaya alırsam, kendisinden soslu makarna tarifini ayrıntılarıyla anlatmasını isteyeceğim. Burada yazacağım, siz de evinizde yapıp zıkkımlanırsınız. Bu arada yorum yapamıyor olmanız ne acı şey, özledim birkaç okurumun sesini. Sanki yalnızım böyle; kendim yazıp kendim okuyorum gibi. Ulan ne yobazlar tarafından yönetiliyoruz ya, halimize bak.

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Adnan Oktar'dan uyarı var!

Bugün sabah mail kutumu kontrol ederken "Site Yöneticisine Uyarı" başlıklı bir mail geldiğini farkettim. Mailde, Adnan Oktar'ın avukatı Ceyhun Gökdoğan imzalı bir uyarı yazısı vardı. Kısaca; birkaç gün önce "Harun Yahya Kimdir? Söyleyeyim!" başlıklı yazımda, Adnan Oktar'ın kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyan kelimelerin olduğundan ve gerekli değişiklikleri yapmadığım takdirde, hukuki yollara başvurulacağından bahsediliyordu. Ben de kendilerine bir cevap verdim.

Adnan Oktar'ın avukatı Ceyhun Gökdoğan'ın uyarısı ve benim cevabım. Siz de okuyun.

Önce, Avukat Ceyhun Gökdoğan'dan gelen uyarı maili:

Sayın Site Yöneticisi,

Siteniz üzerindeki
Harun Yahya kimdir? Söyleyeyim! - Günay Doğan Kişisel Bi'şey linkinin başta yorumlar olmak üzere çeşitli bölümlerinde, müvekkilim Sayın Adnan Oktar'ı hedef alan hukuka aykırı ifadelere yer verildiği görülmüştür.

Müvekkilim Sayın Adnan Oktar,"Harun Yahya" ismiyle bilimsel, kültürel, sosyal konularda eserler telif eden dünya çapında tanınmış, ünlü bir yazardır. Sayıları 250'yi bulan eserleri 57 ayrı dile çevrilmiş olan Sayın Adnan Oktar'ın eserleri dünyada milyonlarca kişi tarafından okunmakta ve izlenmektedir.

Sayın Adnan Oktar'ın ve onun fahri başkanı bulunduğu Bilim Araştırma Vakfı Camiası'nın fikri çalışmalarından rahatsız olan bazı kişiler faaliyetlerinde interneti yoğun olarak kullanmaktadır. Bu kişiler BAV Camiası'na internet üzerinden saldırmaktadır.

Bu kişiler, özellikle kullanıcılara bedava blog açma imkanı veren wordpress.com isimli site altında çok sayıda blog açarak bu faaliyetlerini sürdürmekteydi. Wordpress.com sitesi yönetimi bu konuda tarafımızca defalarca uyarılmış ve bu yasadışı sitelerin kapatılması istenmiştir. Wordpress.com sitesinin bu uyarılarımızı dikkate almaması üzerine, gerek yasadışı faaliyetlerde kullanılan bu bloglar ve gerekse bu bloglarda suç işlenmesine izin veren Wordpress.com sitesi mahkeme kararıyla kapatılmıştır. Mahkeme kararı 17.8.2007 tarihinde infaz edilmiş ve Wordpress.com sitesi ve onun altsitelerinin yayınları tamamen bloke edilmiştir. (T.C. Fatih 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 2007/195 Nolu Karar gereği)

Bu linklerle ilgili olarak tarafımızca sitenizin içeriğinde bulunan yukarıdaki link de mevcut yorumlar mahkeme eliyle tespit edilmiş, yayının durdurulması ve ihlal edilen kişilik hakları ile ilgili hukuki ve cezai başvurularımız hazırlanmıştır.

Bir site sahibi ya da yöneticisinin, site içeriğindeki beyanlardan herhangi bir hatırlatmaya mahal olmaksızın yayınlanan, gözden kaçan bir takım ifadeler sebebiyle sitenin tamamen kapanması ve bu nedenle mağduriyetinizin oluşmaması düşüncesiyle;

Firmanızın ve isminizin yasadışı faaliyetlere alet edilmemesi, yöneticilerinizin cezai takiplerle karşılaşmaması ve sitenizin yayınlarını sürdürebilmesi bakımından tarafınızı uyarmakta yarar görüyoruz. Alan adında "Adnan Oktar", "Harun Yahya", "Bilim Araştırma Vakfı", "Adnan Hoca", "Oktar" gibi deyimlerden birinin geçtiği ve hukuka aykırı izah ve yorumlar içeren linklerin yayına girmesine izin vermemeniz, yayına girmiş olanları kaldırmanız firmanız, siteniz ve yöneticilerinizin menfaatine olacaktır.

Saygılarımızla,

Avukat Ceyhun Gökdoğan (İstanbul barosu sicil no: 34717)

Adres: Darülaceze Caddesi, Bilaş İş Merkezi, A Blok, D:5, Okmeydanı Şişli İstanbul
Telefon: 0-212-220 31 20
Faks: 0-212-220 74 21
Elektronik posta: rotahukuk@rotahukuk.com
c.gokdogan@gmail.com



Bu da kendisine cevabım:

Sayın Ceyhun Gökdoğan,

Gönderdiğiniz linkteki yorumlardan ikisini sildim. Bu yorumlara objektif olarak baktığımda, söz konusu iki yorumdaki "üçkağıtçı" tanımlamasının, hukuka aykırı olabileceğini düşündüm. Bu konuda size hak verdim.

İki yorum dışında ve özellikle de kendi yazımda; hukuka aykırı bir durum ya da müvekkiliniz Adnan Oktar'a hakaret niteliği taşıyan bir unsur, göremedim. Bilhassa kendi yazımı defalarca okudum ve hangi kelimelerin Adnan Oktar'a hakaret olarak sayılabileceğini bulmaya çalıştım nitekim hakaret niteliği taşıyan bir kelime bulamadım.

Söz konusu yazımda, amacım müvekkiliniz Adnan Oktar'a hakaret etmek değil; ironi yaparak Adnan Oktar'ı eleştirmekti ki bunda başarılı olduğumu düşünüyorum. Bundan sonra, yazımda herhangi bir değişiklik yapmayacağım.

Saygılarımla
Günay Doğan

İşte böyle bi'şey... :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Saatleri geri almak ve saçmalamak

Bir arkamdaki yatağıma baktım, bir de yazımı yazmam gereken içerik kutucuğuna. İkisinin de rengi beyazımsı sayılır. İkisi de çekici geliyor bana. Bloga yazı yazarsam, sevdiğim bir işi yapmış olacağım. 2 metre arkamdaki yatağıma yatarsam, çok daha sevdiğim bir işi yapmış olacağım ki uyuyacağım.

Çok tembel oldum lan ben. Hayatı sanki skime takmıyorum filan. Etrafımda olup bitenler, beni daha az ilgilendiriyor oldu; ki bendim "duyarlı bir herifim" diye ortalıklarda gezinen. Neyse canım neyse. Saat 4 ama aslında 3; az önce geriye aldım hem kendi saatimi, hem telefonumun saatini. Bilgisayar çok akıllı olacak ki otomatikmen kendi aldı saatini geri. İlkel insanlar gibi hala yılda birkaç kez saatimizi ileri ya da geri alıyoruz ya helal olsun bize. Zaman tek ve birdir, tıpkı Darwin gibi :) Ne dediğimin sanmayın ki farkındayım :)

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

"Blogger.Com" da yasak!

Şu an bu yazıyı okuyabiliyorsanız, "gunaydogan.blogspot.com" yerine "www.gunaydogan.com" domainini kullanmamız nedeniyledir. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz biz? Kendimi bir koyun gibi hissediyorum. Özgürlüğüm elimden alınmış bir koyun. Üzerimde herkes istediğini yapabilir sanki; o kadar acizim, o kadar çaresizim. O kadar aciziz, o kadar çaresiziz.

Bazı moronlar var, bunlar sözde ülke yönetiyorlar. Güya özgürlükten yana olduklarını belirtip "üniversitelerde başörtüsüne özgürlük" diye ötüyorlar. Ulan şeref yoksunu insanlar, o kadar özgürlükten yanaysanız bizim en basit özgürlüklerimizi neden elimizden alıyorsunuz? Sahtekar yalancılar.

Hangi ülkede var böyle saçma bir mantık ya. İbnenin birisi çıkıp yasadışı bir şey yapıyor -ki biz bu ibnenin kim olduğunu bile bilmiyoruz- sonra acısını, ülkedeki onbinlerce blog yazarı çekiyor. Sokayım böyle hukuka, sokayım böyle karar vericilere, sokayım tüm baskıcı yönetimlere.

Bu şeref yoksunu bazı kişiler, şimdi yeni yasa hazırlıyorlarmış. Artık her isteyen web site açamayacakmış, web site almak için vali ve emniyet müdürlüğünden izin almak gerekiyormuş. Bu ne demek? Artık, hiç muhalefet edemeyeceğiz bir şeylere. Muhalefet potansiyeli olan bir siteyi rahatça kapatabilecekler ya da açılmasına izin vermeyecekler.

Ya gerçekten inanamıyorum. Kim olduğunu bilmediğimiz bir embesilin yaptığı yüzünden biz neden yasaklanıyoruz. Neden bloglar yasak artık? Kaçıncı dünya ülkesiyiz lan biz? Hani çağdaşlık, hani demokrasi, hani özgürlük? Siz kimsiniz ki benim hangi sitelere girebileceğime karar veriyorsunuz lan embesiller!

Artık diyecek bir şey bulamıyorum, muhtemelen bu yazıyı okuyabiliyorsunuz ama yorum yapamayacaksınız. Çünkü yorum paneli "blogspot.com" adresinden yamalanmış durumda. Offf. Skeyim bu yasakçı zihniyeti taşıyan herkesin beynini.

Not: Normalde bu yazı dün gece yayınlanacaktı ki elektrikler gitti.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Kamer Genç; usta komedyen!

Kamer Genç, bugün Genç Bakış'ta konuklar arasındaydı. Bir kez daha anladım ki, kendisi tam bir komedyen. Üstüne üstlük yaptığı esprileri bilerek de yapmıyor ya da önceden hazırlanmıyor; yani adamın kendisi zaten komik. İlerlemiş yaşına rağmen Turgut Özal'ın oğlu Ahmet Özal'a öyle laflar soktu ki, gülmekten kırıldım; kahkahalar attım gecenin bir vakti.

Uzun uzun yazmayacağım yine, hatta hiç yazmadan yatacaktım da yine birkaç kelime yazayım dedim. Ha ayrıca unutmadan, Kamer Genç'in nasıl çiçek suladığını çok merak ediyor ve çiçek sularken çekilmiş videolarını bana ulaştırana sevgilerimi, saygılarımı ileteceğimi belirtiyorum. Çok samimi bu adam ya, çok içten. Sanki her an Abbas Güçlü'ye "Ulan ibne bana neden söz hakkı vermiyorsun?" diyecekmiş gibi bir hali var. Neyse:)

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Eski şarkılar, filan da falan!

2 yıl önce dinlediğin bir parçayı bir daha bulamamışsındır. Aramışsındır ama nafile. Sormuşsundur arkadaşlarına, mırıldanmışsındır; sözlerini hatırlayamadan. Ama nafile, ne hatırlayan vardır bu parçayı ne de bilen.

"Yok Günay öyle bir parça ya" derler artık sana. Ama bu saçma bir saplantı olmuştur sende, sürekli mırıldanırsın; 2 yıl içerisinde, birkaç günde bir.

Sonra birgün cafede otururken arkadaşlarınla ve sıradan, bildiğin parçalar çalarken; aradan bir müzik ve ardından 2 yıl önce kaybettiğin şarkıyı duyarsın. Yine tüylerin diken diken olur, eski bir dosttur sanki kaybedip de tekrar bulduğun. Onlarca kez dinlersin de bıkmazsın. Evet, vardır böyle şarkılar da. Bilirsiniz :) Ne anlattım lan ben şimdi? :) Ahaha...

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Harun Yahya kimdir? Söyleyeyim!

Harun Yahya, Evrim Teorisi'ni çürüten kişidir. Evet, kendisi gerek ürettiği yayınlar, gerek yaptığı araştırmalar ve gerekse ücretsiz olarak dağıttığı "Yaratılış Atlası" adlı kitabımsısıyla beni ikna etmiştir; tıpkı tüm dünyadaki materyalistleri olduğu gibi.

Ahaha, çok komik bu adam ya. Kendisi bence her pazar Kanal D'de talkshow programı yapsın. Çok garip özellikleri var bunun. Kendi kendine, teorileri çürütebiliyor ve çürüttüğünü tüm dünyaya ispatladığını filan sanıyor. Yani bir küçük dünyası var ve bu dünyada eğleniyor garibim. Yazık ama yaa :) Baksanıza masum ve gariban bir tipi de var :(

Bir de acayip sansürcü bu insan. Kendisine güya hakaret içeridiğini iddia ettiği siteleri devletin bir kurumuna şikayet ediyor ve devletin "o" kurumu da bu insanın şikayetini ciddiye alıyor filan. Öyle bi'şey bu Harun :)

Kendisi, artık "Evrim"i filan aşmış; yani çürütmüş de tepkilerini filan ele alıyor. "Evet çürüttük, zor oldu ama başardık en nihayetinde, çok mutluyuz" halleri filan var. Biraz araştırdım da şok oldum, sıçayım ben bu bilime dedim. Adam tamamen bilimden bihaber ama koskoca Darwin'in teorisini yerle yeksan etti. Ahaha, adamım bu Harun ya.

Yine araştırdım da, materyalistler filan çok fena çökmüş durumdalar. Hepsi büyük panik içindeler. Birçoğu yaşadığı yeri terketmiş durumda. E kolay mı, "çürümez" dedikleri teori çürütüldü :( Tübitak, toplantı üzerine toplantı yapıyor. Tübitak başkanı "Hala şoktayız, böyle bir çürümeyi hiç beklemiyorduk" demiş. Ahaha. Bir grup da Darwin'in mezarına gidip protesto gösterisi yapmış, hatta mezar taşlarını kırmak istemiş. O may gat yani kısaca.

Neyse uzatmayayım gece gece. Bir baktım da Harun'un sitelerine güldüm de güldüm. Bu arada kusura bakmayın, ben evrim teorisinin Harun tarafından çürütüldüğünü yeni farkettim. Nasıl bu kadar geç farkettiğimi de hala idrak edemiyorum. Her neyse nasıl olsa öbür taraf da var ve ben Darwin'i yakalarım orda.

İlahi Harun, artık komedi sitesi diye senin sitelerine gireceğim. Bir komedi sitesi açarsam da "Komik yazılar" bölümüne senin yazılarını kopi pest edeceğim. Sen beni güldürdün, çürüttüğün teorinin sahibi Darwin de seni güldürsün. Hani hakkında ciddi bir yazı da yazardım ama seni ciddiye alarak komik duruma düşmek istemem. Özür dilerim :(

Ahahahaha:)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Kıristina, var mısın yok musun?

Bugün akşam, televizyon başına geçtim, kanalları çevirirken "Var Mısın Yok Musun?" adlı gıcık kaptığım programa rastladım. Yarışmacı sandalyesinde oturan sarı kafalı hatunu görünce "Bu kim ya?" diye sormadan kardeşim söylendi: Christina Aguilera diye. Şaşırdım; nitekim kadının adını biliyoruz da tipi ile tanışık değildik. Yolda görsem, "Kim bu fahişe görünümlü insan?" der geçerim.

Kadının ne kadar meşhur olduğunu biliyoruz. Ayrıca birkaç parçasına da kulak aşinalığımız var, hemen program ilgimi çekmeye başladı ve dikkatle izledim. İzledikçe utandım, şok oldum. Ben Fethullah'ın peygamber ilan edileceğinden korkarken, bir de Kıristina çıktı başımıza. Korktum valla, kadının o kadar götünü kaldırdılar, o kadar götünü kaldırdılar ki; yani oha filan.

Mübarek sanki yarışma programı değil, Ali Sami Yen Stadı. Türlü türlü tezahüratlar ezberlemişler. Belli ki Acun denilen herif, oradakilere önceden çalıştırmış tabi. Hatta bir tanesi var ki, vallahi utandım; bu kadar da olmaz dedim. "Yu ar dı best Kıristina" diye bir tezahürat. Ya hangi insan için, bu kadar maymun olunur ki? Yani, ben orda olsam Kıristina bana dese ki gel bi kerecik öpeyim; ben, sktir çekerim valla. İnanmıyor musunuz lan?

Ya hatırladıkça utanıyorum. Orta yaşlı adamlar maymun olmuşlar Kıristina için. Her biri kutularını açmadan önce Kıristina'yı yalayıp yutuyorlar. Ulan eminim birçoğunuz, bir parçasını bile dinlememiştiniz. Ne oldu şimdi Kıristina filan, sktiniz kafamızı gece gece.

Kıristina da bir umursamaz bir umursamaz ki sormayın gitsin. Küçük dağları tanrı, büyük dağları ben yarattım havası var. Açılan kutular küçük çıktıkça millet sevinçten birbirini öpüyor, kokluyor, neredeyse skiyor; Kıristina'nın umrunda bile değil böyle. Zorla gülmeler, yapmacık mimikler.

Acun isimli cambaza zaten bir şey diyemiyorum, programda kadını memnun etmek için bir takla atmadığı kaldı. Öyle bir övüyor ki, gören diyecek 40 yıllık tıp profesörü gelmiş programa. Ya övülecek neyi var ki; sesi ve götünden başka afedersin? Dakika başı, "Onu çok seviyoruz, ona hayranız ve kocaman bir alkışşşş" şak şak şak şak...

Saçları bonusumsu bir yarışmacı vardı. Kıristina, onun saçlarını elledi. Tam o sırada dedim ki; Acun, benim bildiğim espriden anlamayan Acun'sa şimdi der ki "Ne zaman saçlarını yıkayacaksın?" Aynısı oldu valla. Acun, gecenin en sıradan, en iğrenç, en 0-12 yaş çocuklara özel esprisini yaptı.

Şimdi Kıristina ülkesine gidince, sanmayın ki halkımızın misafirperverliğini anlatır. Kıristina evine gider, viskisini açar, götünü yayar, arkadaşlarıyla sohbeti esnasında "maymun oldular, inanamadım valla" der, güler geçer. Kim bilir ne kadar verdiler bu kadına.

Yani iyidir, meşhurdur, hoştur da biraz ağırdan alsaydık daha iyi olmaz mıydı? Neydi bu maymun olma durumları. Aklıma gelmeyen, o kadar mide bulandırıcı detay vardı ki anlatamam.

Önemsiz bir not: Şaka maka Kıristina çok etkileyiciydi lan. Böyle ne bilim ya. :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Bir garip bebek ve Disko Kralı

Oha yaa bugün de yazmak gece 4 buçuklara nasip oldu. Neyse, bugün bahsedeceğim 2 şey var. Birisi yine otobüste geçen bir durum, durum derken bir "bebek" ile alakalı şey. Diğeri ise yazımı, bu saatlerde yazmama sebep olan Okan Bayülgen'in yeni programı Disko Kralı. Öncelikle yukarda resmini gördüğünüz bebekten bahsedeyim. "Akşam"ın "gece"ye bağlandığı vakitlerde otobüse binen 3 kadın ve kadının birisinin sırtına bağladığı bir bebek. Kadınlara yer verdik arkadaşlarla, bebekli olan benim yerime oturdu. Ulan bebeğe baktım da, sanki diyordu ki bana "Bir yaşında bile değilim ama senden çok çektim."

Gözleri filan çok acayipti, sanki büyük bir insanın gözleri gibi bakıyordu. Hani hayattan umduğunu bulamayan, karamsar bir insanın gözlerini bu bebeğe monte etmişler gibi. Alın bir fotoğraf daha bu paragraftan sonra, böyle acayip bir bebekti. Dişleri, henüz çıkmaya başlayan; hep beni izleyen bir bebek. Havanın serin olmasına karşın elleri sımsıcacık bir bebek. Bu arada kadınlar da sanki Kurtuluş Savaşı'nda cepheye mermi taşıyan kadınlar gibiydi. 1900'lü yılların başından kalmış gibi kıyafetler, ellerinde muhtemelen seyyar vaziyette sattıkları kap kaçaklar; bir garip.
Not: Arkada bazen sırıtan, bazen esrarengizce bakan dayımsı amca kim bilmiyorum, neden bizi izlemiş onu da anlamadım. Hatta fena halde kıl kaptım. Yeni farkettim. Kim lan o?

------Burada bu konu bitti, yeni konu Disko Kralı:)-------

Evet, ben ismini duyunca programın aklıma acayip şeyler geldi. Gecenin bir vakti, gayler sahneye çıkacak, parlak kıyafetleriyle bizlere gösteri sunacak, biz de dumur olacağız, "Okan Bayülgen yine yaptı yapacağını, televizyonlarda çığır açtı" diyeceğiz. Falan da filan. Ama yok, bildiğimiz eski, klasik Okan programı. Ha Zaga, ha Televizyon Makinası, ha Makina, ha Disko Kralı... Ha ha ha:)

Nedendir bilinmez seviyorum artık Okan Bayülgen'i. Aslında nedenleri var ama bende kalsın. Samimi geliyor böyle, içten geliyor böyle, farklı geliyor böyle... Öyle yani...

Zaten yorucu bir gündü. Bir an önce uyusam da rüya filan görsem lan di mi? Uykum bile dolu dolu olsun. Yattım ben!

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Yakılsam, uçsam ya da nefes olsam!

Masaüstümde; bir not defterine kopyaladığım ve gözüme çarptıkça okuduğum Nazım Hikmet'in eşi Piraye tarafından Nazım Hikmet'e yazılan, "Ben senden önce ölmek isterim" adlı şiir var. Her okuduğumda da tüylerimi diken diken eder; sanki ilk kez okumuşum gibi etkilenirim. Öyle bir şiir ki bu, "aşk" da ancak bu kadar güzel anlatılabilir sanırım. Piraye'nin bir bakıma vasiyeti de sayılabilir aslında bu şiir.

Öldükten sonra bedeninin yakılmasını istemiş Nazım'ı seven Piraye. Bu isteği, kendi ölümümü sorgulattı birden bire bana. Evet aynı şeyi ben de istiyorum, hatta anlatayım biraz ayrıntılarıyla; sonra demedi demeyin.

"Topraktan geldik, toprağa gideceğiz" diye bir söz var ya hani, o sözü değiştireyim ben. "Sudan geldik, suya gideceğiz" olsun. En azından ben öyle isterim. Hem nerden bakarsak bakalım, bir su olarak hayata "merhaba" diyoruz. Ben de sanırım yakılmak isterim, küllerim ise İstanbul Boğazı'na saçılsın. Nerden çıktı şimdi İstanbul demeyin. İstanbul Boğazı demek, aslında tüm dünya okyanusları da demek. Uçsuz bucaksız sularda, dolaşmak demek; toprak altında, çürümeyi beklemek demek değil. Bir de "özgürlük" düşkünü bir insanım ya, hapsolamam öyle toprak altında filan.

Öldükten sonra ziyaret edenimiz ya da ziyaret etmek isteyenimiz olursa, hiç mezarlığa filan gelmek zorunda kalmaz. Herhangi bir denizi koklasa bile, bir anlamda ziyaret etmiş olur beni.

Bir de geride beni çok seven birilerini bırakırsam, küllerimden bir kısmını sigara kağıdına sarıp çeksinler. Çılgınca, delice, saçmaca bir fikir ama dedim ya "çok seviyorlarsa" eğer. Yoksa, gerçekten iğrenç bir şey. Ama o zaman, onun vücudunda da oluveririm, "O" ölene kadar hep beni hisseder, "O" ben olurum işte o zaman. Tüm ciğerleri benimle dolar ki; her nefes aldığında aslında bir anlamda "ben"i alır. Hem sigaradan iyidir be! Nikotin filan da yok, bedenimde. Evet bu iyi bir şey.

Türkiye'de ölüleri yakmak için krematoryum var mı yok mu bilemiyorum ama bu iş çok masraflı olacaksa Tibetliler'in yaptığını yapsınlar. 2004 yılında Radikal'de yazılmış olan bir köşe yazısında, Tibetliler'in ölülerini bir dağın tepesine götürdüklerini, orada vücudunu küçük parçalara ayırdıktan sonra kuşlara yem ettiklerini yazıyor. İşte bu! Bu da çok güzel bir yöntem, göklerde uçmak da güzel şey olsa gerek! Kuşlarla birlikte uçabilmeyi sanırım herkes toprakta hapsolmaya tercih eder.

Ya okyanuslarda ucu bucağı olmayan bir yolculuk, ya gökyüzünde kuşlarla uçmak ya da sevenlerinin her aldığı nefeste hayata dönmek, onun bedeninde yaşamak! Ama ille de toprağın altına girmek istememek. Bir yere hapsolmak bana göre değil be blog! Ayrıca "Ne lan bu, daha yaşın kaç senin?" demeyin; nitekim anladım ki, hayatımız pamuk ipliğine bağlı gibi bi'şey.

Bir de ölmeden yakılanlarımız vardı değil mi? Diri diri yakılanlarımız. Tabi ya!

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Taraf olmayan, bertaraf olur!

Bildiğiniz üzere Taraf gazetesi birtakım belgeler sunarak PKK'nın Aktütün Karakolu'na yaptığı baskında, TSK'nın bazı ihmalleri olabileceğinden söz etmişti. Bu açıklamalardan sonra Genelkurmay Başkanı bir açıklama yaparak, neredeyse tüm halkı tehdit etmişti. Hem de bunu gizlice alttan alta değil, son derece açık ve sert bir üslup ile.

Biz, bu belgeler ve ardından GenelKurmay'dan gelen tepkileri izlediğimiz iki günde neyi hatırladık yine? "Bu ülkede basın özgürlüğü yok". Evet, eğer dilini fazla uzatırsan, birileri seni tehdit eder, belki birkaç ay sonra faili meçhul cinayete kurban gidersin. Adı faili meçhul ama sadece adı işte. Gerçekçi olanlar, failin kim olduğunu zaten bilirler.

Taraf olmayan bertaraf olur. O nedenledir ki, tarafımızı Taraf'tan yana belirlemeliyiz diye düşünüyorum çünkü bu ülkede demokrasinin etkin kılınmasını istiyorsak, basını susturmaya çalışan güçlere "Bir dur hele!" demeliyiz, diyebilmeliyiz.

Kim dur diyecek bu ölümlere? İhmalleri ortaya çıkaran gazeteciler neden suçlu oluyorlar? Biz, ne zaman kendimizi ifade edebileceğiz? Ne zaman, asker haddini aşmamayı öğrenecek? Ne zaman asker, bu ülke halklarının üzerindeki tehditlerine son verecek?

Ya da ben ne zaman üzerimdeki bu tutukluğu atıp da adam gibi yazılar yazacağım. Hiç yazmak istemiyorum ya neyse.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Kar taneleri ve seyir keyfi

Hayat kaygılarımın, internetin yavaş yavaş önüne geçtiği şu günlerde, bloguma yazacak vakit bulamıyorum. Demiştim ya, bazen hiç yazamayacağım diye.(Şu an yazıyorum ama neyse) İşte o günlerden birisi.

Şöyle kısa olarak yazabileceğim bir şey düşündüm de bulamadım. Saat 12'yi geçmişken gözlerim kapanmak üzere. Yarın zamanım olursa ustaca bir saçmalayış örneği sergileyeceğim. He bu arada söylemeden edemeyeceğim ki; "Doğa Ana" dan bir ricam var. Kar yağsın da ben kar tanelerinin düşüşünü izleyeyim. Ne olur be Ana :) Yeter bu hasretlik. "Kar"ımı istiyorum ben :)

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Müzik var; müzik var!

Türkiye'de işini çok iyi yapan sanatçılar ve müzik grupları var. Aslında müzik grupları konusunda daha karamsarım ama sanatçılardan birkaç tane "iyi" olan var gerçekten de ülkemizde. Bunların ismini saymaya gerek yok; nitekim neredeyse aynı kişileri tahmin ediyoruz "sanatçı" olarak.

Önceleri, "Neden ülkemizden dünyaca ünlü bir sanatçı çıkmıyor?" diye yakınıyordum. Önceleri dediğim birkaç yıl evveline kadar. "Neyimiz eksik lan onlardan?" der dururdum; ta ki dünyaca ünlü müzik gruplarını ve sanatçıları dinleyene kadar, onları araştırana kadar.

Kullandıkları dil, ingilizce. Çok mu anlıyorum ingilizceden? Hayır. Hatta, aralarda sadece birkaç tane kelime anlayabiliyorum, o kadar ki kötüyüm yabancı dil konusunda, anlayın. Ancak, müziğin sadece "kelimelerden" ibaret olmadığını anladım sanırım. İşte tam bu noktada dünyadaki meşhur gruplardan birkaç tanesini örnek vereyim.

Metallica adını duymayan yoktur sanırım. Ülkemizde geçen yaz çok büyük bir konser verdiler. Bu heriflerin yaptığı müziğe hayran olmamak elde değil. Ne yapıyorlar bilmiyorum ama özellikle geçmişte çok güzel müzikler yapabilmişler.

Nirvana'yı da yine birçoklarınız duymuştur. Kurt Cobain'in intiharından sonra dağılmış bir grup. Sadece 7 yıllık bir grup ve 1994'te yok olan bir grup ama aradan geçen yıllar bile Nirvana'nın hala dünyanın en meşhur müzik gruplarından birisi olduğu gerçeğini değiştirememiş. "Nedir yahu bu durum?" deyip birkaç parçasını dinleyince hemen "büyü"yü anlıyorsunuz. Bu adamlar müzik yapmış. Bizim müzisyenlerimiz ile arasında dağlar kadar fark var.

Dünyada milyonlarca hayranları olan bu grupların başarısı elbette tesadüf olamaz. Anlıyorum ki, onlar ile "bizler" arasında dağlar kadar fark var. Bu arayı kapatacağımız konusunda zaten ümidim yok, nitekim bizim sanatçılarımız(!) -birkaçı dışında- ile onları karşılaştıramıyorum bile.

Acımasız bir eleştiri midir bu bilemiyorum ama durum bundan ibarettir. "Neden bizden de çıkmıyor?" diye soranlara çağrımdır. Dünyadaki "çıkan"ları dinleyin bakalım.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Pornoma dokunma hareketi!

Bloglar arasında gezinirken, bir blogcu arkadaşımızın, aşağıdaki bannerı sitesinde uygun bir yere yerleştirdiğini gördüm. Bannera tıkladım, "Pornoma Dokunma" başlıklı bloga girdim.
Ne vardı sitede? Başlıktan ve sitenin adından da anlayacağınız üzere, engellenen pornografik sitelerin, yeniden erişime açılmasını istiyorlar. Porno sitelere girmenin, her insanın hakkı olduğunu; hatta bazı durumlarda "ihtiyaç" olarak nitelendirilebileceğinden bahsediyorlar.

Pornografik sitelerin bir ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum ama bu fikrim bazı durumlarda değişmiyor da değil hani. Mesela bildiğiniz üzere bizde "öküz" boldur. O kadar öküzdürler ki; ibnelikte sınır tanımazlar, savunmasız yaşlı kadınlara bile tecavüz edebilirler hatta işin bokunu çıkarıp bebeğe tecavüz eden öküzlerimiz bile vardır. Onlar ki, skinden tavana asılmayı hakedenlerdir.

Şimdi insan düşünmeden edemiyor. Bu hayvanlar, bir şekilde kendini tatmin edecek ya, bu tatmin etme işlemini kolaylaştırmak ve bu "kolaylaştırma işlemi" sayesinde çevreye verebilecekleri azgın zararın da azalabileceğini var sayarak, pornografik siteleri erişime açabiliriz.

Bırakalım, yaşlı kadınlara tecavüze kalkışacaklarına, bebekleri bile cinsel tatmin objesi olarak göreceklerine; ellerini sksinler bu hayvanlar.

Bir "öküz" gibi konuşacak olursam:
"Çekin ellerinizi porno sitelerimizden de rahat rahat karıların skişini izleyelim mına koyim ya"

Evet yeniden beyefendi Günay oluveriyorum ve lafı fazla uzatmak istemiyorum. Zaten bundan sonra daha kısa yazılar olacak :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Özgü Namal falan da filan!

Okan Bayülgen'in yeni başlayan programı "Disko Kralı"nın ilk bölümü yayınlandı ve ben de izledim. Ne 1 yıl aradan sonra ilk programına çıkan Okan Bayülgen umrumdaydı, ne de programın "kendisi, formatı" umrumdaydı. Beni, orada oturan Özgü Namal ilgilendirdi genelde.
İnsan dediğimiz şeylerin bazıları çok sempatik olur, bazıları çok öküz. Bu sempatik olanlardan. Bazıları çok neşeli olur, bazıları çok huysuz. Bu çok neşeli olanlardan. Bazıları çok cahil ve boş olur, bazıları kendini geliştirir "kültürlü" olur. Bu kültürlü olanlardan. Bazılarının bir dünya görüşü bile yokken, bazıları dünyayı sorgulayarak bakar. Bu sorgulayanlardan.

Güzel bir de ya Özgücan. Sanırım televizyon dünyası dediğimiz ne idüğü belirsiz alemde, en beğendiğim insanüstü yaratık bu ablam. Gelsin bizim eve, böyle saçmalasın filan. Yersiz espriler yapsın, hatta yellensin, iğrençleşsin. Ama gülsün, hep gülsün; gülmek yakışıyor bu insana benzemeyen "şey"e.

Bir de hep çocuksu kalsın bu abla. Bakın abla diyorum, kötü gözle bakmıyorum -ki hiç huyum değildir(!)- ama programda bir şey dikkatimi çekti. Bu bir kıyafetimsi elbise giyinmişti ki, afedersiniz gtü görünüyordu neredeyse. Ulan ben hiç böyle sırt dekoltesi ebesinin damı kadar olan ve ısrarla "çocuksu" diye nitelendirilen bir "abla" görmedim. Sinirlendim pardon! Elim ayağım titriyor ya!

Burdan kendisini uyarıyorum ki muhtemelen okuyacaktır. (eşek değil ya) Bir daha öyle "kadınım, seksiyim, sevişebiliyorum" ayaklarına yatıp da saçma sapan şeyler giyme. Bu uyarımı çok ciddiye alacaksın biliyorum ama sadece ciddiye alma, aynı zamanda ciddiyeti pratiğe de dök ve kara çarşaf giy. Sadece gözlerin görünmesin, gözlerini de kapat; ağzın görünsün yeter. Çok güzel gülüyorsun lan Özgü!

Bir de itiraf etmeliyim ki, -programı izleyenler bilir- Özgü, programı erkenden terketmek zorunda kaldı; bunun sebebi tamamen kıskançlığımdır efendim. Yönetmen olan Rahşan Hanım'a bir şekilde ulaştım ve dedim ki Özgü'ye kıyafeti için çok kızdığımı söyleyin. Kendisi bana "Şu an canlı yayındayız nasıl söylerim?" gibi saçma sapan şeyler söyleyince bir an hışımla bağırarak "Not yaz ver ulan o zaman moron!" diye böğürdüm ve notu yazıp Özgü'nün eline sıkıştırıverdi. Bunu okuyan Özgü, programı terketmek zorunda kaldı. Dikatli izleyiciler durumu farketmiştir ve "Aha bizim Günay, müdahale etti duruma" demiştir. Ben farkedemeyen gerizekalı arkadaşlar için durumu izah edeyim dedim.

Kib Öpt By! (Sadece Özgü'ye "özgü")

Devamını okuyun...

Canım acıyor ve ben büyüyorum

Çok yetenekli arkadaşlarım var benim. Çeşitli konularda harikalar yaratan arkadaşlar. Hayır, onların arasında ben nasıl bu kadar öküz oluvermişim; anlayamadım. Neyse. Hem mahalleden, hem dershaneden sevdiğim arkadaşım Tuğçe'nin bir şiirini paylaşayım sizinle. Normalde bu gece içerik girmeyecektim, hatta tam yatıyordum ama bu şiiri çok beğendiğimden, paylaşmazsam olmaz dedim. Şöyle ki;

İşte yine geçiyor zaman,
Tüm hızıyla, kasırgasında savuruyor ömrümü,
Acısı saplanıyor yüreğimin orta yerine...
Tüm iyi dileklerimi gök yüzüne saldım bu gece,
Umutlarımı da toprağa...
Küllenen sevgilerde yüregimin sesi,
Kör oldum, yandım da yandım ateş çemberlerinde...
Bir yudum içki yazdırır oldu dizeleri,
Canım acıyor...
Ve ben büyüyorum...


Alkollü halde bu kadar yazabiliyor. Zaten alkolsüz halde, imkanı yok vermiyordu şiirlerini. Bu, kendisini ikna edip, yayınladığım ilk şiiridir. Umarım son olmaz. Yakında ben yazmayıp, arkadaşlarımın şiir ve yazıları ile süslemeyi düşünüyorum buraları. Çok ısrar ediyorum birçok yetenekli arkadaşıma yazdıklarını paylaşmaları için ama birçoğu "Blogda nasıl karşılanır, uygun olmaz, pek iyi değil zaten" filan falan diyorlar. Güzel olsa da olmasa da herşeyi paylaşalım işte, bu blogu bile. Neyse...

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Engin Ceber; nasıl anlatayım?

Şimdi nasıl anlatayım derdimi hiç bilmiyorum. Tanıdığım bir abimin, önce karakolda daha sonra da hapishanede gördüğü işkenceler sonucu katledildiğini nasıl anlatayım? Bu ülkedeki adaletsizliğin, ne denli korkucu boyutlara ulaştığını nasıl anlatayım? Engin'in nasıl bir insan olduğunu, ne denli hayat dolu bir insan olduğunu nasıl anlatayım?

Engin Ceber, 29 yaşındaydı henüz. Evet 29, yani gencliğinin en güzel yılları sayılabilecek yaşlar bunlar. İsteseydi, olaylara at gözlüğü ile bakabilseydi; sıradan bir insan olurdu. Mücadele etmezdi, rahatına düşkün olurdu. Hapishanelere düşmez, işkence görmezdi. Ancak O da zoru seçenlerdendi, ölümü de göze almıştı belki; ama "O"nun öldüğünü ben size nasıl anlatayım?

Bazı olaylar karşısında "Aklım almıyor." deriz ya. İşte benim de aklım bu yaşanılanları almıyor. Alıyor da bir acayip alıyor, tüylerim diken diken oluyor. "Bazıları" nasıl bu kadar acımasız olabiliyorlar diyorum. Ki o bazıları, benim sık sık bahsettiğim ve "Onlar" diye nitelediklerimdir.

Kıydıkları, bir insanın canıydı.
Ahşap copla vurdukları, bir insanın bedeniydi.
Kapı kolu ile morarttıkları, bir insanın bacaklarıydı.
Yumrukları ve tekmeleriyle şişirdikleri, bir insanın gözleriydi.
Çırılçıplak soyup, ıslattıkları; daha sonra da darp ettikleri, sadece insan vücudu değil aynı zamanda "insan onuru"ydu.

Bazı insanlar vardır ki, çevresindeki insanlardan hemen ayırt edilebilirler. "Hayat dolu olmak" var ya; işte tam onlara uygundur. Yerinde duramazlar, insanlarla ilgilenmeyi severler, sürekli şaka yaparlar. İşte öyleydi Engin Ceber. Her insan yaşamayı sever, her insan yaşamak ister de; sanki Engin, daha da bir "ister" gibiydi. Nasıl anlatayım bilemiyorum ki. Sanırım ilk kez bu kadar zorlanıyorum, bir yazımda.

Bir insan neden katledilir işkencelerde?
Yasal bir dergi satmak ölüm sebebi midir?
Polise direnmek ölüm sebebi midir?
"Hazır ol"a geçip, sayım vermemek ölüm sebebi midir?
İşkenceler için "Dilekçe yazmak istiyorum" demek ölüm sebebi midir?


Engin Ceber ile birlikte işkence gören Cihan Gün'ün ifadesinden:

“Kabul bölümünde jandarma arama için tüm elbiselerimizi çıkarmamızı istedi. Kabul etmeyince astsubay rütbeli kısa saçlı, renkli gözlü şahıs ahşap copla vücudumuza ve kafamıza 2-3 dakika vurdu. Elbiselerimiz zorla çıkartıldı... Salı sabahı koğuş sayımında ayağa kalkıp sıraya girmediğimiz için 4-5 infaz memuru su doldurma maşrapası, kapı açmakta kullanılan demir kol, plastik sandalye, tekme tokatla vücudumuza 5 dakika; salı akşam yoklamada aynı gerekçe ve aletlerle 15 infaz koruma memuru 15 dakika darp etti. Çarşamba sabahki sayımda 15 infaz koruma ekibi aynı aletlerle 30 dakika...”

Daha fazla konuşmak, yazmak bana işkence gibi. Hayatı herkesten seven, herkesin "insan gibi" yaşamasını isteyen, hayata "sol"dan bakabilen ve en başta "insan" olabilenleri öldürüyorlar. Dayanılmaz işkenceler yapıyorlar. Üstelik işkenceyi yapıp katledenler, terfi ediliyor.

Yarın Engin, toprak altında olacak ancak Engin'in arkadaşları yüzyıllardan bu yana devam ettirdikleri mücadeleyi, yine sürdürecek. Ve ısrarla nice Enginler doğuracak analarımız.

Engin Ceber ile ilgili haberlere göz atabilirsiniz:
CnnTurk: *
Ntv: *
Taraf: *
Yeni Şafak: *
SkyTürk: *
Radikal: *

Devamını okuyun...

Kadın adayı kızımsı hanımefendi

Ulan be yine evdeyim, rahatım, neşeliyim, stres atmış gibiyim, bir acayibim. Akçakoca'da kaldığım sürede bolca eğlendik, sohbet ettik, eski günleri andık ve geceleri genelde içtik. Bugün öğleden sonra 16.30 otobüsüne bindim, akşam saat 21'den önce evdeydim. Bugün dönüş otobüsünde yine acayip şeylere şahit oldum. Bunları anlatabilirim sanırım.

Önce otobüs hareket ettikten sonra hemen çaprazımda oturan küçük bir bebek "meme" diye ağlamaya başladı. Ben düşünmeye başladım "Acaba annesi açıp göğsünü, emzirebilir mi bu bebeği?" diye ama açmadı, bebek de bizim ebemizi skti resmen. Susmak nedir bilmedi. Bütün otobüs, çocuğu susturmak için seferber oldu. Oturup ciddi ciddi stratejik hesaplamalar yapıp, çocuğu susturmaya çalışan psikopatlar vardı.

Çocuk bir şekilde sustu, mola verildi; mola bitti, ben yerime oturdum. Kafamı öne doğru eğip, uyuyabilsem keşke diye içimden söyleniverdim. Sonra birden hemen arkamda konuşmaya başlayan 2 kızın konuşmasına şahit oldum. Doğruldum yeniden. Birisi 84 doğumlu diğeri 82 doğumlu. "Nerden biliyorsun lan?" diye sormayın nitekim kendilerinin ailevi sırlarını bile öğrendim, kulak misafiri oldum. İstemeden değil hem de isteyerek. Başımı en arkaya yasladım, güya "uyumak isteyen bir yolcu" taklidi yaptım, dinledim dinledim dinledim. Yaklaşık 3 saat boyunca hiç susmadılar, hep birbirlerini tanıdılar. Onlar birbirlerini tanırken, ben de onları tanıdım. İçlerinden birisi evliydi mesela, hem de 2 yıllık, adı Firdevs'ti. İnsanlar buna Firdes diyorlarmış, bu da bastırarak adım "Firdes" değil "Firdevs" diyormuş, filan da falan.

İki "hanımefendi" nasıl tanışırlar, nelerden bahsederler, hangi konulardan şikayetçi olurlar hepsini 3 saatte anlayıverdim. Kadınları çözdüm lan blog :) Konuşma başlar başlamaz, evli olan ne kadar mutlu bir birlikteliklerinin olduğunu, evsiz olan da sevgilisini anlattı. Sevgilisi dediğime bakmayın, sevgilisini "doğu kökenli bir kürt, böyle kıro gibi acayip bir çocuk" diye niteledi ve 10 kez buluştuktan sonra ayrıldıklarını söyledi. Yani eski sevgilisi desek daha doğru olur.

Büyük ve evli olan Firdevs, kocasını o kadar süper anlattı ki ben bile adama hayran kaldım anasını satayım. Mesela günde yarım saat "okuma vakti" deyiveriyorlarmış ve birlikte oturup kitap okuyorlarmış. Bu arada kendileri 7 yıllık bir arkadaşlıktan sonra evlenmişler. Firdevs ablamız, yanındaki kadın adayı kızımsı hanımefendiye demişti ki "İnsan sevdiğiyle aynı odada kalınca, aynı yatağı kullanıp aynı yastığa baş koyunca çok mutlu oluyor". Ulan be, bu kadar kusursuz bir cümle kurmamıştı ama benzerdi işte.

Bunlar birkaç on dakikadan sonra, sevgililerini anlatmayı bırakıp aile sırlarını bile anlatmaya başladı. Mesela küçük olanın sevgilisini yani "doğu kökenli bir kürt, böyle kıro gibi acayip bir çocuk"u, kızın ablası da hiç beğenmemiş. Mesela evli olan Firdevs'in abisinin eşi ile kaynanası(Firdevs'in annesi) nın arası hiç iyi değilmiş. Mesela yine Firdevs ile abisinin arası çok iyimiş hatta bazen abisi, karısını değil de Firdevs'i yemeğe çıkarırmış. Vay mına koyim olaya bak.

Bunlar birbirlerine telefon numaralarını filan da verdiler. Ben ibnetörlüğü daha da abartıp çantamdan kalem kağıt çıkarıp numarayı kaydettim. İsteyen arkadaşlar arasınlar. Şaka lan, yuh! O kadar da öküzleşmedim :) Ama gerçekten birbirlerine verdiler numaralarını.

Ben, bunları dinledim ama hiç yüzlerine filan dikkat etmemiştim. En nihayetinde ben Anadolu Yakası'nda indiğimden onlardan önce ayağa kalkıp, üzerimi giydim. O arada kendileri hakkında tüm bilgileri bildiğim ablalarımıza baktım. Başörtülü, hafif sempatik bir görünümleri vardı. Üzerime hırkamı giyerken, yine baktım onlara ve dedim ki "Vay be, bu iki "abla" hakkında çok ama çok şey biliyorum".

Şimdi hafif hafif cinsel deneyimlerini de anlattılar desem inanır mısınız? Neyse. Hesabıma 50 YTL yatıranların mail adresine aralarındaki cinsel içerikli sohbeti de gönderebilirim. Darwin çarpsın lan! Ciddiyim. Ahaha :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Deniz feneri ve Günay

Dün, kendi adımın önüne "sigara böreği"ni getirmiştim; bugün de "deniz feneri"ni getiriyorum. Henüz deniz fenerinden gelmiş bulunuyorum. Arkadaşlarımızla, sırtımızı deniz fenerine verip alkol almış bulunuyoruz. Çok özlemiştim bunu yapmayı. En son sırtımı deniz fenerine verip hoş sohbetler edeli 1 yıl olmuştu.

Yarın akşama doğru sanırım otobüse atlayıp yeniden İstanbul'uma geleceğim. 2 gündür bloguma adam gibi bir yazı da yazamadım. Yarın güzel bir yazı yazarım umarım.

Arkadaşlarım, yeniden okula dönmemi ve derslere girmemi istiyorlar -ki böyle bir imkanım var- ancak ben bir karar verdiğimi ve bu kararımda ısrarcı olduğumu, İstanbul'da okuyacağımı kendilerine söyleyiveriyorum. Her neyse, kafanızı skmeyeyim gece gece; nitekim benimki yeterince skilmiş vaziyette :)

Bu sefer ne gözlerinizden ne de kulakalrınızdan öpüyorum; bu sefer boynunuzdan öpüyorum efendim :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Sigara böreği ve Günay

Başlık çok alakasız ama neyse :) Şimdi nerdeyim? Akçakoca'dayım. Kafam nasıl? Güzel. 3-5 birayla sarhoş olabilecek bir kapasiteye sahip bir herifim. Aslında, arkadaşlarım saatin 2'sinde "internet cafetye gitmek istiyorum" deyince kızdılar. Neyse, bugün hiç girmemiştim, bir yarım saat de olsa gireyim dedim.

Şimdi evde sigara böreği hazırlamıştık gecenin 2'sinde, arkadaşlarım kızartıyor olmalılar. Yarım saatlik bir izin aldım. Geç gidersem, bütün börekleri tüketir ibneler. En iyisi erkenden gidip böreklere ortak olmak. Öğrenci evini özlemişim. Yarın İstanbu'a dönmem lazım ama kendileri izin vermiyorlar. "Gidersen skeriz belanı" diyorlar. Sanırım arkadaşlarımı kıramayacağım ve yarın gece de burada kalacağım. Dershaneyi 2 gün asmış olacağım ki; içim hiç rahat değil.

Öyle genel bir bilgi vermek istedim. Ciddi konularda yazabilecek kapasitem yok şu an. Klavyedeki harflerin yerini bulduğuma şükredin. Kulaklarınızdan öpmek istiyorum, neden kulak bilmiyorum :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Kedi beslemek istiyorum ulan!

-Anne evde kedi beslesek olur mu?
-Olmaz, pireler basar evi! İşte annemin evde hayvan besleme ihtimalime yaklaşımı. Aslında böyle bir ihtimal hiç olmadı da ben yine de çıtlatayım dedim. Aldığım cevapla da götümün üzerine oturdum. Şimdi kadıncağız olaya tamamiyle olumsuz bir açıdan bakıyor. Dedim ki "Anne düşünsene, bize en kızdığın zamanlarda gelse kucağına, sevip okşasan, stres atsan filan" ama nerde; yok yok birazcık anlayışsız gibi benim annem:) Ama birazcık.

Şimdi nerden çıktı bu hayvan besleme muhabbeti bilemiyorum. Evvelden beri derdim, evlendikten sonra mutlaka kendi evimde bir hayvan olmalı ki bu hayvan kedi ya da köpek olmalı. Evvelden beri derdim de "ilerisi" için derdim, şimdi bir hayvan beslemek filan, birden esti aklıma.

Bir de eskiden genelde "köpek" diye götümü yırtarken şimdilerde hafif kediye döner oldum. Bunun sebeplerini pek açıklayamam çünkü sebep filan ortada yok ancak bu "dönüşümüm"e bir kılıf arayınca "kedi isyankardır, sadık değildir, köle gibi değildir, falandır filandır" gibi saçma sapan olabilecek bahaneler üretiyorum.

Daha önce de anlatmış olabilirim ama ben küçükken kedi yavrularının hayatını kurtaran görevli gibiydim. Daha önce de anlatmış olabilirim ama yine anlatayım: Açlıktan ölmek üzere olan, çamur içerisine saplanmış, annesi tarafından terkedilmiş bir kedi vardı. Biz arkadaşlarla bu ibnenin hayatını kurtarmak için seferber olmuştuk. Öyle ki; bir şekilde bunu yine annesine sevdirip, annesinin bunu beslemesini sağlamıştık. Şimdilerde o kediyi görseniz, sokaklarda bir geziyor bir geziyor sanki mahallenin ağır abisi, piç. İnsan olan kedi der ki, bu abim benim hayatmı kurtardı, saygı göstereyim, hürmet edeyim. Peh, kime söylüyorum...

Bazen insanlardan sıkılıyorum, utanmadan sıkılmadan dertlerimi anlatabilecek birilerini arıyorum. O "birileri" öyle insanlar olsun ki, sussunlar ve sadece beni dinlesinler diyorum. Tepki vermesinler ama sadece içimdekileri bir canlıya dökebileyim diyorum. Köpek şimdi öküzleşir havlar mavlar, canımı sıkar. Kedi ise miyavlar, böyle içimi bir hoş eder. Sanırım bir hayvan besleme isteğimin kaynağı bu hislerim. Gerisi fasa fiso. Iyy ne iğrenç lan bu "faso fiso" lafı. Neyse :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Ey bu topraklar için toprağa düşen!

Aslında yazmayacaktım bu konuyla ilgili ama dayanamadım. Az önce Ataol Behramoğlu'nun bir şiirini okudum da yazmaya karar verdim. Bildiğiniz üzere PKK tarafından Aktütün Karakolu'na bir saldırı gerçekleşti ve birçoğu benimle yaşıt 17 kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlere ben sıradan bir "asker" deyip de geçemiyorum. Onlar benim için askerden çok "insan". Yani onların "insan" olma vasfı, "asker" olma vasfından çok önce geliyor. Belki de birçoğu yaşıtım olduğu için, belki ben de askerlik çağına geldiğim için böyle düşünüyorum.

Kendilerinin değil de ailelerinin resmine baktım. Onların annesi benim anneme, babası benim babama benziyor. Evleri de tıpkı bizimki gibi, birçok benzerlik buldum onların aileleri ile kendi ailem arasında. Sonra nedir bu ortak noktaların en genel adı diye düşündüm. Dedim ki "biz" halkız. Yani bu ülkenin asıl sahipleriyiz. Aynı şeylere gülen, aynı şeylerde kederlenen, aynı şeylerde eğlenebilen bir topluluğuz.

Sıkça kullanıyorum "onlar" ifadesini. Bir "biz" varız, bir de "onlar" var. Şu ülkede maalesef "onlar" hakim vaziyette, yasaları kendilerine göre düzenleyebiliyorlar, herşeyi kendi çıkarlarına uygun hale getirebiliyorlar ve beni, benim yaşıtlarımı birilerinin önüne "yem" olarak atabiliyorlar. Ve "yiyoruz" birbirimizi, aynı halkın evlatları olarak.

Bir başka evlatlar. PKK'lılar. Ve onlara "bölücü, gerilla, terörist, özgürlükçü" damgalarını da vurmayacağım. Onlara da "insan" diyeceğim. O gözle bakacağım. Birçoklarına göre insan vasfı bile taşımıyor PKK'lılar ancak kendi kendimizi kandırmaktan, olaylara at gözlüğü ile bakmaktan vazgeçmeliyiz. Bunun zamanı gelmedi mi?

Bir insan neden dağa çıkar? Bir insan, sırf "cana kıyayım" diye dağa çıkar mı? Dağlara çıkıp da hayatını kaybeden binlerce insan deli mi? Dağlarda aç, susuz, yorgun kalmayı insanlar neden göze alıyor? Akıllarını kaybetmişler de dağda mı arıyorlar? Değil işte değil. Onların da anneleri benim annem, babaları benim babam gibi. Onların da kültürleri benim gibi çünkü onlarla da benim ortak bir noktam var. Evet biz Anadolu halkıyız. Türk, kürt diye ayrılmış olan ya da ayrıştırılmaya çalışılan bir halkız. Ve ısrarla söylüyorum ki, bizleri ayıran, bizleri birbirimize kırdıran "onlar" var. Onların mına koyayım ben onların emi!

Benim ne demek istediğimi az çok anlamışsınızdır. Bana göre insan olan "benim gibi" olaylara bakabilmelidir. Sonuçlar ile ilgilenmeden önce "neden"leri iyice sorgulamalı ve sormalıdır.

Birileri hata yapıyor -ki hata yaptıkları, karar aldıkları yerler sıcacıktır- bedelini ödeyen bazen 17 kişi oluyor bazen daha fazlası. Bazen bir askerin ama özünde insanın evine ateş düşüyor. Bazen de bir PKK'lının ama özünde insanın evine ateş düşüyor. Bu yıllardır böyle sürüp gidiyor. Kandan beslenenler, kan içmekten bıkmamış anlaşılan ama biz bıktık yahu insan ölüsü görmekten. İnanın bıktık.

Ve şimdi bana bu yazıyı yazdıran şiire gelelim. Son kıtası o kadar manidar geliyor ki bana anlatamam. Aslında tüm bu yaşadıklarımızın da özeti gibi son kıta. Okuyun efendim.

"Toprağa Düşen"

Ona "Haydi
Savaşa dediler
Başkaca birşey
Söylemediler

Aldılar köyünden
Davulla zurnayla
Geride üç çocuk
Bir eş ve bir ana

Eline bir silah
Tutuşturdular
Ve karşılaştı
Düşman ordular

Vurulup düştü
İlk çatışmada
Göğsünde bir oyuk
Üç delik alnında

"Ey bu topraklar için
Toprağa düşen"
Bir karış toprağın
Var mıydı yaşarken?


Ataol Behramoğlu

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Saçmalamak için yazmak

Neden buraya sürekli bir şey yazmak zorunda hissediyorum ulan kendimi? Saat 3 olmuş, ben hala "Aaa bloguma bir şey yazmadım, tüh!" triplerine giriyorum. Gidip yatsam ya, deli mi skti beni gerçekten de? (Yok öyle bi'şey) Evet, bugün bir şey yazmıyorum. Yazacak çok şey var ama hepsi de ciddi konular olduğu için, kafanızı iyiden iyiye becermek -halk arasında skmek- istemiyorum. (Becermek, kelimesini Amerikan filmlerinden arakladım)

Dur bi'şey aklıma geldi. :) Bakın Pelin Batu hanımefendi demiş ki: "Evde çıplak dolaşıyorum, bu bizi aile içerisinde daha da yakınlaştırıyor." Şimdi ben de çıplağım efendim, yarın aile bireylerine süpriz yapacağım. Böyle "süprrriiizzz!!!" diye karşılarına çıkacağım. Ahaha şaka lan! İnanan filan vardır, aman diyelim :) Saçmalamak için yazmıyorum, yazmak için saçmalıyorum. Umarım anlatabilmişimdir. Ne güzel yazdım kısa kısa :)

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Bir paket meyve suyu, iki paket kek

Böyle herşey güzeldir. Öğretmeniniz evleniyordur, neşelisinizdir. Yanınızdaki arkadaşlarınız da neşelidir. Gülersiniz, oynarsınız, espri yapmaya çalışırsınız filan. Dönüş yoluna koyulursunuz. Yine neşelisinizdir. Hatta, daha da hoş vakitler için birkaç şey alıp parkta zıkkımlanmak istersiniz.

Bir hastanenin önünden geçerken, içerde tanıdıkların olduğunu farkedersiniz. Dalarsınız hastaneye, kim olduğunu kısa sürede öğrenirsiniz. Yanınızdaki arkadaşınızın halasıdır kalp krizi geçirmiş olan. Saniyeler öncesinde yanınızda gülen, gülümseyen, kahkahalar atan arkadaşınız göz yaşlarına boğulur. Yoğun bakıma alınmak üzere, daha büyük bir hastaneye uğurlarsınız arkadaşınızın halasını. -Ki bahsettiğim arkadaşımın halası, aynı zamanda çocukken birlikte oyunlar oynadığım bir diğer arkadaşımın da annesidir-

Parkta zıkkımlanmak için daha önce arkadaşlarınızın aldığı poşetteki abur cubur elinizde kalır. Eve gelirsiniz. Poşeti açarsınız. "Neler almışlar acaba?" diye.

Bir Dimes marka şeftali suyu, bir paket Doritos bir paket de Lays cips, iki tane kakaolu Topkek, 4 tane plastik bardak. Mümkün mü, o arkadaşlarının aldığı bu şeyleri yemek? Aklında türlü türlü hisler belirir. Üzülürsün, birkaç dakikada arkadaşınızın değişen yüz ifadeleri aklına gelir. Gülmek ve ağlamak arasındaki uçurumu bir kez daha anlarsın.

Alınan bu abur cuburlara baktıkça tarifi imkansız şeyler hissedersin. Bir an, yoğun bakımda olan komşunun kızı aklına gelir. "Acil odası"ndan ambulansa koyulmak üzere sedye üzerinde çıkarılan annesini "uyurken" gören kızın çığlığını yeniden duyar gibi olursunuz. Hastane avlusunda dolanan "eş" aklınıza gelir şimdi de. Eşi iri yarı, "dağ gibi" denilenden hani; ancak o dağ gibi adamı bile, -ki kendisi babanızın en yakın arkadaşlarından birisidir- öyle halsiz, yıkılmış bir vaziyette görmek sizi yıkar.

Bir paket meyve suyu, iki paket kek, iki paket cips, dört plastik bardak ve hastanede yoğun bakımda olan arkadaşımın annesi -yanımda bulunan arkadaşımın halası-...

Not: Yoruma kapalı bir yazı olsun istedim. Bu konuya yapılacak yorum mu var sanki?

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Bir gecekondu ve kömür sobası

Biraz önce yine çok değer verdiğim bir arkadaşımla Messenger üzerinden sohbet ederken, kendisi bana "Gecekonduda yaşadığımızı biliyorsun zaten Günay" gibi bir cümle kullandı. Bu cümle, benim o kadar hoşuma gitti ki, o anda o kadar acayip hisler belirdi ki içimde, sanırım anlatamam.

Ben, gecekonduda yaşamak istiyorum. Bir apartman dairesinde yaşamak istemiyorum. Aileme bağımlı iken gecekonduda yaşayamadım; evlenince belki yaşarım. İlerde çok zengin olsam bile, mutlaka bir tane gecekondu evim olmalı diye düşünüyorum. Benim gibi birçok kişinin olduğuna eminim; ama benim istediklerim sanırım ayrıntılarda gizli biraz da.

Gecekondunun birkaç tane odası olmasın. Mümkünse sadece 1 tane odası olsun. Büyük bir oda; ama sadece bir tane. Hep kış olsun, hiç hava ısınmasın. Odada bir kömür sobası olsun. Ve herşey o anda başlasın...

Kömür sobası... Kömür sobası, hiç sönmesin. Sürekli yanar vaziyette olsun. Elektrikler gitsin. Dışarıda kar yağıyor olsun. Kömür sobası hem üşüyen bedenimizi ısıtsın, hem de karanlığa boğulan odayı aydınlatsın. Sobanın üzerinde, çaydanlık olsun. Çaydanlığın içindeki su fokur fokur kaynasın, biz sesini duyabilelim. Sobanın içindeki ateş, soba kapağındaki deliklerden çıkıp tavana yansısın. Gözümüz ara sıra takılsın tavana da.

Türkülerimizi söyleyelim. Hiç utanmayalım. Karanlık nasıl olsa... Hem kimden utanacağız ki? İçimizdeki saflık, türkülerimize yansısın. Öylece içten olalım, öylece doğal olalım.

Sabah olsun; açınca pencereyi, beyaz bir örtüyle karşılaşalım. Geceden yağan kar, yolları kapamış olsun. Ama biz yine de mutlu olalım. Sobamız hala yanıyor nasıl olsa. Kahvaltı için, sofra bezini yere serelim, sobanın dibine. Dilimlediğimiz ekmekleri, sobamızın üzerine koyalım. Ekmeklerimiz kızarsın, yiyelim soğumadan. "Paylaşmak" bizim için en önemli kelime olsun. Herşeyi ama herşeyi paylaşalım. En başta ekmeğimizi ve umudumuzu paylaşalım.

Küçük şeylerle mutlu olmayı öğrenelim. Bizi en çok mutlu eden "şey"ler maddi değeri olan "şey"ler olmasın. Mesela, o komür sobası bizi hep mutlu etsin. Aynı sofrada oturabilmek, aynı odada kalabilmek, aynı türküleri sevebilmek ve en önemlisi de aynı kömür sobası ile ısınabilmek bizi mutlu etsin.

Ve birgün... İş makinalarının sesiyle uyanırsak, ekmekleri paylaştıran ellerimiz, kucağımızdaki "taş"ları da paylaştırsın. O taşlar, umutlarımız olsun ve yağsın mutlu yuvamızı yıkmak isteyenlerin üzerine.

Bu anlattıklarım kimilerine "delice", kimilerine "gereksiz" gelebilir ama biliyorum ki birçok kişi sadece bu yazdıklarımı bile okuyarak ve anlattığım evi düşünerek mutlu olabilmiştir. Ben, yazarken bile nasıl heyecanlandım, içim nasıl kıpır kıpır oldu anlatamam.

Sorunlu bir insanım, kabul ediyorum.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Bahçeye dalmanın incelikleri

Sonbahardayız, havalar iyiden iyiye soğumakta, yağmurlar başladı, birkaç ay sonra yağmurlar kara çevirmeye başlayacak. Ancak benim aklıma bahardan, yazdan, sıcaktan bir şey geldi. Bu "şey"in adı "bahçeye dalmak". Çocukluğunda ya da hali hazırda bahçeye dalmayan var mıdır aramızda? Erkekler bu konuda daha uzman ama erkeklerden daha uzmanca bahçeye dalıp, ortalığın mına koyan kızları da biliyorum.

Bir bahçeye nasıl dalarız? Dalmanın incelikleri nelerdir? İşte bu soruların cevabını vereceğim size. 20 yaşındayım, bunca yıllık tecrübem var; e bu tecrübelerimi genç arkadaşlara anlatmak farz oldu :) Bu arada sitelerde oturan, penceresini açıp bakınca meyve ağaçlarını göremeyenler bu yazımı hiç okumasın, kapatsın bu sayfayı. Bu yazım; hala bahçeleri olan, bahçelerinde çeşit çeşit ağaçları olan ve ağaçlarında bolca meyvesi olan semtlerde oturan kardeşlerim için yazılmıştır. Evet, başlayalım artık :)

Öncelikle dalacağınız bahçede yetişen ağaçların en büyük özelliği, meyvelerinin ağırlığı ile dallarının sarkmış olmasıdır. Sonra bahçeye tek başına dalmak tehlikeli olacağından, yanınıza arkadaş grubunuzun en atik, en hareketli olanlarından 3 kişiyi de alın. 3'ten fazla olursa işin boku çıkabilir ve koordinasyonda sorun olabilir. Arkadaş grubunuzda bulunan ancak sizi huylandıran birisi varsa da, yapılacak olan operasyondan onun kesinlikle haberi olmamalıdır. Nitekim bu tipler, bahçeye dalış operasyonunun en heyecanlı ve tehlikeli anlarında "Bahçeye dalan vaarrrr!!!" diye bağırırlar ve komşunuzun götünüze ağaç dalı sokmasına neden olabilirler.

Ben 3 tane sağlam arkadaş demiştim ama gözcüyü unuttuk. O nedenle 3 + 1 diyoruz ve bir tane de beceriksiz, korkak ama sadık olabilecek bir arkadaşı gözcü olması için ikna ediyoruz. Gözcü, bahçeyi değil de bahçeye açılan kapıyı iyi bir şekilde görebilecek bir yere konumlanmalı.

Bahçeye atladık, heyecanlanmamalı ve toplayacağımız meyveleri nasıl da hayvan gibi yiyeceğimizi düşünmeliyiz, cesur olmalıyız. Hiç öyle "Dalları kırmayalım, meyveleri toplayalım sadece" triplerine girmeyin, dalı kırabilirsiniz. Evet, bu söylediğimiz etik açıdan da uygun değil ancak o heyecanda titiz bir çalışma yapmanın imkanı yok. Kırın dalları. Eğer meyve, kolayca dökülebilen bir cinsteyse; dalları koparmadan sadece meyveleri de toplayabilirsiniz. Tişörtümüzün yamacını, ağzımızla tutuyoruz ve tişörtümüzü mini poşet haline getiriyoruz. Topladığımız meyveleri, dişimizle tuttuğumuz tişörtümüze dolduruyoruz.

Bahçenin kapısı açılır ya da gözcü ıslık filan çalarsa, hiç öyle topladığınız meyvelerin hesabını yapmayın, kucağınızdaki dalları bir kenara fırlatıp götü kurtarmanın telaşına düşün. Nitekim, o komşu sizi dallar kırık bir vaziyette yakalarsa; dalları meyveleriyle birlikte sokar bir tarafınıza. Bana sokmadılar ama hala götünde dalla gezen ve yaşı 20'ye gelen arkadaşlarım var.

Bahçeye daldık, görevi tamamladık, kucağımızda dallarla sokağımıza çıktık. Hemen aklımıza mideye indirmek için uygun bir yer getirmeliyiz. Genelde ıssız ve yüksek bir yer olmasına dikkat edin. Tüm arkadaşlarınız eşit bir biçimde paylaştırın, sadece gözcüye biraz daha olgunlaşmamış olan meyveleri verin. Bu arada meyveleri yıkama zahmetine girmeyin, nitekim;

"Meyveleri meyve yapan üzerindeki kirdir" - Günay Doğan :)

Afiyet olsun yiğitler!

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Sizin ağzınıza sıçmak istiyorum!

Deli oldum bugün deli. Okuduğum bir haberle deliye döndüm. Balıkesir'in Altınova Beldesi'nde çıkan olaylar var. Olayların kısa anlatımı; önce Kürt olan bir insan(!), kullandığı kamyoneti önceden tartıştığı Altınovalı gençlerin üzerine sürüyor. Gruptakilerden 2'si ölürken, 6'si yaralanıyor. Buraya kadar "üzücü bir olay" diye nitelendirilebilecek olaylar "oha mına koyim, bu kadar da olmaz" derecesine geçiyor, kademe atlıyor.

Bu sefer Türk olan insanlar(!), "Sen nasıl bizim "Türk"ümüzü ezersin ey Kürt?" deyip, Kürtlerin evlerine saldırıyor ve "Türkler barbardır" diyen ibneleri haklı çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Evet, şimdi Kürtlerin evlerini kırıp döken, işyerlerinin camlarını indiren, arabalarını yakan kişilere küfür etmek istiyorum. Rica ediyorum, açın ağzınızı da sıçayım. Ne kadar kandırılmışsınız, ne kadar cahilsiniz, ne kadar "boş"sunuz anlatamam. Katil olmuş bir "embesil" yüzünden tüm Kürt halkına bu yapılır mı? Orada yaşayanların ne suçu var? Bu ülkede "Türk" olmamak suç mu?

Böyle varya nefret ediyorum bu ırkçılardan. Biz erkekler arasında iğrenç bir muhabbet vardır. Sevmediğimiz birisi olunca ve ona hakaretler etmek isteyince deriz ki "10 skim olsa birini sokmam". Alın işte, tam bu faşistlere uygun bir sözcük. Kendilerini insandan saymıyorum. Attıkları taşlar umarım duvarlardan sekip, götlerine girer.

Biz neyiz ya? "Türkün Türkten başka dostu yoktur" mu gerçekten? "Üç tarafımız denizlerle, dört tarafımız düşmanlarla çevrili mi?" Sktirin ordan...

Diyorum ki; şu faşist, ırkçı piçleri dünyadan atsak, dünya ancak o zaman yaşanılabilir bir hale gelir. Diyorum ki; dünyadaki tüm savaşların ve akan kanın sorumluları ile Altınova'da barbarlık yapanların zihniyeti aynı.

Birileri, ortalığı karıştırmak için bir yem atıyor; bazı aşırı milliyetçi saflar da atlıyor hemen; "Biz Türküz, bir tanemiz dünyaya bedel, osmanlının evlatlarıyız, alemin mına koruz" nidalarıyla. Yürüyün be kim tutar sizi.

Kasıtlı olarak kamyoneti insanların üzerine süren ve katilleşen Kürt de,

Tepki amaçlı, evleri ateşe veren, yakan yıkan ve barbarlaşan Türk de,

Olmaz olsun!!!

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Alkolik hareket engellenemez!

3-5 extra bira içmiş bir vaziyetteyim. Hayata pembemsi bakıyorum. İmla hatası yapmamaya özen gösteriyorum. Böyle herşey çok güzel olacak gibi bir havam var. Sanki yarın herşey çok güzel olacakmış gibi. Bööö!!!

Alkol almayı işte bu yüzden seviyorum. Alkol aldığım halde, tek ayak üzerinde bekleyemeycek kadar içtiğim halde; kendimi avutabiliyorum. "İyi ki alkol almışım" diyebiliyorum. Çünkü alkol alınca kendimi iyi hissediyorum. Tüm insanlığın neden bu denli alkole bağlandığını bir kez daha anlıyorum. Hem bugün çok sevdiğim arkadaşlarla içip, eşsiz sohbetler etmiş durumdayım. Birkaç aydır, onların hatrını sormadığımdan suçlu hissediyordum kendimi, artık o konuda da rahatım. Önümde engel yok, kendimi her zamanki gibi "kral" hissediyorum.

Ne diyorum ben ya, ağzıma sıçayım. Kendinize iyi bakın. Yanaklarınızden öpüyorum. Bayramınızı tekrar kutluyorum, bol alkollü günler diliyorum. Yalnız alkolü alıp da sapıtmayın, "hoş" olun hoş...
Not: Yorumlara kapatıyorum bu yazıyı, yorum yapıp da "zıkkım iç emi!" diyecekler var; onlardan korkuyorum :(

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...