Eylül 2008 içindeki 33 yayından en yeni 30 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Eylül 2008 içindeki 33 yayından en yeni 30 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

Ve bir bayram sabahı daha

Evet, yarın islam alemi için bayram. Bayramın adı bu aralar tartışma konusu. Dinine daha bağlı olanları mı desem, din konusunda daha hassas olanlar mı desem; neyse işte, o kişiler bu bayram için "Ramazan bayramı" tanımlaması yapıyor. Bu topluluğun dışında kalanlar ise "Şeker bayramı" diyor.

Ne yalan atayım, bayram filan hiç umrumda değil. Nitekim uğruna kutlama yapabileceğim bir sebebim yok; ancak ben istesem de istemesem de yıllardır yaptığım şeyleri yarın da yapacağım. Bu yaptıklarım, "bayram" için değil de "gelenek" için gibi bir şey. Anlatacaklarım size garip gelebilir belki ama ben ne mi yapacağım yarın?

Hala 10 yaşındaki çocuklar gibi "en temiz" giysilerimi -ya da "en yeni" de diyebiliriz- giyeceğim, efendi görünmeye dikkat edeceğim ve ailemle birlikte başlayacağım büyüklerin evlerini ziyaret etmeye. Büyükler derken, genelde annemin ve babamın ailelerini ziyaret ediyoruz.

Bayram sabahı, hazırlıklar tamamlandıktan sonra, 20 yaşındaki bir herif olarak gidip çikolata paketi alırım, güzelce sardırırım ve evdekilere "Paketler hazır, artık çıkabiliriz" derim. Genellikle önce, babaannemleri ziyaret ederiz, daha sonra da anneannemleri.

Eşşek kadar olmamıza bakmayıp da harçlık vermeye çalışanlar da çıkıyor tabi akrabalar arasından. Eskiden olsa, "İstemiyorum ama yan cebime koy" felsefesine uyum gösterirdim ancak son birkaç yılda artık gerçekten rahatsız olduğumdan almıyorum ya da almamak için maksimum çaba sarfediyorum.

Ziyaret ettiğimiz evde, genelde en başta her zamanki gibi kolonya ve şeker ikram edilir; daha sonra da çeşitli içeceklerle bu ikram sürdürülür. Eskiden kolonyayı kafama dökerlerdi, artık eşşek gibi bir adamın kafasına kolonya dökemeyeceklerinden, mecburen ellerimize döküveriyorlar. İçten içe, "Yine başıma dökün lan, ben hala küçüğüm aslında" filan demek geliyor ama fiziki özelliklerimiz bunun tam tersini söylüyor zaten.

Bu arada neredeyse her bayramda yaptığım bir ibneliği de itiraf edeyim burada. Genelde bizi sabahları, şeker toplayan çocuklar uyandırır. Ben de açarım bazen kapıyı ve hemen "Bayramınız mübarek olsun" derler ve yüzüme bakarlar. E ne istedikleri belli, mütevazi olanları "şeker", işin bokunu çıkartanlar "para" için gelirler. Benim bayramımı kutladıktan sonra, tam onlar bir şey beklerlerken, ben de onların yüzüne bön bön bakarım ve "Eeee sizin de mübarek olsun da neden bekliyorsunuz?" derim. Evet evet, hiç utanmadan derim. Sonra çocuklar "Hiiççç..." derler ve "Geçerken uğradık abi" pozisyonunda arkalarını dönüp, merdivenlerden inmeye yönelirler. Sonra şakanın boku çıktığını anlarım "Gelin ulen gelin" der ve içerden genelde "Kent" marka şekerleri -ki bilirsiniz, klasik Kent marka şekerleri- veririm. Yüzleri güler, mutlu olurum. Bir de bunların poşetle gelenleri vardır. Sanki şeker koleksiyonu yapıyor kerhaneciler.

Neyse ya, yarın 20 yaşındaki Günay, 10 yaşındaki Günay rolüne girecek. Bu durumdan çok da şikayetçi değilim ama ara sıra garip geliyor işte.

Ayrıca; müslüman tüm halkların, "ramazan" ya da "şeker" her ne derseniz deyin, bayramını yürekten kutluyorum. Umuyorum ki herşey gönlünüzce, gönlümüzce olur.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

İlla Ak Parti (Video)

Gece gece sevdiğim bir arkadaşımın attığı harika parçayla coşuyorum, yerimde duramıyorum. Parçanın adı "İlla Ak Parti". Aşağıda videosunu da hazırladım. 35-40 saniyede bir resimler değişiyor. Tam 1 saatimi verdim, siz izleyin diye :) Durun lann, videoyu izlemeden önce yazımı okuyun :( Parçanın girişi zurnalı filan, sanki düğüne geldik böyle. Hemen hayalimde bir halay canlandırdım. Halayın başını RTE (Tayyip) çekiyor, yanında Abdullah Gül ve Dengir Mir Mehmet Fırat. Yalnız RTE, biraz alkol almış, elindeki mendili belli belirsiz sallıyor ve parçaya eşlik ediyor. Abdullah Gül yine çok mütevazi, sanki halay çekmeye değil, seminer vermeye gelmiş. Tayyip, durumu farkedip "Apo, kendini ritme bırak mına koyim yaaa!" diyor.

3 buçuk saattir aynı müzik çalıyor sürekli. İlle Ak Parti Ak Parti, ille Ak Parti tey tey tey... Aha Video. Videoyu izleyin ve yazımı okuyun, "İzledik videoyu, sktir et Günay'ı demeyin".
video
Ulan bu Beyaz Parti'yi seviyorum ya adamlar çalışıyor, kendilerine özel albüm bile yaptırmışlar. Bizim belediyeyi de aldılar geçen seçimlerde, sağolsunlar sineması olmayan beldemize buz pateni pisti açıyorlar. Skeyim böyle işi, duyar duymaz şok oldum. Lan buz pateni ne? Biz öküzüz kardeşim, hele bir sinema getir, biraz sosyalleşelim daha sonra buz pateni filan yaparız.

İlle Ak Parti Ak Parti, ille Ak Parti tey tey tey...

Ne güzel yaa, adamlar yönetime geldi, bizi adam edecekler sağolsunlar. Dün gece televizyonda "Hababam Sınıfı Merhaba" vardı. Hoca, öğrencileri tuvalette sigara içerken yakalıyor; ama biz elde sigara filan göremiyoruz. Sigaraları, mozaiklemişler böyle. Güya insanlara kötü örnek oluyormuş.

İlle Ak Parti Ak Parti, ille Ak Parti tey tey tey...

Sadece sigaraları sansürleseler iyi, adamın biri yabancı filmde elinde bir şey içiyor, böyle kafaya dikiyor filan ama ne içtiğini bilmiyoruz. Sonradan tahmin ediyoruz ki, onun da içtiği alkol. Alkol de kötü örnekmiş. Yine bir kavga sırasında, adamın burnu kanıyor; ama o da ne, yine göremiyoruz adamın yüzünü. Evet, yine kötü örnek.

İlle Ak Parti Ak Parti, ille Ak Parti tey tey tey...

Yani şu an televizyonlarda ne olup bitiyor bilmiyoruz. Televizyonu açınca, sansürlenmiş bir şeyleri izliyorum. Böyle mozikler filan, bir bok anlamadan tekrar kapatıyorum. Bir sansür kafalı adam, diğer sansürlü adam ile kavga ediyor, arkada diğer sansür sigara içiyor sanırım. Böyle acayip bir durum.

İlle Ak Parti Ak Parti, ille Ak Parti tey tey tey...

Bugün izlediğim bir haberle daha da dumur oldum ama. Alınacak olan bir kararla, dizilere de sınırlama getiriliyormuş. Evlenmeden cinsel ilişki filan olmayacakmış dizilerde. Mesela Yaprak Dökümü'ndeki Ferhunde kaltağı, gidip patronuyla doya doya sevişemeyecekmiş. Ulan be! Artık izlemem ben o diziyi.

İlle Ak Parti Ak Parti, ille Ak Parti tey tey tey...

Ben, Günay Doğan olarak; televizyonu evlilik öncesi sevişenler, boğazda oturup bira içenler ve "yak bi cigara" diyenler için izliyorum. Onları da sansürleyecekseniz ne yapacam lan ben. Sevişme yok, alkol yok, sigara yok ne var lan it!

İlle Ak Parti Ak Parti, ille Ak Parti tey tey tey...

Ya mutlaka dinlemelisiniz bu parçayı. Cidden 1 saattir aynı parçayı dinliyorum. AKP sempatizanı oldum çıktım. Neyse durmak yok, halaya devam, neşelenmeye devam, eğlenmeye devam.

İlle Ak Parti Ak Parti, ille Ak Parti tey tey tey...

Not: Ulan parçanın adı "İlla Ak Parti" ama şarkıyı söyleyen sanatçımsı "İlle Ak Parti" diyor. "a" mı "e" mi? Neyse sktir edin. İlle Ak Parti Ak Parti, ille Ak Parti tey tey tey... Son günlerin bomba saçmalaması oldu bu yazım :)

Not2: Videonun Youtube adresi:
http://www.youtube.com/watch?v=l1v46p8JG_s

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Fethullah Gülen Cemaati

Severiz bu cemaati bilirsiniz. Hepimize hoşgörü aşılamışlardır. "İnsan insanı sker mi hiç?" felsefesini benimsemişlerdir, iyilerdir, hoşlardır. Üniversitedeki ilk günümde karşılaşmıştım kendileriyle, saolsunlar ilgilendiler benimle, çok saf birine benziyorum sanırım. Neyse, Mart ayında Ekşi Sözlük'te kendileri ile ilk karşılaşmamda olanlar ile ilgili bir entry yazmışım. Ufak değişikliklerle aktarıyorum, neler hissettim tanışma faslında; okuyun şaşırın. Yüzde 98.6 doğru :) Şöyle ki;

""" Üniversiteyi yeni kazanmışım, henüz ilk günler. Hafif sakallarım uzamış şekilde sınıfa girdim, hocanın da henüz gelmemiş olduğunu görünce cam kenarındaki gruba doğru yaklaştım. İlk günler olduğundan hem ortam yapar hem de pencere kenarında biraz hava alırım diye düşündüm. Yanlarına varır varmaz "Selamun aleykum hacı!" dediler bana. (ben tam merhaba diyecekken) Bu "hacı" kelimesi son aylarda herkesin dilinde bir hitap şekli olduğundan pek umursamadım, (ki sevmem hacıları, hocaları) "Aleykum selam!" dedim ve camı aralayarak dışarıya bakar vaziyette konumlandım.

İçlerinde en büyük yaşta görünümlü şahıs bana "Bak hele!" dedi. Ben bir gariplik olduğunu hissettim, hafif tırsak bir şekilde dönüverdim kendisine. Bana ilk söylediği şey "Abiler seninle ilgilendi mi?" oldu. İçimden "Abi kim lan, ne ilgilenmesi, ibne miyim lan ben, nasıl bir ilgilenme bu?" diye düşünürken ikinci soru "Hangi dershaneye gittin sen hacı?" oldu. Yutkundum, "Gem Dershanesi" dedim (Gem Dershanesi bizim semtimizdeki yerel bir dershane) hemen ardından "E orda okumuşsan abiler seninle bol bol ilgilenmiş olması lazım." dedi. (Gem Dershanesini, bu cemaatçi güruh "Fem Dershanesi" olarak algılamış meğerse)

Bu ilgilenme laflarından canım sıkıldı, anlık depresyona girdim ve dedim ki "Ne ilgilenmesi kardeşim, anlamadım ne demeye çalışıyorsun?" hemen bana ilk söylediği söz "Kalacak yerin var mı, ev bulabildin mi eğer yoksa bizim eve gidebiliriz" dedi. İkinci kez yutkundum, "Nooluyoruz ya, hay topunuzun ebesini skeyim ibnetörler" dedim (yine içimden ama).

Benim iyice yüzüm düştü, içimde kara bulutlar dolaşmaya başlamışken birden cesaretlendim, "ilk günden bu ne biçim şok" diye geçiriyordum içimden. Birden, kan beynime sıçradı, dedim ki(dışımdan) "Ne biçim konuşuyorsun lan, ne evi, ne ilgilenmesi, ne abisi" derken bunlar gülüştü ve "Yanlış anladın beni hacı" dedi. "Sokayım hacına" dedim (maalesef yine içimden), çok sinirliydim.

Dediler ki "Fem Dershanesi'nde okumuşsan biz sana kolaylıklar sağlayabiliriz, evi ucuza getiririz" falan filan dediler. O ana kadar aklıma gelmemişti ama "Fem dershanesi" deyince bende jeton düştü. Neredeyse bu ibnetörlerin boynuna sarılıp "Sağolun, allah razı olsun, kıble ne tarafta namaz kılacağım ben" diyecektim çünkü yanlış anlaşılma sırasında sinirlerim acayip bozulmuştu, anlık şoklar geçiriyordum, bu şoktan sonra Fethullahçılara tahammülüm artmıştı nedense o anda. O arada hoca içeri girdi, oturdum bir sıraya (mümkün olduğunca Fethullahçılara en uzak sıraya).

O gün bugündür kendilerine 10 metreden fazla yaklaşmam. """

Ahhh ulan ah, ne acayip anıymış, ben de yeniden yaşadım valla o günü.

Hastayım, burnum akıyor (ilginçtir ki sadece sağ taraf), hapşuruyorum (bir kez değil, mutlaka üst üste birkaç kez), ara sıra üşüme geliyor (götüm donuyor). Ölcem lan :( Öyle bir söyleyeyim dedim :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Nasıl intihar edilir? Öhö öhö!

Yine çok ilginç ama ilginç olduğu kadar da tehlikeli bir konuyla karşınızdayım. Ahaha ilk cümleye bak, sanki talkshow filan sunuyorum. Evet ekran karşısındaki sevgili seyirciler, bugün işleyeceğimiz konunun adı: "intihar". Uleeen adı bile ürpertici ama bugün anlatacaklarım birilerine garip gelebilir hatta bu "birileri" Türk Telekom filan da olabilir; o nedenle iyi bir üslup ile yazmalıyım. Sonra "İnsanları intihar etmeye teşvik ediyor bu öküz" demesinler. "Öküz" demekle kalsalar iyi, sanki "siteyi erişime kapatacaklar" gibi bir his var içimde lan, bazı şeylere çok mu burnumuzu sokuyoruz ne? :)

Bugün bir arkadaşımla "öylesine" sohbet ederken, kendisine "Hiç intiharı düşündün mü?" diye bir soru yönelttim. Daha sonra onun verdiği cevaptan çok, "Nasıl temiz intihar edilir?" konusuna kafa yorduk. Aman, sakın yanlış anlamayın; bu yazıda intihara teşvik filan yok. Başımızı belaya sokmayalım, sadece bir sohbetin bloga aktarılması durumu var.

Neyse, malzemeleri sayıyorum. Bir yağlı urgan, yüksek bir ağaç, bir de "göt". Şaka lan şaka. Şişşt, başlıyorum.

Sohbetten devam edelim. İlk önce aklımıza "silah" geldi. Yani silahla intihar edilirse nasıl olur filan diye düşündük baya ciddi ciddi. Sonra arkadaşım dedi ki, "Silahla intihar edilince, ölmeme tehlikesi var" Ahaha, tehlikeye bak "ölmeme tehlikesi". Kararlıyız, öldüreceğiz kendimizi. Silahla intiharın işe yaramayacağını aladık; ama pes etmedik, en temiz ve acısız intihar yöntemini bulacaktık. :)

Yüksek bir yerden atlama, Boğaz Köprüsü meselesini filan hiç açmadık, hemen son yıllarda gençler arasında moda olan "ilaçla intihar" yöntemine kafa yorduk. İntihardan sorumlu devlet bakanı sevgili arkadaşım, ilaçla intiharın en temiz ve en ağrısız yöntem olduğu konusunda beni kendisine inandırdı. "Ulen neymişsin sen be" dedim kendi kendime. Nitekim öyle güzel ve çekici bir biçimde anlattı ki, hemen birkaç kutu ilaç alıp intihar etmek içimden geldi. İnanmıyor musunuz?

Gece uyumadan önce, bolca ilaç zıkkımlanacakmışız. Ama uykumuz geldiği anda bu işlemi yapacakmışız. Tam ilacı zıkkımlandıktan sonra uyuyacağımız için ne acı ne de başka bir şey hissedecekmişiz ancak bu "uyku" durumu hiç bitmeyecekmiş. Ayrıca, eğer uyku problemi varsa, içilecek ilacın "uyku hapı" olması; bir taşla iki kuş vurmamız anlamına gelecekmiş. Evet, en temiz intihar yöntemi bence de bu. Ohh ne âlâ. :)

Hooop!

Sakın ama sakın "Bu yöntemi çok beğendim, bi deneyelim bakalım nasıl oluyormuş?" filan demeyin; ağzınıza sıçarım. Lan, valla sıçarım bak! Ne intiharı lan, deli mi skti sizi?

Hayat, bazen bizi ne kadar zora soksa da,
Hayat, bazen bizim ebemizi skse de,
Hayat, bazen bize "öleyim de kurtulayım" dedirtse de,
Hayat, bazen çekilmez olsa da,

Yine de "sanırım" yaşamaya değer. Hem ben bazen yaşamayı o kadar seviyorum ki; "Ölümsüzlük ne zaman ilan edilecek lan?" diye söyleniyorum kendi kendime. Sanırım normal şartlarda bir "50 yıl"lık ömrümüz var. Bu 50 yıl içerisinde ölümsüzlük iksiri filan icat etmezlerse, o bilim adamlarının kafasını skerim. (bkz: kafa skmek)

Son olarak diyorum ki; "İntihar etmeyelim, edenleri uyaralım!"

Not: Hayatı çok seven bir herif gibi görünmek istedim gözünüze bu yazımda. Oysa ki, hayatı çok sevdiğim filan yok. Bazen yaşamakta zorlandığımı hissediyorum. Bazen zorluklardan korkuyorum. Aslında bu korkulardır insanları intihar ettiren. Yine bu korkuların adı var ama uzatmayayım. En nihayetinde bu paragraf sadece bir "not". Konumuz, bir önceki paragrafta bitmişti zaten.

Not 2: Ulen çok ciddi bir konu ha. Başımıza bir iş gelmesin. Silsem mi lan?

Not 3: İntihar etmeden önce "Nasıl intihar edilir?" diye aratıp da bu siteyi bulan gerizekalı arkadaşım, intihar edersen seni öbür dünyada bulurum götünü keserim. Ulan mına koduğumun ibnesi, sktir git başka siteye. Bu site üzerinde intihar etme. Yürü lan...


Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Masumiyet Müzesi değerlendirmesi

Öncelikle böyle bir kitabın değerlendirmesini yapmak elbette çok güç. Ben kişisel görüşlerimi bir bakıma belirtmeye çalışacağım burada. Kitabı henüz okumayanlar ve okumayı düşünenler, bu değerlendirmemle ilgilenmesinler bence.
Orhan Pamuk'un yazdığı Masumiyet Müzesi'ni kesinlikle tavsiye ediyorum ve herkesin okuduktan sonra "İyi ki okumuşum" diyeceğinin garantisini veriyorum. Hayatında duygusal birtakım gelişmeler yaşayanların, kitapta kendinden "çok şey" bulabileceğini de ayrıca belirteyim. Bir aşkın en fazla hangi boyutlarda yaşanılabileceğini, bu boyutların bazı sınırları aşıp da nasıl "saplantı" haline gelebileceğinin de en somut örneklerini bu kitapta görebilirsiniz.

Şimdi kitabın biraz ayrıntılarına girelim; nedir, neyin nesidir bir göz atalım.

Öncelikle kitabın başında "dikkatli okuyucular" hayal kırıklığına uğrayabilir. Hatta bu hayal kırıklığı henüz 2. cümleden itibaren karşımıza çıkabilir nitekim Orhan Pamuk, kitabın daha ikinci cümlesinde büyük bir anlatım bozukluğu yapmış.

"Bilseydim bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?" Bu cümledeki anlatım bozukluğunu birçok kişi kolayca görebilir ama ben yine de belirteyim ki "Bilseydim bu mutluluğu koruyabilir" den sonra cümlenin akışına uyum sağlanması için "miydim?" getirilmeliydi. Şimdi bunun neden bu şekilde olduğunu anlatmaya kalkışsam eminim ki "anlatamayacağım", o nedenle hiç işin ayrıntısına girmeyeyim.

Bir kitap için bu denli ufak imla hataları ya da anlatım bozuklukları önemli midir? Bence değildir, bence önemli olan "kitabın konusu"dur ancak kitabın yazarı Nobel ödüllü bir yazarımız olunca, ister istemez bu tip ayrıntılar dikkatimizden kaçmıyor. Benim de kaçmadı.

Kitabın ilk kısımlarından itibaren balıklama olarak "aşk"ın içine atlamıyorsunuz. Öncelikle bu durumun ortaya çıkışına tüm ayrıntılarıyla birlikte şahit oluyoruz. Kemal'in Füsun'dan nasıl etkilendiğini, ilk sevişmelerin Kemal'e nasıl çekici geldiğini ve Füsun'un her davranışının Kemal'in nasıl dikkatini çektiğini, tüm ayrıntılarıyla okuyacaksınız. Bu ayrıntılar birçoklarınıza gereksiz gelebilir ancak romanın devamı açısından hepsi çok gerekli ve yerinde.

Füsun ile ilgili olan ayrıntıların gerekli olduğunu düşünüyorum ancak kitabın ortalarından itibaren "bazı" ayrıntıların ben de gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bu ayrıntılar neler? Kemal, Füsun'dan yaklaşık 1 yıl ayrı kalıyor ve onu göremiyor, daha sonra 8 yıl boyunca neredeyse hergün Füsun'ların evine gidiyor. Bu ziyaretlerin amacı elbette Füsun'u daha fazla görebilmek ancak ziyaretlerdeki perdenin adı "aile dostluğu". Kemal'in ailesi ile Füsun'un ailesi hısım. İşte bu 8 yıllık süre, yüzlerce sayfaya yayılmış ve tüm ayrıntılarıyla anlatılmış. Bu ayrıntıların geneli Füsun'un hal ve hareketleri üzerine. İşte bu ayrıntıların yüzlerce sayfaya yayılmasını gereksiz buluyorum. Elbette anlatılanlar, roman açısından belirleyici unsurlar ancak bu unsurları sınırlandırmak gerekliydi diye düşünüyorum. Nitekim romanı okuyan birçok kişinin değerlendirmesini de okudum, aralarında benim şikayetçi olduğum bölümden çokça yakınanlar var.

Benim en çok hoşuma giden durum ise elbette Kemal'in "eşya takıntısı". Kemal, Füsun'un yokluğunda, onun dokunduğu ya da kullandığı eşyalarla tatmin oluyor. O eşyaları, vücuduna sürüyor ve böylece aşk acısını dindiriyor. Bu yaptığı, olaya tepeden bakanlar için "garip" diye nitelendirilebilir ancak romanı okuyup da Kemal'in hissettiklerini anlayanlara bu durum garip gelmeyecektir.

Romanın başında ve aralarda Füsun'un tasvir edilişi beni gerçekten çok etkiliyordu. Hatta insanın hayali bir kıza ilgi duyabileceğine, bu roman sayesinde şahit oldum. Füsun, elbette hayali değil, gerçek bir kişi ancak bizim gözümüzde "hayali" olarak nitelendirilebilir sanırım.

İnsanın aşkı uğruna nelere katlanabileceğinin de bir ispatı gibi bu kitap. Birçoklarımızın aşamadığı "gurur" meselesi ile Kemal'de yıllarca savaşıyor. Füsun'un evine hergün misafir olmak, onun gururunu incitiyor ancak aşkı için "gurur"u engel olarak görmüyor.

"Bekaret" konusu, romanın ana kolonlarından birisini oluşturuyor. Ayrıca küçük kızların ülkemizde, kendi akrabaları ya da yakınları tarafından bile tacize uğradığı, uğrayabileceği Füsun üzerinden anlatılıyor.

Romanın sonu ise maalesef istediğimiz gibi bitmiyor. Füsun ile Kemal'in kaza yapışı ve Füsun'un hayatını kaybedişinin anlatıldığı bölümde "çok duygusal" olanlar göz yaşlarını tutamayabilir ancak genel anlamda, "ölüm" teması fazlaca işlenmemiş. Eminim, o bölüm istenilse daha ayrıntılı anlatılabilir ve biz salya sümük içerisinde kalabilirdik :) Zannediyorum ki bilinçli bir şekilde, kaza anı ve Füsun'un ölümü üzerinde fazla durulmamış.

Kemal, Füsun öldükten sonra dünyanın irili ufaklı birçok müzesini geziyor. Müzeleri gezmesindeki amaç ise, Füsun'un evinden (ç)aldığı eşyaları sergilemek. Evet, "Masumiyet Müzesi" aslında gerçek. Birkaç yıl içerisinde Orhan Pamuk, Çukurcuma'da aldığı bir binayı müzeye çevirecek ve bu müzede Füsun'un eşyaları sergilenecek. Biz de, müzeyi ziyaret edebileceğiz.

Son olarak Kemal'in akıbetinden de bahsedeyim biraz. Kemal'in ağzından anlatılan roman yaklaşık olarak 1975-1985 arasındaki dönemi kapsıyor. Kemal Basmacı, geçen sene (2007) hayatını kaybediyor. Neyse ki bu hikayeyi, bu büyük aşkı Orhan Pamuk'a anlatıyor ve Pamuk da bu aşkı yazıya dökerek bize sunuyor.

Edebiyatla ilgilenen ya da ilgilenmeyen herkes mutlaka bu kitabı okumalıdır. Dünyanın belki de en sihirli kelimesi olan "aşk"ın ne olduğunu bu romanda anlayacağınızı düşünüyorum. Sık sık yaşadığımız "hoşlantı" durumu ile "aşk" arasındaki farkın da ne olduğu bu kitapta gizli bence.

Okuyun, okutun efendim. Orhan Pamuk'a böyle bir kitap yazdığı için teşekkür ediyorum. Bir kez daha kendisinin neden "Nobel'e layık görüldüğünü anladım ben. Orhan Pamuk ile Nobel'i bağdaştıramayanlara da bir "cevap" niteliğinde bu kitap.

Not: Bir daha bu tip değerlendirmelerde bulunmayacağımı da ilan ediyorum buradan nitekim bu değerlendirmemi okudukça "Ne gereği vardı?" ya da "Bu kadar da saçmalanmaz, ne alaka şimdi?" gibi tepkiler verir oldum. Zaten haddime mi ki? :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Yaprak Dökümü ve dershane muhabbeti

Bugün Masumiyet Müzesi ile ilgili geniş bir yazı yazacaktım ancak çeşitli sebeplerden dolayı ve zamanım olmadığı için yazamıyorum. Kısmet, belki yarın yazarım.

Yaprak Dökümü ile ilgili birkaç şey söyleyeyim bari. Ben, gerçek hayatta bu kadar da tesadüfün olabileceğini düşünmüyorum o nedenle de Yaprak Dökümü'nün gerçeklikten ve romanın konusundan iyice uzaklaştığını düşünüyorum. Bir an önce diziyi bitirirlerse, tadında bırakmış olurlar ve beni sevindirirler.

Yarın yine sabah erkenden kalkıp dershane yollarını aşındıracağımdan, erken uyumak gibi bir fikrim var. Dün de güya erken yatacaktım ama gelin görün ki saat 3'te yatabildim. Neyse, gevezeliğin lüzumu yok. Öperim, hepinizi :)

Not: Konu, yoruma kapalıdır nitekim yorum yapılacak ne yazdım ki? :)

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

O an; "Uyuşturucu Nöbeti"

Öncelikle çok çok hassas bir konu olduğunu belirtmenin manası yok sanırım. Bunu anlayamayacak gerizekalılar, bu bloga girmez. Başlıkta da belirttiğim üzere, bugün bahsedeceğim konu: "Uyuşturucu". Uyuşturucunun, uzun uzun zararlarından bahsetmeyeceğim, bu zararları sanırım hepimiz biliyoruz; ben sözü sevdiğim bir arkadaşım olan Burak'a (20) bırakacağım ve O, uyuşturucu nöbeti sırasında ve sonrasında tam olarak neler hissettiğini bize anlatmaya çalışacak. Şöyle ki;

Yine akşam oldu, yalnızlık başladı. Ellerim titiriyor, gözlerim ağrıyor, bedenim amansızca kilitleniyor. O kadar güçsüz hissediyorum ki kendimi, çıldıracak gibiyim. Aklımda sadece uyuşmak, "uçmak" ve rahatlamak var. İçimde bir şeyler can çekişiyor, kendimi kaybedecek gibiyim oturmak istiyorum; küçük oda üstüme üstüme geliyor, daralıyorum. Nereye baksam bulanık... Sisli bir perde var gözlerimde. Buğulu bir karanlık; göz gözü görmez gibi. Bilincim kapanacak sanki, istem dışı olarak bacaklarım titriyor ve kontrolumü yavaş yavaş yitiriyorum. Birilerine ya da bir şeylere sataşacak yer arıyorum çünkü "esrar" arıyorum.

Sadece uyuşmak ve üzerimdeki halsizliği atıp mutlu olmak istiyorum. Zamanım git gide daralıyor; bağırasım, kırasım, dökesim geliyor. Kendimi bu çaresizlik içinde öldürecek gibiyim.

Elim esrara uzanıyor; çarşafı alıyorum, 2 sigara kırıp dallarından esrarı ayıklıyorum ve çarşafa seriyorum; onu sanki bir bebeğe bakar gibi, nazikce incitmeden sarıyorum çünkü ona "köpek gibi" muhtacım; herşeyim benim, ilahım, tapınağım. Sarıyorum...

Cebimden zıvana kağıdını çıkarıyorum, filtre yapıyorum. O kadar sabırsızlanıyorum ki... Mutluluğa ereceğim, bütün dertlerim kederlerim son bulacak; aklımda sadece bu var. Esrarı gırtlakla mı alsam, pet mi yapsam diye düşünyorum ve gırtlakla almaya karar veriyorum. Yakıyorum...

Ellerimle yaptım ilahımı; bir nefes alıyorum ki, hasretle nefesi verdiğimde birden "ohhh" diyorum çünkü acılarım tükeniyor; huzur, mutluluk hissi geliyor. Bir derken, iki derken esrar bitiyor. Bizim deyimimizle "Öküzü deviriyorum", sırt üstü uzanıyorum ve gözümün başımın ellerimin rahatladığını hissediyorum. O an gök yüzndeki bir kuş gibi uçuyorum ve o an dünyalar benim oluyor. Ayıldığım zaman; sigara filtreleri, zıvanada artan kağıt parçacıkları, sisle dolu bir oda kalıyor.

Çaresizlik içinde bir düşüncedir alıp gidiyor beni. "Sonum ne olacak?" diye "Ömrüm nerede ve nasıl bitecek?" diye soruyorum ve anlıyorum ki çoktan bağımlısı olduğum bu "canavar" beni de almış, içine esir etmiş.

Hergüne aynı karamsarlık, aynı duygularla başlıyorum. İlerisi için bir adım değil, geriye doğru 100 adım atıyorum. Burnumda toprak kokusu, içimde ölüm hissi ve nedensiz bir acı başlıyor yüreğimde. Günler aynı, geceler aynı; maalesef, benim için tek baki olan bir "üçlü" bir "nefes" ve "mutluluk" hissi...


Bu hisleri yaşatan, lanet bir "alışkanlık" var. Bir bulaşan, maalesef bir daha kurtulamıyor ve kendi deyimleriyle "kendilerini uçmak zorunda hissediyorlar". Uçamazlarsa, daha ağır bir nöbete yakalanacaklarını ve öleceklerini biliyorlar. Öyle bir şey ki, neresinden tutsanız ölüm karşınıza çıkıyor.

Okulların da henüz açıldığı bugünlerde, beynimizi uyuşturmak isteyenlere izin vermeyelim! Bizim için en önemli şey olan "düşüncelerimiz"in, onların denetimine geçmesine göz yummayalım! Bu tip ne idüğü belirsiz şeylere "özenmeyelim"!

Bu da eğitici bir yazımız olsun, acı çeken bir Burak'ımızın dilinden...

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

"Masumiyet" ve "Uyuşturucu" öncesi

Bugünü genellikle okumak ile geçirdiğimden, bloguma yazacak zamanı bulamadım. Bakmayın şu an yazdığıma, birkaç satır sonra bu yazının da son bulduğunu göreceksiniz. Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi'ni bugün bitirmek istedim ve bitirdim. Sadece son 3 günde 400 sayfadan fazla okudum.

Masumiyet Müzesi'nin değerlendirmesini, bir sonraki yazımda uzunca yapacağım. Değerlendirmemi beğenirsem Orhan Pamuk'a da okuması için postalayacağım. Ayrıca bir arkadaş, uyuşturucu nöbetini ayrıntılarıyla anlatmaya çalışacak, birkaç gün içerisinde. Yani, nöbet geldiğinde tam olarak neler hissettiğini "o"nun dilinden okuyacaksınız. Şimdilik hoşçakalın.

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Nihat Hatipoğlu ile paraya doğru!

Bugün akşam, televizyonu açtım yemek yerken. Kitap okuya okuya gözlerim bozulacak gibi olduğundan televizyonun iyi geleceğini düşündüm salakça, onun haricinde genelde televizyonu açmam, birkaç dizi dışında.

Star TV'de, yanılmıyorsam Nihat Hatipoğlu bir program yapıyor. Böyle son derecede kaliteli görünen bir tahtımsı koltuğa oturmuş, iftar öncesi müslümanların sorularını yanıtlıyordu. Buraya kadar iyi hoş, yani tamamiyle insanların yararına bir program yaptığı için problem yok gibi görünüyor ancak kısa sürede Hatipoğlu'nun hal ve hareketleri insanı huylandırıyor. Aslında hal ve hareketlerinin tuhaflaşmasının sebebi, onu arayan izleyicilerin kendisini "yüce insan" gibi görmeleri.

Mesela bazı arayan inançlı insanalarımız, tanrıdan af dileyeceklerine sanki Hatipoğlu'ndan af diliyorlar gibi bir görünüm vardı. Bugün arayanlardan birisi "Hocam, şu sebepten ötürü oruç tutamadım, ne yapabilirim, yardım edin" gibi bir şey söyledi. Belki aynı cümleyi kurmamıştır ama bir benzerini kurdu. Yani soruş tarzından da anlayacağınız üzere sanki Hatipoğlu gidip tanrıyla görüşecek de bunu affedecek gibi bir izlenim var. Nihat da bu soruştan güç almış olacak ki birkaç şey söyledikten sonra "bu yükün altından şöyle yaparak kalkabilirsin" gibi bir çıkış yolu gösterdi izleyiciye. İşin en garip yanı da tam burda başlıyor. İzleyici sanki bitkisel hayattan yeniden yaşama dönmüş bir hasta gibi neşelendi, Nihat'a övgüler yağdırdı. "Allah razı olsun" diye diye bitiremedi; sanki işlediğini düşündüğü günahın altından Hatipoğlu kurtardı kendisini. O denli, sevgi gösterileri sundu Hatipoğlu'na.

Nihat Hatipoğlu'da programda kendisinin ilahlaştırıldığının farkında olsa gerek ki, hal ve hareketleri bir değişken, bir afili sormayın gitsin. "Küçük dağları ben yarattım" modundan çıkıp, "Kainatı ben yarattım" aşamasına geçiyor sanki. Utanmasa bağlanan seyirciye "Tamam koçum rahat ol, ben sana cenneti ayarlayacağım" diyecek.

Ya bırak Nihat bu hoşgörülü adam ayaklarını. Halkı o kadar çok düşünseydin, halkın en küçük sorunlarıyla gerçekten bu kadar ilgilenmeye meraklı olsaydın, program başına devasa rakamlar almazdın. Senin 1 saatlik programda kazandığını, çok düşündüğünü iddia ettiğin müslüman bir işçi neredeyse 4 yılda kazanıyor. "Oha lan ciddi misin?" diyenleri duyar gibiyim ama durum bundan ibaret. Bu arada "Adamın aldığı ücret sana mı battı?" diyenlere açıkca söylüyorum ki "Evet, battı canım!". Battı hem de çok acıttı ve bu paranın başkalarına da batmasını istediğimden bu yazıyı yazıyorum buraya.

İslamın "manevi" değerleri üzerinden "maddi" gelir sağlıyor bu adam. Elbette, belirli bir miktar kazanacak ve bu onun da hakkıdır ancak, aldığı büyük paralar maalesef benim gözümde, kendisini otomatikmen "şaibeli" hale getiriyor.

Ben insanlarımıza da çok şaşıyorum doğrusu. Nihat'ın adını anmadan önce isminin önünde onlarca "olumlu" sıfat koyanlar, adamın hiç bu yanını düşünmüyor musunuz?

Pek sevgili, değerli, ahlaklı, nur yüzlü, saygılı, iyilik meleği Nihat Hatipoğlu; fonda bir müzik, ekranda da çiçek, böcek, serin sular resimleriyle "iyilik meleği" olunmuyor. "İyilik meleği" kılığında, manevi kaygılarından başka bir düşüncesi olmayan adam kılığına girip, insanlara "yalan" olan yüzünü gösterme. Gülen yüzlü sıfatına taktığın o maskeyi çıkarsan diyorum.

Hayal kuruyorum; sanki o maskeni çıkaracakmışsın da maskenin ardından salyaları akan, gözlerinde dolar simgesi ($) beliren bir insanımsı çıkacak. Neyse.

Not: Anlam bütünlüğü olmayan birkaç cümle yazmış olabilirim, kafamın dağınıklığına verin; siz benim temel anlamda ne anlatmak istediğimi anlamışsınızdır umarım.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Fatih Terim insana benziyor!

Evet arkadaşlar, bugün dikkat ettim ve Fatih Terim'in insana benzediğini farkettim. Bunu daha önce farkedeniniz var mı bilemiyorum ama ben önceden kendisini insandan daha farklı bir canlı olarak niteliyordum. Böyle daha yüce, daha ulaşılmaz. Şimdi bu söylediklerimi birçok kişi garip karşılayacak ve "Fatih Terim'i de insana benzettiysen, vay senin haline!" diyecektir ama ne bileyim, benzetiverdim birden bire. Kızmayın lütfen! :(

Bildiğiniz gibi "insan" diye nitelendirilen ve Türkiye'de yaşayan canlılar genelde 450 YTL'lik asgari ücret ile yaşamlarını sürdürüyorlar. İnsandan daha farklı ve daha yüce bir tür olan ancak benim bu gece nedense insana benzettiğim Fatih Terim ise bu rakamın neredeyse 240 katını alıyor. 240 dedim ulan! Alooo! Evet, Fatih Terim'i "insan"a benzeterek, hayvanlaştığımın farkındayım :( Fatih Terim ki alemlerin yaratıcısıdır, o ki bütün kainatın; a pardon! Kendimi kaybettim bir an!

Bir de bildiğiniz üzere "insan" diye nitelendirilen canlıların büyük kısmı genellikle sevgili ve saygılı olurlar ancak Fatih Terim, ülkenin gazetecilerini arayıp "Senin bıyığını skeyim" diyebiliyormuş. Hayır sktiği şey de acayip bunun. Biz insanlar genelde başka şeyleri sker ya da başka şeyleri skmek üzerine küfürler ederiz. Bu ise bıyık skiyor. "O may gat" yani, tam öyle bir durum.

İşin şakası, işin iğnelemesi, işin saçmalaması bir yana da; Fatih Terim bi yürü git çay koy. Artık bu şeyi ben televizyonlarda görmek istemiyorum. Bir şey, bu kadar mı sempatik olmaz ya. (olmaz dedim)

Adınız: Fatih
Soyadınız: Terim
Nelerden Hoşlanırsınız?: Boş zamanlarımda bıyık skerim. Bıyık fetişistiyim bıdı bıdı bıdı...

Kısa kısa...

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Hepimiz sokak kedisiyiz!

Bu içerikte sadece birkaç cümle kuracağım, 4 adet kendi çektiğim resimler var yazımın sonunda. Öncelikle konuya bir gireyim; bildiğiniz üzere sokaklarda başıboş birçok hayvan var. Bu gece, söz konusu hayvanlardan "kedi" kardeşten bahsedeyim biraz.

Eski okulumdan gelen 2 arkadaşımla semtimizin işlek bir caddesine çıktık. İşlek cadde dediysem aklınıza bol ışıklı, İstiklalimsi bir cadde gelmesin, öyle orta gelirli kişilerin yaşadığı bir semtin (Sarıgazi) caddesini düşünün. Her neyse, caddede yavru bir kedicik dikkatimizi çekti. Yanımdaki arkadaşım, insanların ayakları altında ezilme tehlikesi geçiren yavru kediciği, bildiğimiz üslupla çağırdı ki bu üslup "pisi pisi" den başka bir şey değildir; kedicik hemen çağrıya uydu ve yanımıza geldi. Arkadaşım, kediyi kucağına aldı, titreyen bedenini ovdu ve kedinin aç olduğuna kanaat getirdi. Kendisinin kedisi var zaten adı da "TinTin". Neyse, o yaşta bir kediciğe ızgaralık kanat veremeyeceğimiz için, markete gidip bir süt kapıverdim.

Sütü aldık, pet bardağa koyuverdik, bir şekilde içmesine uygun hale getirdik ve kana kana içişini büyük bir zevkle seyrettik. Yoldan geçenler, bize deli gözüyle mi baktı bilemiyorum ama herkes bir garip bakıyordu bize. Sanki "Aaaa, ne kadar hayvansınız, hiç kediye süt verilir mi bu çağda?" dercesine bakışlardı bunlar.

Son bir şey; dikkatimi çeken bir durum vardı bir de. İnsanlar, biz kediyle ilgilenmeden önce neredeyse onu ezeceklerken, biz ilgilendikten sonra onlar da ilgilenmeye başladılar. Bu durum da ne kadar "hayvan"lardan oluşan bir toplumda yaşadığımızın ispatı niteliğindedir. Ayrıca söylemeden edemeyeceğim, -psikolojik de olabilir- kollarım, saçlarım filan kaşınıyor. Bitlendik mi, pirelendik mi yoksa ben hep bitli miydim bilemeyeceğim ama bu kedi yüzünden bitlenmişsem filan, yarın o kediyi bulup, aldığım sütü burnundan getiririm valla. Şaka şaka, kurban olayım o kediye ben.

Hepimiz, sokak kedisiyiz!
Hepimiz, ezilme tehlikesi geçiriyoruz!
Hepimiz, titrek bir fakiriz!
Hepimiz, bitliyiz pireliyiz!

İşte resimler, görün bakın nasıl besledik, nasıl zıkkımlandı sütü hayvanoğlu kedi.
Bu arada, arkadaşlarımın adını vermedim çünkü izinlerini almadım ama sürekli takip ederler blogumuzu efendim:) Neyse.
Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Aşk acısının anatomik yerleşimi

Dün gece, Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabına devam ederken, 166. sayfada ilgimi fazlasıyla çeken bir paragrafa rastladım. Paragrafın bulunduğu bölümün adı "Aşk Acısının Anatomik Yerleşimi"ydi. Söz konusu paragrafta "aşk acısı"nı anlatıyordu ve insan bedeninde tam olarak nerelere acı verdiğini belirtiyordu. Gerçekten aşık olanlar, aşağıdaki paragrafın kendisini anlattığını hemen anlayacaklardır. Aşağıdaki paragrafta belirtilen acıyı, hayatında hiç yaşamayanlar ise hala aşık olmamış demektir. İşte o paragraf:

Acının, midemin sol yanının yukarı kısmında olduğunu belirteyim. Acı güçlendiği vakit, göğsümle midem arasındaki boşluğa hemen yayılırdı. O zaman gövdenin yalnız sol kısmında kalmaz, sağa da geçerdi. Sanki içime tornavida ya da kızgın bir demir sokulmuş, içeriden kanırtılıyormuş hissine kapılırdım. Sanki midemdan başlayarak bütün karnımda keskin asitli sıvılar birikiyordu, sanki yakıcı ve yapışkan küçük deniz yıldızları, iç organlarıma yapışıyordu. Şiddetlendikçe hacmi genişleyerek artan acı, alnıma, enseme, sırtıma, hayallerime, her yerime vurur, beni boğar gibi sıkıştırırdı. Bazan göbeğimde, tam göbek çukurunun etrafında, sanki bir yıldız şeklinde birikir ve asitli sert bir sıvı gibi boğazıma, ağzıma dolup sanki beni boğup öldürecekmiş gibi korkutur, oradan bütün gövdemi zonklatır, beni inletirdi. Elimi duvara vurmak, jimnastik hareketleri yapmak, gövdemi bir sporcu gibi zorlamak, bir an için acıyı unuttururdu; ama en zayıfladığı zamanlarda bile, bir türlü tam kapanamayan bir musluktan damlayan damlalar gibi, acının kanıma karıştığını hep hissederdim. Acı bazan boğazıma kadar çıkar, yutkunmamı zorlaştırır, bazan sırtıma, omuzlarıma, kollarıma yayılırdı. Ama her zaman asıl midemdeydi, merkezi orasıydı.
İşte böyle. Bu acıyı hissetmeyen kişiler sakın "Ben de aşığım" triplerine girmesin. Aşk acısı diye bir şey vardır ve tanımına da yukarıdaki paragraf yazılmalıdır. Gerisini sktir edin.

Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Ramazan davulcusu ve insan taklidi

Ne zamandır yazmayayım diyorum bu konuda ama artık dayanamadım. Kısaca fikirlerimi belirteyim. Öncelikle bazı kişiler "ramazan davulcuları"nın son derece gereksiz olduklarını söyler, onların bu konudaki savunmaları genellikle "İnsanlar uyanmak istedikten sonra, kendisi de uyanabilir." ya da "Çalar saat diye bir şey var kardeşim!"dir ki kısmen haklılardır. Kısman dedim çünkü, ramazan davulcularını "din" ile bağdaştırmıyorum, geleneksel bir şey olduğunu düşünüyorum, o nedenle de ramazan davulcuları, yılın belli zamanlarında çıksın, maniler okuyup davullarına vursun. Desteklerim.

Durun! Yukarıdaki bir paragrafta yanlış bir şey dedim. "Mani" dedim ki bu benim için hikayeden öteye geçememekte. Ben 20 yaşındayım ve şu ana kadar hiç mani okuyup da davul çalan bir ramazan davulcusu görmedim. Benim gördüğüm davulcuların da tek amacı "insanları uyandırmak" ama bu uyandırma işlemini "öküzümsü" bir biçimde yapıyorlar.

Genelde herhangi bir ritmi olmuyor benim gördüğüm davulcuların. Bu davulcular ki resmen işi ibneliğe döküyorlar; "sadece harçlık alayım da skmişim insanların uykusunu" tarzı bir yaklaşımları var ramazan davulculuğuna. Kardeşim, eline o davulu almışsan, biraz insan taklidi yaparak yürü yolda ya da "insan" gibi vur o davula.

Hatırlıyorum da küçükken yolda bulduğumuz büyük peynir tenekelerinin arkasına bulduğumuz bir sopayla vururduk, kendimizi tatmin ederdik. Çocuktuk tabi. Bu davulcularınki de bu hesap, rastgele vuruyorlar. Hadi biz çocuktuk da bunlar eşşek kadar olmuşlar. Bakın "eşek" değil "eşşek" dedim, aradaki fark çok önemli.

Bir de genelde bizim kapının önünden geçmiyorlar, geçseler bağıracağım "Abi, ritim diye bir şey icat etmişler, biliyor musun?" diye. "Ben Metallica'mıyım lan göt! Gir içeri!" derse şaşırmam. E insan değil bazıları dedik ya.

Yukarıda tasvir edilen ve bir türlü insan taklidi yapamayan davulcular, elbette geneli kapsamamaktadır. Eminim işini iyi yapan ve insan taklidi yapa yapa "insan"laşmış davulcular da vardır.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Şehirlerarası otobüsler; ilginç bi'şey!

Şehirlerarası otobüslerde yolculuk etmeyi çok özledim. 1 yıldan fazla oldu sanırım binmeyeli. Bir yıl öncesinde ise her iki haftada bir şehirlerarası yolculuk yapmak zorunda kalıyordum; e malum, okuduğumuz farklı bir şehirdi en nihayetinde.

Başlıkta "maceralar" dedim ancak çok da öyle farklı maceralar yaşamadım otobüslerde. Ancak çok kaza geçirdim ya da ölümden döndüm. Bir keresinde otobüsün ön koltuklarından birinde otururken ve yolu seyrederken, birden bire koca bir kamyonun ıslak yolda kaydığına ve metrelerce aşağıya, uçurumdan yuvarlandığına şahit olmuştum. Ne mi oldu kamyoncuya? Bu da sorulur mu? Uçurum dedik.

Bindiğim otobüsler de bolca kaza geçirdi ama hepsi ufak tefekti tabi. Geçen senenin başlarında yine bir kaza tehlikesi geçirdik ki bunun traji komikti biraz. Şöyle ki;

Ön kısım ile arka kısım arasında bir yerde oturuyorum, cam kenarındayım, kafamı cama yaslamışım donuk gözlerle yolu seyrediyorum. Yolculuk Ankara'ya. Birden bire otobüsümüz yoldan çıkıp yandaki bariyerlere sürttü. Bu sürtünme vurma şeklinde değil de "sürekli" bir biçimde gerçekleşti. Yan şerite geçeceğiz bariyerler olmasa, o derece yani.

Tam bariyerlere sürtünmeye başladığı anda, ilk temas sırasında otobüs sarsıldı ve koridor tarafında oturanlar, direkt olarak koridora uçtu. İnsanlar tekrar doğrulup, dengeyi sağlamaya çalışırken olan oldu ve ön tarafta bir kadın ki bu kadın da zengin züppemsi bir yaratığa benziyordu. Bağırdı birden bire: "Şoför, yerinde yok, yetişin!!!" ama öyle böyle değil, çığlık atıyor kadın. Arkada oturanlar ve ben de göt korkusundan ön tarafa yönelip şoföre ne oldu merakımızı gidermeye çalıştık. Millet birbirini eziyor, herkes panik içinde. Otobüs, gayet yavaş bir biçimde yolda hareket etmeye devam ediyor tabi.

Nerde peki şoför? Meğerse, şoförümüz sürtünen otobüsün yan kısmına, camdan kafasını uzatmış bir biçimde bakıyormuş. Bildiğiniz üzere, "otobüse bir şey oldu mu?" merakı bu; çünkü otobüsler, onu kullanan şoförlere zimmetli bildiğiniz üzere.

Önemsiz, değersiz, anlatılmaya değmez bir anı olarak gelebilir bu durum size; ancak, siz o otobüste olsaydınız, bariyerlere çarptıktan sonra yolcuların koridora uçtuğuna şahit olsaydınız, tam kazanın şokunu atlatmaya çalışırken önden bir kadının "şoför yerinde yok!" çığlığını duysaydınız ve tüm bu durumların olduğu sırada, otobüs hala yolda seyrine devam etseydi, siz de bu olayın ne denli önemli olduğunu kolayca anlayabilirdiniz.

Öyle bir anlattım ki sanki Nihat Hatipoğlu'yum mübarek. Sanki Hazreti Muhammed'den, güllerden, ahlaklı olmaktan bahsediyorum; o kadar ki sakinim değil mi?

İlginçtir ki öyleyim. Neyse bu gece argo kullanmadım, kafanızı skmedim en azından.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Unut diyorsun ya Sezen Aksu

İyiydim, moralim yerindeydi ki bu parça çalmaya başladı. Sezen Aksu'nun "Unut"u. Ben gerçekten inanamıyorum, bir insan nasıl böyle sözler yazabilir, hangi ruh halidir bu sözleri yazdıran. Biraz da kendime inanamıyorum, nedir bu birden bire oluşan durumlar? Nedir bu hassasiyet ve rahatsızlık verici ani çöküşler.

Bazı şarkılar, insanı gerçekten sebepsiz yere hüzünlendirir. Unut da bunlardan birisi sanırım; şu an çok iyi anlıyorum bu durumu. Defalarca üst üste dinledim, dinliyorum. Şarkının 1. dakikasından itibaren sürekli bir bateri sesi var ki, o vuruşlar sanki bateriye değil yüreğinize, beyninize.

Nasıl bir şey bu sahiden? Neden oldu şimdi böyle? Neye üzüldüğümü ya da neden kederlendiğimi bilmiyorum, bu parça neden sürekli çalıyor, onu da bilmiyorum. Bu parçayı her dinleyen, ne düşündüğünü dahi bilmeden olur mu böyle üzüntülü?

Sezen Aksu, ben ne diyeyim ablam şimdi sana? Sesindeki en ufak pürüze, en ufak tınıya bile dikkat ediyorum da; her anı hüzün, her anı hayal kırıklığı, her anı mutsuzluk gibi.

Kolay olmayacak elbet üzüleceğiz
Mutlaka bir iz bırakacak
Belki de çocuk gibi sana küseceğim
Seneler sonra utanarak

Dokunup birer birer sevdiğim eşyalara
Hatta belki ağlayacağım
Acı çektiğim doğru ama sen bana bakma
Ne olursa olsun seni unutacağım

Seni sevdiğimi unut sevişmelerimiz yalan
Unut beni de her yalan gibi unut

O sevgiler ki yoktular onlar ümitlerimizdi
Ne ümitler yaşlandı gel zaman git zaman
Ayrıldığımızı unut yalnızlıklar zaten yalan
Unut beni de her yalan gibi unut

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

3 buçuk ayın sonu; bugün!

Bugün son gün. Bundan sonra çok büyük ihtimalle hergün olduğu gibi çeşitli konularda yazamayacağım çünkü bildiğiniz üzere istemeyerek de olsa yeniden ÖSS'ye hazırlanmak zorunda kaldım. Yarından itibaren yavaş yavaş ders çalışmaya başlayacağım.

Hergün sadece 1 saat internette olmayı planlıyorum. Bu süre içerisinde de harçlığımı çıkarabilmem için şart olan işlerimi yapacağım. Bloguma zaman ayırabileceğimi pek düşünmüyorum.

Hergün 10-15 dakikamı ayırabilirim belki. Bu süre içerisinde de gündem ile ilgili kısacık saçmalamalarım olur. Onun dışında uzun uzun yazılar artık yazamam. Şu ana kadar yazdığım yazıların her birini, genel olarak ortalama 1 saatte yazıyorum ki, bu da hergün bloguma çok zaman ayırdığımın bir göstergesidir. Bundan sonra 1 saati, bu bloga ayırmam imkansız.

Bu blogda yazılarının yayınlanmasını isteyen arkadaşlarım, akrabalarım ya da okurlarım varsa gnydgn@gmail.com adresine yazılarını gönderebilirler. Ben de yazıları inceleyip yayına sokarım.

Dediğim gibi muhtemelen hergün yine kısa yazılar yazarım, olmazsa haftada 2 ya da 3 kez biraz daha uzun da saçmalayabilirim ancak en nihayetinde artık bu blogdaki hiçbir şey, 3 buçuk aydır süregeldiği gibi olmayacak.

Haber vereyim dedim :)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Biraz "ben", biraz ilginç istatistikler

Önce "ben"den bahsedeyim bir paragrafcık. Şöyle ki; Aşırı derecede yorgunluk var üzerimde. İki gündür süper eğlendim ama son eğlenmelerim bunlar. Birkaç güne, yeniden ÖSS hazırlıklarına başlıyorum. Bu arada utanıp da yanına gidemediğim akrabalarım da, buradan bu haberi almış olurlar. Evet sevgili akrabalarım, maalesef yeniden yazıldım dershaneye. Maddi açıdan aileme yük olmamam ve harçlığımı internetten çıkarmam bir nebze de olsa rahatlatıyor beni ama bu yetmiyor tabi. Keşke ortamım uygun olsaydı da bıraktığım üniversiteye devam edebilseydim.

Neyse yaaaa :) Ben son 2 gündür çok neşeliyim. Şimdi size de güzel bir şeyler anlatayım, yazayım. Bu verdiğim istatistikler çok hoşunuza gidecek ve şaşıracaksınız. Yani en azından öyle tahmin ediyorum. Kemerlerinizi bağlayın efendim, başlıyoruz. Şimdi arkadaşlarım, bildiğiniz üzere bu siteye herkes benim yazılarımı okumak için girmiyor. Bazıları, internette yolunu kaybedip tesadüfen burayı buluyor. İşte o gerizekalılardan bahsedeceğim şimdi.

"Yolunu kaybediyor" dedim ya, vereceğim istatistikler de tam bununla ilgili. Mesela, ziyaretçilerim hangi kelimeleri aratıp da bu siteyi buluyor dersiniz? Ben en ilginçlerini seçmeye çalıştım. Kalın yazılanlar, Google'da aratılıp da bizim siteye ulaşılan kelimeler, hemen yanındaki benim saçmalamalarım. Genelde belaltı ama neyse:)

"İbne": Evet efendim, birçok kişi Google'da bu kelimeyi aratıp, bizi bulmuş. Hayır, ibne de değilim, ne alakaysa:)

"Maymundan geldiğim şüpheli belki": Bu cümlemsi şeyi, insan neden internette arar ki? Vallahi her kimsen, maymundan geldiğin şüpheli filan değil. Kefilim.

"Kara delik dünyayı yutarsa ne olur?": Ebenin *mı olur afedersin? Boku yeriz.

"Cenneti görüpte geri gelen peygamberimiz": Hangi peygambermiş bu ya? :)

"2008 sonbahar-kış üniversite öğrencisi": Bunu nasıl arar insan ya? Şaka maka üniversite öğrencilerinin de mi kreasyonları var?

"Adile naşit porno filmi": Bunu kim aradıysa, onun beynini skim.

"Arkadaşının aşkına aşık olmak": Aaaa, kurban olayım; yazık lan sana:(

"Aşık olduğumu nasıl ifade edeyim": :( :( :(

"Bana dershane lazım a.q": Ahaha, ulen nedir bu asabiyet? Google'ın mına mı koycan? :D

"Bi erkekle ilişkiye nasıl girilir": Hiii, ayıp ayıp :)

"Delicesine sex porno vuruş canlı": Oha, yavaş ol öküzzz...

"Dın dırı dırı dırı": Evet, manyağın biri bunu aratıp, bizim sitemizi bulmuş. İnanamıyorum :)

"Emre aydının burnu": Size ne mına koyim, adamın burnundan? Deli mi skti sizi? İlginç ya.

"Ezanla dogan bebegin bi anlami var mi": Var! Ezanla doğunca, otomatik olarak cennetlik oluyorlarmış.

"Fem dersanesi sizi öteki taraftaki sinava hazirliyor": No comment!

"Fethullah gülen ibne mi": Allah belanızı versin, nerden çıkarıp da ararsınız ki böyle şeyler? :)

"Geneleve nasıl ulaşırım": Şimdi Eminönü otobüslerine biniyorsun. A pardon! :)

"Götleri acık kadınlar olsun": Tamam efendim, yanında ne arzu ederdiniz? :)

"Hep birşeyler düşünüyorum neden acaba": Darwin iyiliğini versin. Düşünmeden yaşanır mı yahu? Gerizekalı insan modeli misin?

"Koca götlü işemesi": Halkımızın erotizme bakış açısı budur efendim :)

"Kızları nasıl skiyolar bi film gösterin hemen": Yani bu kadar mı azdın? Google, sana bu istediğini göstermezse bilgisayarı becerirsin bu gazla.

"Parmaklama ile çocuk olur mu": Bir "no comment" daha.

"Çocuğun vajinası kaşınıyorsa ne yapmak lazım": Bir hekime götürün sevgili abim ya da ablam.

"Düğünümde takı takılmasını istemiyorum": Manyak mısın sen ya? Takı olmazsa düğünün anlamı ne? Hayır, ben de sevmem düğün dernek ama neyse:)

İşte bu kelime gruplarını arayıp da bloguma ulaşan hayvanlar var. Aslında bu daha bir şey değil. O kadar inanılmaz kelimeleri arayıp da bloga ulaşanlar var ki, buraya yazarsam zaten yerin dibine inen ahlakımız iyice harap olur. Bilemiyorum ne olacak halimiz:)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Pamuk şekeri savaşı

Bir günüm diğerini tutmuyor, yine klavyeye uzanacak takatim yok anccak bu sefer üzüntüden değil, kendimi çok iyi hissediyorum. Yine alkolün etkisidir bu sanırım. Deliler gibi pamuk şekeri yedim, dilim pembe, ellerim dudaklarım yapış yapış.

Semtimizde Grup Yorum'un konseri oldu yine, sarhoş sarhoş gittim. Alla belamı versin, kendimi suçlu hissediyorum ama olsun; son günlerim zaten, yine sanırım sıkı bir maratona gireceğim. Ağzıma sıçayım.

Cep telefonumda, pamuk şekerler ve alkollü içkilerle çekilmiş birççok resim var ama nasıl telefondan bilgisayara yükleyeyim ki bu halle? Ellerimi yıkamadan klavyeye yazı ayzdığım için, klavye de yapış yapış oldu. Pamuk şekeri savaşı yapan ilk kişiler olduk, bu konuda kendimle gurur duyuyorum.

Herşey için özür dilerim, ne yazdığımı bilmiyorum. Yarın okuuyunca bu ayzımı pişman olacakmışım gibi bir his var içimde, öperim hepinizi ve yatağa doğru yönelirim.

Bu birkaç gün blogumla da ilgilenemdim ama beni seven bu halimle de sever sanırım. Hep mantıklı yazılar omaz ki, bu blogun temel amacı saçmalamak zaten, şu an olduğu gibi.

İyiyim ama iyiyim, Darwin bozmasın! Yani bilemiyorum ama aylar sonra ilk kez bu kadar iyi hissediyorum kendimi, küçük bir olumsuzluk dışında ki oınu saymayın. Dünkü yazıma bakın, bir de buna bakın. Peh.

Neler diyorum ben? Pardon ya, kafam çatlıyor, bir zıbarsam da kendime gelsem. Kafama eserse yarın fotoğrafları ataruım. Pembeyim, pembesin, pembe....

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Bir uyusam da hiç uyanmasam!

Ne olacak halim bilemiyorum. İsterdim ki, yine güzel bir konuda yazayım, eğlenelim gülelim ama gerçekten kötü hissediyorum kendimi. Sebepler arıyorum, içimdeki bir başka kişi soruyor ısrarla "Neyin var Günay?" diye ama asıl Günay, bir şeyler söyleyemiyor, söyleyecekleri boğazına düğümleniyor.

Vücudum yanıyor sanki. Dokunsa birisi, "Neden bu kadar sıcaksın?" der, "Anormal bir durum" der ama bu sıcaklık, hastalıklarda insanda baş gösteren ve tıbbi bir boyutu olan sıcaklık değil. O kadar yorgun hissediyorum ki kendimi, sanki hislerim bedenimi ısıtıyor gibi. Size bu durumu anlatmak istiyorum ama kelimeler maalesef yetmiyor.

Bacaklarımda inanılmaz bir ağırlık. Uykum geliyor. Uyumak istiyorum ama basit bir "uyuma" olmasın diyorum hep. Öyle içten, öyle derin bir uykuya dalayım ki, öyle kaybedeyim ki bu uykuda kendimi; uyandığımda aklımdaki tüm problemler yok oluversin.

Ellerimin içi çok terli. Bakınca ıslaklık kolayca belli oluyor. Hafif titrek bir vaziyette. Düşüncelerimdeki karamsarlık, ellerimi de etkilemiş sanki. Ellerim, düşüncelerimden korkuyor gibi. "Lütfen kötü düşünme bir daha" diyor ve yalvarıyor sanki, bu titremeler de ondan olsa gerek.

Boynumu önde tutma ihtiyacım var. Hiç de öyle başımı kaldırmak ve "yıkılmadım, ayaktayım" imajı vermek istemiyorum. Yenik hissediyorum kendimi. Yıllarce işkence görmüş bir tutsak gibiyim, sanki işkenceler tüm bedenimi köreltmiş; yine işkenceler "güzel ve umutlu" olan düşüncelerimi alıvermiş, yerine "umutsuz ve umarsız" düşünceleri koymuş.

Bir ışık görüyorum ya da görüyor gibi oluyorum. Işığı görmek için göğüs kafesime girmiş gibiyim. Kalbimin altında bir boşluk. Uçsuz bucaksız, karanlık bir uçurum gibi bu boşluk. İşte bahsettiğim ışık bu uçurumun derinliklerinde ve çok sönük. Işık olduğu konusunda şüphelerim var; o kadar sönük, cılız... Emin olsam da tutunsam o ışığa diyorum. Çekip alsam onu karanlıktan, "Yeniden bana umut olur musun?" desem o ışığa. Umudum olsa o ışık, beni çekip alsa şu karanlıktan, karamsar düşüncelerden.

Yardıma ihtiyacım var diyorum ama yardım edenleri kovuyorum acımasızca. "Kimse beni teselli etmemeli" diyorum. Birileri, bazı konularda bana yardımcı olursa daha da güçsüz hissederim kendimi diyorum.

Ve şimdi yukarıda yazdıklarımı okuyorum. "Ne diyorum ben?" diyorum bu sefer de kendime. Kendimi tanıyamaz oluyorum. Ama ısrarla pes etmek yok diyorum çünkü bahsettiğim ışığı sönük de olsa görüyorum. Cesaret bulabilirsem, dalacağım karanlığa; tutacağım onu. Ve umudum olması için yalvaracağım ona. O da "umut" olmazsa bana, işte o zaman hayattan gerçekten kopmuş, tanınamaz hale gelen bir Günay oluveririm.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Bir garip hikaye; Kenan Evren

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde Kenan Evren adında bir adam yaşarmış. Kendisi o kadar mutluymuş, o kadar mutluymuş ki ne yapacağını bilemiyormuş. "Ne yapsam ne etsem?" diye düşünürken, birgün "Resim yapabilirim" demiş ve başlamış "nü" resimler yapmaya. Kenan Evren yaşlıymış ve boş zamanı çokmuş. Etrafında onlarca korumasıyla, süper lüks evinde, huzurlu bir yaşam sürüyormuş.

Yaşlılığında huzur dolu bir hayata erişebilen bu adam, gençliğinde de "ülkenin huzuru" için çabalamış. Yani sadece kendisinin değil ülkesinin de huzuruna düşkün "iyilik meleği" kıvamında bir adammış Kenan Evren.

İyilik meleği Kenan Evren, 1970'lerde Türkiye adında bir ülkenin orgeneraliymiş. Aksilik ya, o zamanlar da Türkiye adındaki ülkede işler çok karışıkmış. O kadar karışıkmış ki işler; hergün sosyalist adındaki yaratıklar, aşırı hoşgörülü ve herbiri Nobel Barış Ödüllü faşistleri katlediyorlarmış. Aman ha, "faşist" dediğimize bakmayın, bunlar iyi faşistlermiş. Yani, insanları iple boğmaktan, mitinglere katılanları topluca katletmekten başka hiçbir şey yapmıyorlarmış. Yani kimseyi, fırınlarda yakmamışlar. Nazilerin yahudilere yaptığı gibi, kimseyi eritip de sabun yapmamışlar. Başka faşistler olsa neler yapardı öyle değil mi? Ama Türkiye adındaki ülkede o faşistlerden yokmuş, hepsi iyi niyetlilermiş; ülkesini azılı teröristlere karşı koruyorlarmış.

Bir zaman olmuş ki, işler iyice çığrından çıkıvermiş. Sosyalizm yanlısı gençler insanları kandırmaya başlamış. İnsanlara, "daha yaşanılabilir bir hayatın ancak sosyalizm ile mümkün olabileceği" yalanını atmışlar. O zamanın Türkiye'sinde insanlar çok safmış ve her söylenilene inanıyormuş. İnsanlar, sosyalistlere inanmış ve onların yolundan yürümeye başlamış. Kenan Evren de çeşitli açıklamalar yapıp, bu terörist solculara ülkenin bırakılamayacağını sık sık belirtiyormuş; o kadar ülkesini düşünen, o kadar iyi niyetli bir askermiş.
Ve yine bir zaman olmuş ki; kandırılmış halk, yavaş yavaş ipleri ele almaya başlamış. Her yerde sosyalizm yanlısı kitlesel gösteriler yapılıyormuş. Kenan Evren ve saz arkadaşları da bir karar almışlar ve darbe yapmanın tek çıkar yol olduğunu düşünmüşler. 12 Eylül 1980'de, o zamanın Türkiye'sinde bir askeri darbe olmuş. "Darbe" kelimesinden korkmayın sakın, bu çok çok iyi niyetli bir darbeymiş. O kadar iyi niyetli bir darbeymiş ki;

Yüzbinlerce insan gözaltına alınmış,
Onbinlerce kişi işlerinden attırılmış,
Ve binlerce kişi, işkencelerle, idamlarla ya da Kenan Evrenler'in deyimiyle "kuşkulu" bir biçimde öldürülmüş.

Darbe o kadar huzur vericiymiş ki, onlarca sosyalist militan hapishanelerde "eceliyle" ölmüş. En azından o zamanın raporlarına öyle yansıtılmış. Düşünseneze, sosyalist pislikler bile artık nihai huzura erdiklerini düşünmüşler ve 20'li yaşlarında ecelle hayatını kaybetmişler.

İşte bu kadar dürüst, bu kadar iyi niyetli, bu kadar halkını düşünen bir insanmış Kenan Evren. 16 yaşında Erdal Eren adında bir solcu teröristi 18 yaşında gösterip idam etmişler 1980'de. Kim onaylamış bu idamı sizce? Evet, yine aynı melek: Kenan Evren. Canımızın içi.

Ülkesine o kadar bağlıymış ki Kenan Evren; ne işkencelerde çığlığı duvarları titretenler ne de alnının ortasından vurulup da bedeni kana bulanan sosyalistler umrundaymış onun. Onun tek düşüncesi, ülkesinde huzuru sağlamakmış.

Şimdinin nü resimlerini yapan huzurlu Kenan Evren, 1980'lerde de sanata meraklıymış. Azılı sosyalistler için, çeşit çeşit işkenceler icat edebilmiş. Yine yaratıcıymış anlayacağınız.

Kenan Evren'in tek korkusu varmış, o da basit bir soruymuş. Bu soruyu zamanında Nazım Hikmet, Abidin Dino'ya sormuş:

"Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?"

"Nü" resimler yapmakta son derece başarılı olan ve bir bayanın vücut hatları konusunda uzmanlaşmış olan Kenan Evren'in bu sorudan neden korktuğu ise bir sır olarak yıllarca süregelmiş.

Süregelen yıllarda sosyalistler hala tüketilememiş maalesef. Onlar hala evlatlarına "Mahir, Deniz, Eren" gibi azılı sosyalistlerin isimlerini koymaya devam ediyorlarmış. Hala sosyalizm için türküler söylüyorlarmış ve hala bu "hayal"i kovalıyorlarmış.
Gökten 3 elma düşmüş, biri bu hikayeyi anlatan Günay adındaki kişiye, diğeri bu hikayeyi sonuna kadar okuyan blogseverlere ve sonuncusu da yanlışlıkla bir sosyalistin kafasına düşmüş. Sosyalist, elmayı yanındaki arkadaşlarına bölüştürmüş.

Hiç vazgeçmeyecekler bu teröristler!
Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

İtinayla ayakkabı kirletilir!

İlginç bir adamım ya da ilginç olmaya çalışıyorum. Benim acayip takıntılarım var, bu takıntılar bazen o kadar garip oluyor ki, bunu duyan arkadaşlarım şaşırmadan edemiyor. Bu blogu birçok arkadaşım da takip ediyor, şimdi anlatacağım takıntımı bilenler zaten vardır, bilmeyenler de öğrensin ve onlar da "Ne garip lan bu Günay" desinler. Tek amacım bu yani, ben farklı olmaya çalışıyorum. Yaaa öyle işte...

Takıntıya bir isim vereyim şimdi. "Yeni eşyaları kirletme takıntısı". Bu isimden bir bok anlamadınız biliyorum ama durumun ayrıntılarına inince daha da "anlamayacağınız şeyler" orataya çıkacaktır, o nedenle sıkılgan arkadaşlara sağ üstteki "x" yazan yere tıklamalarını tavsiye ediyorum. Hiç çekemem şimdi "Ne diyor bu?" triplerine girecek olanları. Ne diyorum lan ben? Kendime geldim, ayrıntılara giriyorum.

Kendime yeni bir eşya alınca; o eşyayı giymeden önce kirletmek istiyorum, daha sonra giymek istiyorum. "Sen deli olmuşsun canım" demeyin, zaten biliyorum deli olduğumu. Bu konuda verebileceğim en güzel örnek de ayakkabıdır.

Şu hergün yazılarını okuduğunuz öküzümsü insan, her ayakkabı alınca; önce ayakkabısını bir güzel kirletir daha sonra insan içine çıkar. Evet, nedenini bilmiyorum ama "gıcır gıcır" diye nitelendirilen eşyalarla insan içine çıkmak istemiyorum. Çünkü yeni bir ayakkabı alınca insanlar genelde ayaklara bakar ki benim yine en nefret ettiğim organ da "ayak" dediğimiz şeydir.

Ben yeni olan ayakkabımı elime alırım, terasta bulunan saksılardaki toprağı avuçlarım ve başlarım ayakkabımın üzerine sürmeye. Böyle sanki birkaç aydır hiç ayağımdan çıkarmamışım gibi bir hava yaratmaya çalışırım. Bazen işin bokunu da çıkarıp "Çok pis oldu bu da ya" deyip sildiğim de olur.

Saksıların çok abartılı olduğunu düşündüğüm zamanlarda da yeni aldığım ayakkabıyla en tozlu yerlerden geçerim. Hatta toz kalksın diye ayaklarımı yere sert vururum ya da yanımda yakın bir arkadaş varsa "Ayağıma bassana lan" derim. O da "delirdi yine" bakışıyla birlikte ayağıma basar, öyle yürüyüp gideriz.

Neden böyle saçma bir takıntım var bilemiyorum ama bu tip çokça saçma huylarım var benim. Aklıma geldikça yazarım buraya böyle, siz de okursunuz ve aklınızda bulunan "Bu çocuk deli mi acaba?" ihtimali, "ihtimal" olmaktan çıkar. Benimle dalga filan geçersiniz burada, ben de sizin ağzınıza filan sıçarım. Nasıl olsa "Delidir ne yapsa yeridir" diye bir laf var. Değil mi tatlım?

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Elektrik kesildi, ben de kesildim

"Dün gece neden yazı yazmadın Günay?" diye soranlaradır bu yazım.

Dün gece tam içerik ekleme butonuna tıkladım hatta birkaç cümle de yazdım ki bir baktım elektrik kesildi. "Vay mına koyim" demeye kalmadan, göz kapaklarımın kapanmak istediğini farkettim; çok da direnmek istemedim. Bir kez de göz kapaklarımın sözünü dinleyeyim deyip yattım yatağıma.

Sonra bir baktım elektrik geldi ama dedim sktir et şimdi bilgisayarı yeniden açmayı, gecenin 3'ü zaten. Zıbardım ve ilk kez bir gece bloguma yazı eklemeden yattım. 3 ay oldu, bu ilk firemiz oldu; tabi tamamiyle zorunluluktan.

Neyse gece görüşürüz.
Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Atlas Deneyi ve göt korkusu

Gündemi takip ediyorsunuz değil mi hepiniz? Tabi canım, hiç şüphem yok da iş olsun diye sordum. Neyse, takip ettiğimiz gündemi bir süre meşgul eden bir deney var. Cern Bilim Merkezi'nde gerçekleştirilecek olan bu deneyin adı "Atlas". Yani bahsedeceğimiz konu, son derece tahlikeli olduğu söylenen Atlas Deneyi. (the atlas experiment)
Tehlikeli diyorlar çünkü deney sırasında kara delikler oluşabilir ve bu kara delikler dünyayı yutabilirmiş. "Oha lan!" diyenler vardır ki ben de diyorum. Elbette benim anlattığım kadar basit değil bu tehlike. Az bir ihtimal de olsa var böyle bir tehlike. Aman diyorum, göte gelmeyelim.

Deneyin yapılmasındaki amaç, evrenin oluşumu hakkında bilgiler edinmek ancak söz konusu olan bu tehlike, deneyin amacının önüne geçmiş durumda. Onu bunu bilmem, eğer olur da oluşturulacak kara delikler bizi yutarsa filan skerim o bilim adamlarının yaptığı deneyi. Bu ne lan, kobay olduk ister istemez. Sen kalk koskoca bir dünya inşa et, teknolojiyi ilerlet, aletler tasarla; sonra kendini bilmez birkaç ibne bilim adamı gelsin hepsinin içine sıçsın. Adaletsizlik lan bu!

Deneyin yapılacağı tarih 10 Eylül, yani yarın. Dünya'nın oluşumu hakkında bilgi alalım derken, Dünya'nın sonuna bizzat tanık olmayalım da.

Bu arada çok ilginç bir durum söz konusu. Bu ilginç durumu Ekşi Sözlük'teki bir yazar farkettirdi bana. Şimdi şöyle ki, eğer bu deney sırasında karadelikler oluşursa, bu kara deliklerin Dünya'nın tamamını içine alması yaklaşık 50 ay sürecekmiş. Bu 50 ayı, şimdiki tarihe eklersek karşımıza ilginç bir yıl çıkıyor: 2012. Bu yıl, bildiğiniz üzere meşhur Maya kehanetine göre dünyanın sonu.

Pek değerli İsviçreli bilim adamlarına burdan selamlarımı gönderiyorum. Kendilerini çok seviyorum ve zaman varken deneyden vazgeçmelerini rica ediyorum. Benim gibi bir adamın ricasını elbette kırmayacaklardır. Ben anlayışları için şimdiden teşekkür ediyorum.

İşin şakası bir yana, elbette bilimselliğin ön planda olduğu bu deneyin destekçilerinden birisiyim. En nihayetinde evrenin sırlarını hurafelerle öğrenecek değiliz ya. Orada çalışmalarını sürdüren ve içinde Türklerin de olduğu bilim adamlarına başarılar diliyoruz efendim.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Denize külotla girmemiz engellenemez!

Hem ciddi, hem matrak bir yazı bu; önce biraz ciddileşsek diyorum... Tamam mı len? Öhö öhö, şöyle ki: Benim yoksul halkım, denize külotla giriyor ve belediye meclisleri de "şikayet" üzerine denize külotla girmeyi yasaklıyor. Bu kararı inceleyelim bakalım, en nihayetinde "külotlu insanlar"ız biz.

Şimdi bizim insanımız -ki bahsettiğim insanlar genelde erkek olanlardır- denize neden külotla girer? Ben bunun altında iki neden ararım. Birincisi ve mantıklı olanı; abimizin bir mayosu ya da uygun şortu yoktur ve külot ile denize girmek zorunda kalmıştır. İkincisi ve mantıksız olanı; abimizin libidosu tavan yapmıştır ve daha seksi görünürüm diyerek, külotla denize girmiştir. İkinci örnekteki abilerimizin libidosundaki aşırı artış beynine olumsuz bir etkide bulunmuş olacak ki; bu abimiz için genelde "kafayı yemiş" tanımlaması yaparız.

İkincinin kafasını skin de, ilkine dokunmayın be abi. Ya belki gerçekten de parası olmayabilir. "Bir şort da mı alamıyor?" ulan demeyin çünkü evine bir ekmek bile alamayan insanlar var şu ülkede.

Denize girmek, kumsalda güneşlenmek sadece zengin olanın hakkı mıdır? Elbette değildir, bırakın o zaman benim fakir abim de külotuyla, donuyla girsin denize efeler gibi. Yalnız fakir abim eğer sen bu yazıyı okuyorsan, sakın kirli çamşırlarla filan girip de işin bokunu çıkarma. Bak seni savunuyorum şurda, ona göre!

Bir de "denize külotla girme" konusunda en çok şikayetçi olanlar da yabancı turistlermiş. Ulan ben size ne diyeyim? Şimdi bu söylediklerim birçoğunuza garip gelebilir ama sadece cinsel açıdan kendini tatmin etmek için Türkiye'ye gelen turistler de var ve sayıları hiç de az değil. Eğer "bu" açıdan Türkiye'yi tercih edip de külotlu abilerimizi gören ve onları şikayet eden bayan turistler varsa, onların ağzına sıçayım. Kızım daha ne istiyorsunuz? Delimanyaklar.

Şu blogu hergün onbinlerce kişi okusaydı inanın kampanya başlatırdım. Erkekler külotla, kızlar da tangayla denize girsin ve belediyelerin aldığı bu kararı protesto edelim. Ahaha, şaka yaptım lan dur, vurma hemen. Yani erkekler külotla girebilir ve bu konuda destekçi de bulabilirim ama kızlar linç eder valla. Tanga manga, hiç bulaşmayayım. Külotla girmek istemeyip sürtükler gibi nazlanan erkeklere "paçalı don" seçeneği de sunardık. Ulan keşke o kadar ziyaretçimiz olsaydı.

Sevgili kızlar, size sesleniyorum. Kafayı çalıştırın, hayal edin. Sahildesiniz ve çevrenizde külotlu yüzlerce erkek... Şortlu ya da mayolu hiçbir erkek yok, tamamı külotlu ya da paçalı donlu. Ne güzel olurdu öyle değil mi? "Eveettt Günay, biz de tam bunu istiyorduk" diyen kızları duyar gibiyim :) Sanki arada "sktir lan ordan" diyen de var. Neyse, bu meseleyi sürratle geçelim efendim.

İşin şakası, saçmalaması bir yana. Ne kadar da hoş bir görüntü olmasa da külotla denize girenlere müdahale edilmemeli. Eminim ki o kişi de, denize külotla girmek istemezdi ancak gelin görün ki bizde bulunan imkanlar herkeste yok.

Hem ayrıca siz o abilerimizin götüne geçirmek için külot bulduğuna şükredin. Darwin muhafaza ya külot da bulamasaydılar? Evet, şimdi bunun hayalini kuruyoruz kızlar. Sahildesiniz ve çevrenizde yüzlerce... Ahaha, tamam tamam kızmayın, sustum.

Kib Öpt By!
Hey maşallah, dayıya bak hele! Aynen böyle, devammm... :P

Devamını okuyun...

Grup Yorum konseri

Henüz eve geldim. Bugün Grup Yorum, Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nda sevenleriyle buluştu. O sevenleri arasında ben de vardım. Benimle birlikte en az 6 bin kişi vardı ki kapasitesi 5 bindir Harbiye'nin. İnsanlar ayakta kaldı. Gecenin en tatsız durumu da bu ayakta kalma meselesiydi.
Tabi ben oturdum, o ayrı konu. Çok güzel de eğlendim ki bu kadar eğlenebileceğimi düşünmüyordum. Grup Yorum için "mükemmellerdi" demenin bir manası yok sanırım. Zaten Grup Yorum'u dinlerken hiç zevk almadığımı hatırlamıyorum. Benim gözümde Türkiye'nin en kaliteli ve istikrarlı grubudur efendim. :)

Neyse çok yorgunum, klavyeye parmaklarımı götürecek takatim yok. Yattım...
Kib Öpt By!
Devamını okuyun...

Bana destek de engel de olmayın!

Kimseye anlatamadığım sorunlarımı sizinle paylaşayım. İsterdim ki sorunlarım yerine mutluluğumu paylaşayım ama öyle bir durum yok. Geçen senenin başında çok büyük sorumluluklar aldım. Çok büyük diyorum çünkü kazandığım 4 yıllık üniversiteye 2. yılın sonunda ara vermek zorunda kaldım. Ara vermemin çeşitli sebepleri vardı ancak en önemlileri; ingilizce eksikliğimi bir türlü giderememem ve tabi ki sosyal ortam.

Okuluma ara verdim ve ailem başta olmak üzere birçok kişiye sözler verdim. Dedim ki; bir sene daha hazırlanayım, bana destek olun; yüzünüzü kara çıkarmayacağım, amacım olan İstanbul'da okuyacağım" ÖSS, geldi çattı en nihayetinde. İtiraf etmek gerekirse yine 1 sene boyunca adam gibi çalışamadım. Suçun tamamını üstleniyorum ama üstlenmem bir şeyleri değiştirmiyor. Şu an ne akrabalarımın yanına gidebiliyorum ne de benden çok şey bekleyenlere adam gibi selam verebiliyorum.

Sınavda aldığım puan mı kötüydü? Hayır ancak İstanbul'da 4 yıllık güzel bir bölüm için yetmedi maalesef. Okuyabilirdim başka şehirlerde ama ben aşığım. İstanbul'a gerçekten aşığım. Bu sözü, şairane bir havam olsun diye söylemiyorum ancak bu şehri gerçekten seviyorum. Bu sevgi bende acayip bir takıntıya yol açtı. Artık üniversite, benim için İstanbul anlamına geliyor.

Üniversite, benim için İstanbul anlamına geliyor da; ya İstanbul benim için ne ifade ediyor. İstanbul'u çok mu gezdim? Hayır; ancak garip bir çekiciliği olduğunu düşünüyorum İstanbul'un. Beni kendine çeken, gizemli bir havası. Mesela sitenin yukarısındaki boğaz manzarası, bende tarifi imkansız duygular canlanmasına neden oluyor. "Delirdi bu çocuk" diyebilirsiniz çünkü bu acayip takıntılar, pek de "sağlam adam"a yakışmayacak cinsten.

En nihayetinde benim için karar verme günleri. Ya cehenneme geri döneceğim, eski okuluma devam edeceğim ya da kimseden bir destek ummadan yeniden ÖSS'ye hazırlanacağım. Zaten derslerle ilgili pek de eksiğim kalmadığını düşünüyorum, birkaç belli başlı konu dışında.

İyi de ben bunu nasıl anlatırım çevremdekilere, aileme, akrabalarıma ve arkadaşlarıma? Geçen sene dediğim "Eğer olmazsa yeniden dönerim okuluma" cümlem de koskoca bir yalan haline geliverecek.

Bazen hayatımın ellerimin arasından kayıp gittiğini düşünüyorum. Bir daha telafisi imkansız olabilecek hatalar yapıyorum, ders çalışmıyorum. Çalışmadığım halde yine de başarılı olabiliyorum. Tek tesellim de bu zaten. "Bir de çalıssan ne olur Günay" diyenler bolca var etrafımda. İşte sorun da burda ya "çalışmak"...

Yaşım tam 20. Okusaydım bu sene 4. sınıfa geçecektim. İngilizce eksikliğim nedeniyle muhtemelen okulum uzardı ama bir şekilde daha erken hayata atılacaktım. Ya şimdi? Çok üzülüyorum, bazen kendimi çok kötü hissediyorum. Bu aralar gülmeyi kendime fazla buluyorum. İnsanlarla ettiğim sohbetlerde, yaptığım saçma esprilerde... Hepsinin altında gizlediğim bir acım var.

Sahi, bazen diyorum ki gerçekten kafayı yersem, beni daha az yargılarlar öyle değil mi? O halde, delirsem? Hayata, bir kaygısı olmayan gibi bakabilsem; umursamazca...

Ben, neden bu çıkmaz sokağa mahkum oluverdim? Neden kimse yardım elini uzatmıyor bana? İyi günümde yanımda olanlar; sahi, şimdi nerdeler? Ya da ben haayatın acı yanlarıyla neden erkenden hesaplaşmak zorunda kalıyorum?

Kimseyi takmamak lazım sanırım. Bir şans daha vermem lazım kendime. Beni umursayanlara da demeliyim ki "Bana destek de engel de olmayın". Hiç kimseden hiçbir şey istemiyorum. Ancak kazanacağım "zafer" de sadece bana ait olacak, onu da kimseyle paylaşmayacağım.

Devamını okuyun...

Orhan Pamuk - Masumiyet Müzesi kitabı

Sürekli matrak konularda elbette yazmayacağım. Biraz ciddi olmak lazım, öyle değil mi sizce de?
Bildiğiniz üzere Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk, Ağustos ayı sonunda yepyeni bir roman çıkardı: "Masumiyet Müzesi". Daha önce hiç Orhan Pamuk okumadığım için ve Nobel'den sonraki ilk eseri olduğu için fırsatı kaçırmadım ve Masumiyet Müzesi romanını alıverdim. Henüz 70 sayfasını okudum ve önümde okuyabileceğim en az 500 sayfa var.

Romana başlar başlamaz, konuyu anlar anlamaz hemen aklıma Orhan Pamuk'un neden Nobel'i hakettiği geldi. Bu adam gerçekten de karakterleri çok güzel betimliyor, betimlediği karakterler gözünüzde canlanıyor. Romanın karakterleri bir süre sonra o kadar gerçekçi oluveriyor ki, saçma sapan hisler beliriveriyor içinizde. Mesela Füsun karakteri. Füsun, Kemal ile birlikte romanın ana kahramanı. Orhan Pamuk, Füsun'u o kadar çekici bir biçimde anlatmış ki; erkek olanın etkilenmemesi gibi bir ihtimal göremiyorum.

Canlandırın gözünüzde. Dünyanın size göre en güzel kızı kim? Ya da hayatınızda gördüğünüz ve güzelliğine hayran kaldığınız kişi kim? Mutlaka aklınıza geliyordur birileri. Ya televizyonlardan gördüğünüz bir aktrist, aktör ya da sevgilinizin ta kendisi. Daha sonra, Masumiyet Müzesi'ni okuduğunuzu ve Füsun karakterinin, hafızanızdaki en güzel kadın profilini yerle yeksan ettiğini düşünün. Bu kesinlikle Orhan Pamuk'un başarısıdır.

Artık düşünüyorum ki; Orhan Pamuk, isterse bir karakteri betimler ve bizi çok etkiler. Hatta betimlediği karakter karşı cinsimiz ise, biz o hayali karakteri gözümüzde canlandrabilir ve ondan hoşlanabiliriz, ona aşık olabiliriz. Bu yazdıklarım birçoklarınıza çok ütopik gelebilir ki doğaldır ancak bende Füsun'un bıraktığı izlenim aynen böyledir.

Bence bir romanı anlayabilmenin en güzel yolu; insanın, kendisini romanın bir kahramanı olarak görmesidir, hissetmesidir. Romandan tat almak mı istiyorsun, o zaman romanda sen de oynamak zorundasın. Romanın bir kapısını aralayıp, içeri dalmak lazım; roman sonuna kadar da roman kahramanlarıyla arkadaş olmak lazım. Bunları yapmayan bir kişinin romandan tat almasının imkansız olduğunu düşünüyorum.

Henüz ilk sayfalardayım ama ısrarla belirtiyorum ki; Masumiyet Müzesi, edebiyat dünyamızda yepyeni bir çığır açacak. Bu kitabı okuyan kişi muhtemelen pişman olmayacaktır çünkü özellikle karakter betimlemeleri çok başarılı. Bu başarı nedeniyle , insan özel olarak romanı anlamaya çalışmıyor çünkü sayfalarını çevirir çevirmez romanın etkisine giriveriyor.

Herkese tavsiye ediyorum efendim, okuyun ve okutun!
Kib öpt by:)

Devamını okuyun...

Düğümlendi kelimeler boğazımda

Yine yazı bana ait değil. Arkadaşım Deniz, üzüntü verici bir konu hakkında bir şeyler yazmış. "Bir konu" ne mi? Şöyle ki;

Aslında bu yazı, uzun zamandır içimde olup da kimseye söyleyemediğim bazı şeylerin tercümesi gibi, nefesimin anlamlı geldiği birkaç seneye ışık tutar gibi. Çok uzun değil, bundan birkaç sene önce; o karşıma çıktığından beri bazı şeylerin daha anlamlı, daha açık, daha net, daha farklı olduğu belliydi. Her daim mistik gelen bu ilişki, yıllardır bana daha çok şey yaşatıyor. Hiç şüphesiz ki yaşanılan şeyler o kadar güzel ki tadı her daim bende kalacak.

Dedim ya mistik geliyor onunla başlayan her şey bana. Tek bir gerçek, beni her şeyden daha çok etkiliyor; hala kabullenemiyorum. Bu duygu çok farklı, tarifi zor. Kız arkadaşım Gizem'in annesinde, kendi annemin sıcaklığını bulmuştum; O, artık benim de annem oluyordu.
Her şey çok güzel gidiyorken, yüreğimin her zamanki seyrinden çok daha şiddetli atmasına sebep olan bir haber alıyordum. Haberi aldığımda altında oturmakta olduğum ağacın esintisi, sanki anında kesilerek beni cehennem sıcağına mahkum ediyordu. Evet, aldığım haberle başladı herşey. Düşündükçe yüreğim sıkışıyor. Bir insana ilk gördüğünde bu kadar ısınamaz, onu annen gibi öpüp koklayamazsın ama ne mutlu ki ben böyle bir insanı tanımıştım. Gizem'in annesi...

Haberi ilk aldığımda, merakımın verdiği telaşla oraya buraya koşturarak hastalık hakkında bilgi almaya çalışırken, acı "son"un kaçınılmaz olduğunu öğreniyordum. Olamazdı, böyle bir insan bu kadar kolay ölemezdi. Dua ettim. Odamın balkonunda kollarımı açarak Tanrı’ya yalvardığım geceler aklımdan hiç çıkmıyor. Bir yanım kaçınılmaz gerçeğe alışmaya çalışırken; diğer bir yanım ise umutla besleniyordu. Ben bu kadar kısa sürede bu kadar alışmışken, acı çekerken; ya kızlarına ne diyecektim? Sevdiğime gerçekleri nasıl söyleyecektim? Diyemedim, on ay diyemedim. Demeye çalıştım ancak ya cümle bitmedi ya da sevdiğim izin vermedi, kabullenmek istemedi.

Aylar geçiyor gittikçe kötüleşiyordu annem. Ona dair her şey aklımda. Bir türlü aklımdan atamıyorum. Bir gün odasına gittiğimde, yatağa öylece yatmış etrafına bakarken, gözlerindeki duyguyu anlamıştım. Düğümlendi kelimeler boğazımda. Bacaklarına dokunuyor, okşuyordum. İnsanları dinliyordum ama tek kelime çıkmıyordu ağzımdan. Ağlayamıyorken yapılacak pek fazla şey olmuyor. Yanaklarına ve alnına kocaman öpücükler vermiştim, ayrıldım oradan.

O kadar yaralanıyordum ki sitem etmemek için zor tutuyordum kendimi. Kendi ailem dahi böyle güzel bir insan için her şeyi yapıyordu. Hiç onu yalnız bırakmıyorlardı. Bitmek bilmeyen hastane koşuşturmaları sonunda onu hastane odasına mahkum etti. Babamın tabiriyle "Beni bu kadar etkileyen bir olay yoktu" demişti. Yazık çok yazık. İstanbul’dan uzakta olduğum zamanlar aklımdan hiç çıkmazdı. Sevdiğime dert yanamadığımdan, oda arkadaşlarım benim kederime ortaktı. Kendimi ancak sigarayla tatmin ediyordum. Olmuyordu ne ağlayabiliyor ne de sevdiğime içimi dökebiliyordum.

Son aylarda artık içimdeki fırtınalar tarifsizdi. Artık saatlerle sıklaşan hastane ziyaretleri, beni hayata karşı biraz daha törpülüyordu. Biz böyle sitemkârken bile eşi kendini hiç bırakmadı. Hep dimdik hep metindi. Biliyordu ama yüzünü hiç asmadı. Bu nasıl bir aşktır ki Ya Rab; yokluğu cehennemin diğer adı. Ne zaman ki o aramızdan gitti; eşi boynunu büktü. Yarası kanamaya başladı. O gün hastaneye üç kere gitmiştim ama doyamadım. Ölümünden iki gün önceydi bu; saatlerce baktım ona ama doyamadım. Kalktım gecenin bir vakti, annemi görmeye gittim. Öyle güzel uyuyordu ki, öyle güzel kokuyordu ki başından ayaklarına kadar dakikalarca öptüm. Kokusu hala burnumda. Hep pişmanlık duyduğum ve asla kendimi affedemediğim bir olay vardır içimde. Annemin hastalık döneminde benden istediği ancak söyleyemediğim türküsünü, o gün de söyleyemedim. Sandalyeyi çekip dertli dertli ağıtımı yakamadım. Artık o türkü ne zaman çalsa oturup eşlik edip anneme gönderiyorum.

Ve uçup gitti aramızdan. İstediği türküdeki gibi;

"Bulutlar yoldaşın olsun,
Allah’ım seni korusun,
Yolun açık aydın olsun,
Turnalara tutun gel"

Annem, sen benim hayatımın dönüm noktalarından biriydin. Şu anda en zayıf yerimsin. Kalbimdeki delinmez, parçalanamaz, en sağlam yerdesin. Hatıraların,emanetin benimle, ölene dek...

Deniz Doğan
(Perre sere sodiri)

Devamını okuyun...

Fahriye Evcen; sen nesin ulen?

Yok böyle bir şey, yok böyle bir oyunculuk. Hatta kendisine sesleniyorum: Hollywood filan var sana uygun olarak, o da olmadı Hindistan sineması var Bollywood. Bazı arkadaşlar kızabilir, tepki gösterebilir ama açıkca söylüyorum ki bu kız, bizim dizi sektörüne bir boy büyük geliyor. Lost dizisindeki Kate karakterini, Evangeline Lilly'den bin kat daha iyi oynar. Acayip büyülendim acayip.
Yazının giriş paragrafını yazmışım ama hala kimden bahsettiğimi söylememişim. Hemen söyleyeyim büyük harflerle: FAHRİYE EVCEN. Bugün Yaprak Dökümü'nde kardeşiyle bir yüzleşme sahnesi vardı ki, o anda gerçekten çok etkilendim; dedim ki "oyunculuk" budur.

Nasıl canlandırmış o sahneyi ulan? Yani gerçek hayattan daha gerçekçi olmuş. Anlatabiliyor muyum? Dur dur anlatcam. Nefes alayım...

O sahneyi o kadar güzel oynadı ki, ben salak oldum birden bire. Mimikleri ve gözyaşları o kadar etkileyiciydi ki, tüylerim diken diken oldu. Ağlasam mı diye düşündüm, sonra dedim "Olm kendine gel, delileşme" Ağlamadım. Tam, Leyla ile birbirlerine sarıldıkları an ben de yanımdaki kardeşime sarıldım birden. "Abi ne oluyor?" dedi. Dedim ki "Hiç kardeş kardeşe küser mi?". "Abi kendine gel lütfen korkuyorum" der demez, "pardon" dedim.

Evet, biraz abarttım ama benzer şeyler oldu inanın ki. Gittim sarıldım yani, manyak gibi. Zaten o sahne sırasında kendi kendime de söyleniyordum "Oha ne yapıyor bu, bu nasıl oyunculuk, nasıl yapabiliyor böyle, off"... Filan da falan. Kardeşim yine dedi ki "Abi oyunculuğu bırakacakmış." Meğer ki hanımefendi Özcan Bey ile bir aşk yaşıyormuş. Sıçayım onların yaşadığı aşka. Özcan Bey dediğim de bizim türkücü Özcan Deniz. Sıçayım dedim çünkü Özcan Beyefendi bu kızı yoldan çıkaracak gibi. Bak oyunculuğu bırakıyormuş :(

Yazımın bundan sonrası siz okuyanları hiç ilgilendirmez. Tamamiyle Fahriye Evcen'e özeldir. Mektup gibidir, kağıda da döküp postalamayı düşünüyorum. Üzerine göz yaşlarımı filan da akıtacağım hem. Akıtacağım derken, birkaç damla tabi. Hayvanlık yapıp kağıdı sırılsıklam etmem :) Neyse, sayfayı kapattınız değil mi?

------------
Sevgili Fahriye'm,

Adına bakınca bir köylü güzeli gibi canlanıyorsun gözümde ama suratına, sıfatına bakınca İstanbul hanımefendisi oluveriyorsun gözümde. Neyse sallayayım adını. Ben senin bugünkü oyunculuğundan acayip derecede etkilendim. Hatta ağlamamak için kendimi zor tuttum lan. A pardon "lan" dememe bakma, aslında ağzım bozuk değildir. Hala duygusalım, filmin etkisindeyim, kendimi kaybetmiş durumdayım.

Ah Fahriye'm ah. Bugün kardeşimden öğrendim ki Özcan Deniz ile bir birlikteliğin varmış. Kardeşim Televole filan izliyor sanırım, ordan öğrenmiş. Gtümden vurulmuşa döndüm. Senin gibi bir hanımefendi nasıl gidip bir türkücü ile birlikte olabilir? Iyyyy.

Bak ben, son derece modern müzikler dinliyorum. Böyle Beethoven'dan filan. Beethoven, geçmişte kaldı belki ama ne bilim hala elit bir kesimi temsil ediyor sanki. En sevdiğim parçası "Fur Elise". Aramızda kalsın başka parçasını bilmiyorum zaten ama sonuçta Özcan Deniz, onu da bilmiyordur.

Ya o türkücü be kızım ya. Sakın işleri ciddileştirip evlenme filan. Bak ben sana evde piyano çalabilirim. Beethoven'ın, Mozart'ın tüm parçalarını ezberlerim gerekirse. O ise sana sadece ağıt filan yakar, uzun hava okur. Benimle salsa, çaça, rumba filan yaparsın evde; dans ederiz. Onunla ise halay çekebilirsin. Düşünebiliyor musun? Halay ya, çok ilkel bi'şey yani. Iyy zurna filan, midem bulandı.

Bak Fahriye, daha fazla uzatmayacağım bu mektubu ama hızlı karar verme. Sonra çok oha filan olursun ama iş işten geçer. Şu aşağıdaki ıslaklık da göz yaşımdır. Üç dört damlacık. İşin boku çıkmasın diye şimdilik üç dört ama beni kabul edersen çeşme misali.

Bu mektubumsu saçmalayışıma bir cevap bekliyorum elbette. Zaten, cevap vermezsen eğer;

Kalbime gömerim o zamaannn,
Unutup da silerim o zamannn,
Alt tarafı aşk bu da işte
Vazgeçilmez misin amaaann

Şu an ağlıyorum yine Fahriye'm...

Seni çok seven ve senin için şimdiden Beethoven dinlemeye başlayan Günay :(

-----------

Vurmayın lan! Bu kadar da saçmalanmaz, biliyorum :)
Kib öpt by. :)

Devamını okuyun...

Layık olmak ya da kendini avutmak

Bazen bir kişiye o kadar çok değer verirsiniz ki, o kişi sizin gözünüzde "acayip" bir varlık haline gelir. "Acayip" bir varlıktır ve o varlığı kendinize layık olarak görmezsiniz. Dersiniz ki, ben en iyi olsam bile; o kesin benden daha iyisine layıktır. O kadar iyidir, o kadar değerlidir.

Bu söylediklerim, kimilerine göre "hastalıklı bir ruh hali"nin belirtileri gibi algılanabilir ancak bu dediklerimi anlayabilmek için "yaşamak" gerekir. Söz konusu duruma dışardan bakınca "deli saçması" etiketi de vurulabilir ki vardır bu etiketi vuracaklar bu dediklerime. Deli saçması mıdır gerçekten de, bir insana aşırı derecede değer vermek?

Düşünürsünüz, düşünürsünüz; işin içinden çıkamazsınız. Belki de cesaretsizlik vardır işin içinde. O kişinin senin yanında mutlu olamama ihtimalini düşünürsünüz. Onu mutlu edemeyebileceğinizi düşünürsünüz ve işin içinden "layık olmamak" eylemi ile çıkarsınız. "Layık olmamak" sığınacak bir liman olmuştur belki de sizin için. Çok seversiniz bu iki kelimeyi: "layık olmamak" Onu artık başkasına layık olarak görürsünüz. "Onu, başkaları mutlu edebilir" dersiniz. Yürekten inanırsınız.

"Sığınacak bir liman..." Ya bu da bir kandırmacaysa? Ya gerçekten yaşanılan bir psikolojik çöküntüyse, saçmalamaksa? Ya artık konu ile ilgili sağlıklı düşünemez hale gelmişsen? Belki de layık olmayan "o"dur. Aslında sen daha iyilerine layıksındır, bu da olabilir. Bu saçmalığın içinden sıyrılamazsın. Kafayı yiyecekmiş gibi olursun.

Bu düşünceler, bu çıkmaz sokaklar, bu bilinmezlikler seni o kadar acınacak hale getirmiştir ki; kendini küçülmüş halde buluverirsin birden bire. Belki de "o" gözünde hiç büyümemiştir, sen küçülmüşsündür. Yani bir anlamda, o sana layıktır; senin bakış açın önemlidir.

Ve en nihayetinde, tüm bunları düşünmek artık boştur. Hayat, karanlık ve loştur. Israrla bir ışık beklersin, yakaladın mı o ışığı; bir daha bırakmayacağına yemin edersin. Ufukta bir ışık görürsün, sarılırsın. Işığa olan bağlılığın, bir cambazın ip üzerindeki gösterisine benzer. En ufak bir hatan, yeniden seni karanlığa gömecektir. Temkinlisindir, bu acınacak halden kurtulmak için söz konusu ışık, sadece "ışık" değildir. O aslında "hayat ışığı"dır. Arasındaki farkı görebilen var mı?

Ya da bırakalım farkı. Bu söylediklerimi anlayabilecek olan var mı? Kafam dağınık, çok yorgunum. Kelimeleri yan yana getiremedim, cümlelerimi istediğim gibi kuramadım. Ancak çok muazzam bir şekilde, kusursuz da yazsaydım bu yazıyı; yine neredeyse herkes anlamayacaktı bu yazdıklarımı. Bir hastanın halini ancak aynı hastalığa yakalananlar bilirmiş ya, bu da böyle birşey. Değil milyonda bir rastlanılan bir hastalık; 6 milyarda bir rastlanılan bir hastalık olduğunu düşünüyorum. O nedenledir ki, kimsenin benim kullandığım bu geceki dilimden anlayacağını düşünmüyorum. "Ne yazdı bu şimdi?" demeyin siktir edin.

Ben deli oldum!

Bugün çektiğim birkaç resmi sizinle paylaşayım. Tarif edilemez bir tutkuyla bağlandığım İstanbul, bugün yine çok güzeldi. Şöyle ki;


Resimler güzel aslında. Üzerine tıklayıp, büyük hallerini de görebilirsiniz. Nokia N73 ile bu kadar çekilebiliyor.

Neyse, yine anlamsız şeylerle kafanızı sktim. İçimi dökemediğim için, içimdekileri yazıya aktaramadığım için; size anlamsız gelmiştir bu içerik. Resimleri, ferahlatıcı olsun diye şey ettim :)

Öpt kib by ;)

Devamını okuyun...