Evet, yarın islam alemi için bayram. Bayramın adı bu aralar tartışma konusu. Dinine daha bağlı olanları mı desem, din konusunda daha hassas olanlar mı desem; neyse işte, o kişiler bu bayram için "Ramazan bayramı" tanımlaması yapıyor. Bu topluluğun dışında kalanlar ise "Şeker bayramı" diyor.Ne yalan atayım, bayram filan hiç umrumda değil. Nitekim uğruna kutlama yapabileceğim bir sebebim yok; ancak ben istesem de istemesem de yıllardır yaptığım şeyleri yarın da yapacağım. Bu yaptıklarım, "bayram" için değil de "gelenek" için gibi bir şey. Anlatacaklarım size garip gelebilir belki ama ben ne mi yapacağım yarın?
Hala 10 yaşındaki çocuklar gibi "en temiz" giysilerimi -ya da "en yeni" de diyebiliriz- giyeceğim, efendi görünmeye dikkat edeceğim ve ailemle birlikte başlayacağım büyüklerin evlerini ziyaret etmeye. Büyükler derken, genelde annemin ve babamın ailelerini ziyaret ediyoruz.
Bayram sabahı, hazırlıklar tamamlandıktan sonra, 20 yaşındaki bir herif olarak gidip çikolata paketi alırım, güzelce sardırırım ve evdekilere "Paketler hazır, artık çıkabiliriz" derim. Genellikle önce, babaannemleri ziyaret ederiz, daha sonra da anneannemleri.
Eşşek kadar olmamıza bakmayıp da harçlık vermeye çalışanlar da çıkıyor tabi akrabalar arasından. Eskiden olsa, "İstemiyorum ama yan cebime koy" felsefesine uyum gösterirdim ancak son birkaç yılda artık gerçekten rahatsız olduğumdan almıyorum ya da almamak için maksimum çaba sarfediyorum.
Ziyaret ettiğimiz evde, genelde en başta her zamanki gibi kolonya ve şeker ikram edilir; daha sonra da çeşitli içeceklerle bu ikram sürdürülür. Eskiden kolonyayı kafama dökerlerdi, artık eşşek gibi bir adamın kafasına kolonya dökemeyeceklerinden, mecburen ellerimize döküveriyorlar. İçten içe, "Yine başıma dökün lan, ben hala küçüğüm aslında" filan demek geliyor ama fiziki özelliklerimiz bunun tam tersini söylüyor zaten.
Bu arada neredeyse her bayramda yaptığım bir ibneliği de itiraf edeyim burada. Genelde bizi sabahları, şeker toplayan çocuklar uyandırır. Ben de açarım bazen kapıyı ve hemen "Bayramınız mübarek olsun" derler ve yüzüme bakarlar. E ne istedikleri belli, mütevazi olanları "şeker", işin bokunu çıkartanlar "para" için gelirler. Benim bayramımı kutladıktan sonra, tam onlar bir şey beklerlerken, ben de onların yüzüne bön bön bakarım ve "Eeee sizin de mübarek olsun da neden bekliyorsunuz?" derim. Evet evet, hiç utanmadan derim. Sonra çocuklar "Hiiççç..." derler ve "Geçerken uğradık abi" pozisyonunda arkalarını dönüp, merdivenlerden inmeye yönelirler. Sonra şakanın boku çıktığını anlarım "Gelin ulen gelin" der ve içerden genelde "Kent" marka şekerleri -ki bilirsiniz, klasik Kent marka şekerleri- veririm. Yüzleri güler, mutlu olurum. Bir de bunların poşetle gelenleri vardır. Sanki şeker koleksiyonu yapıyor kerhaneciler.
Neyse ya, yarın 20 yaşındaki Günay, 10 yaşındaki Günay rolüne girecek. Bu durumdan çok da şikayetçi değilim ama ara sıra garip geliyor işte.
Ayrıca; müslüman tüm halkların, "ramazan" ya da "şeker" her ne derseniz deyin, bayramını yürekten kutluyorum. Umuyorum ki herşey gönlünüzce, gönlümüzce olur.
Kib Öpt By!
Devamını okuyun...


Orhan Pamuk'un yazdığı Masumiyet Müzesi'ni kesinlikle tavsiye ediyorum ve herkesin okuduktan sonra "İyi ki okumuşum" diyeceğinin garantisini veriyorum. Hayatında duygusal birtakım gelişmeler yaşayanların, kitapta kendinden "çok şey" bulabileceğini de ayrıca belirteyim. Bir aşkın en fazla hangi boyutlarda yaşanılabileceğini, bu boyutların bazı sınırları aşıp da nasıl "saplantı" haline gelebileceğinin de en somut örneklerini bu kitapta görebilirsiniz.







Bu arada, arkadaşlarımın adını vermedim çünkü izinlerini almadım ama sürekli takip ederler blogumuzu efendim:) Neyse.








Ve yine bir zaman olmuş ki; kandırılmış halk, yavaş yavaş ipleri ele almaya başlamış. Her yerde sosyalizm yanlısı kitlesel gösteriler yapılıyormuş. Kenan Evren ve saz arkadaşları da bir karar almışlar ve darbe yapmanın tek çıkar yol olduğunu düşünmüşler. 12 Eylül 1980'de, o zamanın Türkiye'sinde bir askeri darbe olmuş. "Darbe" kelimesinden korkmayın sakın, bu çok çok iyi niyetli bir darbeymiş. O kadar iyi niyetli bir darbeymiş ki;

Gökten 3 elma düşmüş, biri bu hikayeyi anlatan Günay adındaki kişiye, diğeri bu hikayeyi sonuna kadar okuyan blogseverlere ve sonuncusu da yanlışlıkla bir sosyalistin kafasına düşmüş. Sosyalist, elmayı yanındaki arkadaşlarına bölüştürmüş.

Tehlikeli diyorlar çünkü deney sırasında kara delikler oluşabilir ve bu kara delikler dünyayı yutabilirmiş. "Oha lan!" diyenler vardır ki ben de diyorum. Elbette benim anlattığım kadar basit değil bu tehlike. Az bir ihtimal de olsa var böyle bir tehlike. Aman diyorum, göte gelmeyelim.
Hey maşallah, dayıya bak hele! Aynen böyle, devammm... :P
Tabi ben oturdum, o ayrı konu. Çok güzel de eğlendim ki bu kadar eğlenebileceğimi düşünmüyordum. Grup Yorum için "mükemmellerdi" demenin bir manası yok sanırım. Zaten Grup Yorum'u dinlerken hiç zevk almadığımı hatırlamıyorum. Benim gözümde Türkiye'nin en kaliteli ve istikrarlı grubudur efendim. :)
Bildiğiniz üzere Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk, Ağustos ayı sonunda yepyeni bir roman çıkardı: "Masumiyet Müzesi". Daha önce hiç Orhan Pamuk okumadığım için ve Nobel'den sonraki ilk eseri olduğu için fırsatı kaçırmadım ve Masumiyet Müzesi romanını alıverdim. Henüz 70 sayfasını okudum ve önümde okuyabileceğim en az 500 sayfa var.
Yazının giriş paragrafını yazmışım ama hala kimden bahsettiğimi söylememişim. Hemen söyleyeyim büyük harflerle: FAHRİYE EVCEN. Bugün Yaprak Dökümü'nde kardeşiyle bir yüzleşme sahnesi vardı ki, o anda gerçekten çok etkilendim; dedim ki "oyunculuk" budur.