31 Ağustos 2008 Pazar

Oha bunlar nasıl hırsız lan?

Şimdi bu aralar oturduğum semtte çok acayip şeyler oluyor. Birkaç hırsız, resmen buradaki insanlarla taşak geçiyor. Evet evet, bunun başka bir açıklaması olamaz. Ya bu hırsızlar, "hırsızlık" amacı taşımayan komik adamlar ya da acayip derecede acemiler. Ben tam çözemedim.

Bir hafta içerisinde 3 komşumuza hırsız girdi ama bu hırsızlar biraz aşmış. Ya alkollü halde hırsızlığa girişiyorlar ya da tüm bu yaptıklarını bilerek yapıyor ve "sempatik hırsız" kılığında görünmek istiyorlar.

Ne mi yapıyor bunlar. Evet, anlatınca "oha lan, sallama" gibi tepkiler verebilirsiniz ama anlatacaklarım tamamiyle gerçek.

Bizim mahallede oturanların öyle altınları, lüks arabaları, tomar tomar paraları yok. O nedenle gelen hırsızlar, hayal kırıklığına uğramış olacaklar ki çeşitli saçmalıklara başvurmaya başlamışlar.

Girdiği bir evde, çalabilecek bir şey bulamayan hırsız. Balkonun kapısını söküp götürmüş mesela. Ulan delimanyak, balkonun kapısını alıp gtüne mi sokacan? Neden balkonun kapısını çalar ki insan? Bir de kapıyı yerinden çıkarmak için baya uğraşılır, değer mi tahtadan bir kapıyı çalmak için bu kadar tehlikeye girmek?

Muhtemelen aynı hırsızlar, bir diğer komşumuzun da evine giriyor. Yine çalacak bir şey bulamıyor ve bu sefer elbise dolabını açıp; iç çamaşırı filan da ayırt etmeden hepsini muhtemelen kucaklıyor ve yol boyu serpe serpe gidiyor. Durumu farkeden komşularımız, elbiselerini yoldan topluyor; durum tamamen bilinçli bir şekilde planlanmış, eşyalar serpile serpile uzaklaşılmış.

Son trajikomik olay bir diğer komşumuzda yaşanıyor. Bu anlatacağım resmen terbiyesizlik ama çok çok komik bir durum:D Şimdi yine muhtemel ki aynı hırsızlar, bir diğer eve giriyorlar; arıyorlar arıyorlar ama değerli bir eşya bulamıyorlar. "Geldik, bari bir şey yapmadan gitmeyelim" diyecek olacaklar ki akıllarına son derece sinsi bir plan geliveriyor. Tesadüfen girdikleri evde bir çift de misafir olarak kalıyor. Bu çift, ev sahiplerinin akrabaları. Herneyse, hırsızlarımız bayıltıcı sprey ile çiftleri bayıltıyorlar ve eşlerin yerini değiştiriyorlar. Yani ya da daha sade bir anlatımla, bayan olanların yerlerini değiştiriyorlar.

Ahaha, seviyorum ulan sizi. Valla her hırsız sizin gibi olaya mizahi açıdan yaklaşsa ne güzel olur. Hani olur da bu yazıyı filan okursanız ki milyonda bir ihtimaldir; ben size acayip bir sempatiyle bakıyorum. Gelin bizim eve de girin ulan!

Bu arada bu gece yazdıklarımda anlam bütünlüğü olmayabilir. Bu gece de pek iyi değilim, aklım başka yerlerde; toparlayamamış olabilirim. Olsun anlayan anlamıştır, bu ibne hırsızların yaptıklarını :)

Sevgiler efendim!

Devamını okuyun...

30 Ağustos 2008 Cumartesi

Facebook maceraları ve yeni Feysbuk

Facebook'un artık türkçe olması dolayısıyla bugün yazacağım yazımı Facebook'a armağan ediyorum. Facebook'u kurarak, kısa yoldan zengin olan Mark Zuckenberg'e de selam ederim burdan. Nasıl olsa yarın sabah kalkınca ilk işi, benim blogumu açıp "Acaba Günay ne yazmış bugün?" demek olacak. Evet, evet Mark kardeş, bugün senden ve senin projenden bahsedeceğim. Gülme öyle Feysbuk canavarı seni.

Şimdi Mark, iyi akıl etmişsin böyle eski arkadaşları bulmak filan. Tekrar muhabbet ortamı oluşturmak, "Seninle kavga etmiştim Harun hatırladın mı?" anımsamaları filan. Harun'un "Nasıl da skmiştim ama seni?" deyişleri filan. Sonra göt olmalar, ardından "Sktir ordan Harun, ben dövmüştüm seni" filanlar falanlar. Öyle işte...

Ben de daha Türkiye'mizde Feysbuk öyle pek de duyulmadan üye olmuştum Mark. E sen ısrar ettin, "Bi gir siteme reklamlara tıkla" deyişlerin hala kulağımda. İbne seni. Herneyse, sonra baktık herkes Facebook'a üye olunca, dondurduk üyeliğimizi birkaç ay önce. Hele sor neden diye?

Aslında öyle çok da elle tutulur bir neden sunamam ama zaten birçok salakla muhatap oluyorum, daha fazla salakla muhatap olmak istemedim sanırsam. Öyle ki artık her önüne gelen Feysbuk, hesabı açmaya filan başladı. Feysbuk'un biz elit tabakası arada kaybolup gittik. Ahaha.
(bkz: götü kalkmış günay)

Mesela millet "Günay Doğan" diye aratınca, Günay adındaki bir kaltağın son derece "erotik" bir profil resmini görüyorlardı artık. E eminim birçok kişi "Aaa bizim Günay ibne olmuş!" demiştir yani. Abi kötü şeyler bunlar ya.

Tabi, bir de Facebook canavarları var. Genelde herkesin vardır öyle eski arkadaşları, sonradan canavara dönüşmüş böyle. Bu canavarlar, gün boyu oturup ilkokuldaki arkadaşlarının isimlerini ve soyisimlerini hatırlamaya çalışırlar, bulduklarında da "aha buldum lan" deyip eklerler hemen arkadaş listesine. Hemen bir mesaj atar. "Msn adresim hoptirikbilmemne@zırtmail.com, ekle de konuşalım Günay" der. E eklersin. Başlarsın konuşmaya.

Feysbukcanavarı: Slm
GnYdGn: Slm
Feysbukcanavarı: nbr gny?
GnYdGn: ii sen?
Feysbukcanavarı: ii saol


Eeee bitti mi lan? Bu mu yani Facebook'un anlamı. E eski arkadaşımı buldum da noldu? Şimdi ne konuşayım bununla? Birçoğu nerden baksan 10 yıl önceki ilkokul arkadaşın filan. Neyden bahsedilir ki? İşte bir de yukarıda Harun örneğini verdim. Öyle gıcıklaşmış tipler de oluyor tabi. Bir de daha değişikleri oluyor:

+Günay, sen bana ilkokulda asılıyordun hatırladın mı guzum?
-Kim ben mi?
+Yok, ben :) Tabi sen, ama ben sana yüz vermiyordum
-Alla alla, hatırlamadım valla ya
+Hala salaksın, o zaman da salaktın!
-Sktir git lan delimanyak by
---xxxx kişisini engellediniz....---

İçimden: Sürtük, kaltak, ağzına sıçayım.... sürüp gider...

Böyle konuşmalar da olması muhtemel, hatta olmuştur belki bir benzeri bende. E skeyim böyle arkadaşı. Moral bozmaktan başka ne işe yarıyor? Hem çocukken salaktık diye şimdi de mi salak olacağız? Hayır sana asılmışsam ağzıma sıçayım. Sallıyor moron. Bir de iyiden iyiye morale sıçanlar vardır:

+Aaaa Günay özlemişim seni ya?
-Ben de seni canım ya, çok uzun zaman oldu görüşmeyeli.
+Görüşmeyelim mümkünse
-Nasıl anlamadım?
+Ya resimlere baktım da, senin sakalların çıkmış ya:(
-Şakacı seni! Ne yapayım yani, durduramam ki?
+Valla götüme iki göz çizsem sana benzer, o da kıllı mıllı...
-Aaa terbiyesizleştin ama engelleyeceğim bak.
---xxxx kişisi oturumunu kapattı---

İçimden: Engelledi kahpe, moralimi de skti. Bunu bulup... öhö öhö lazım.

Neyse Harun bekliyor, neyseki o biraz daha iyi:)

+Eee Harun sen ne yapıyorsun? Daha daha nasılsın?
-Ya seninle konuştum ya, hala seni ne güzel dövmüştüm onu hatırlıyorum
+Olum sen sanki mal olmuşsun 10 yıl sonra?
-Ne diyon lan? Hala gtün kaşınıyor senin galiba?
+Harun senin ebenin...... ayrıca o gtüne...... bir de son olarak o tipine sokayım.... engelledim mına koyim. çatla!
---Harun ileti yazıyor---
---Harun kişisini engellediniz---
İçimden: Yaşasın kötülük! Seviyorum bu huyumu ya! :)

Bu arada msn'imde ekli olup da hala bana ısrarla "Günay Facebook'a üye misin?" diye soranlara sesleniyorum. Üyeydim ama aylar öncesine kadar. Artık değilim. O adımı yazınca çıkan kaltakımsı kişilerle de uzaktan yakından alakam yoktur, tanımam valla.

Bu kadar terbiyesizlik yeter!
Öptüm kib by :)

Lan inanmayın diyaloglara ha. O kadar düşmedim daha. Hıhhh :)

Mark, seni unuttum ya. Facebook'u açmakla iyi halt yemişsin, bak olanlara.

Herneyse, benim Facebook maceram budur, başlamıştır ama boku çıkınca bitmiştir.

Tekrar öptüm kib by. Öpmeye meraklı bir herifim ben :) Gurban olayım ayaklarınıza :)

Devamını okuyun...

29 Ağustos 2008 Cuma

Alkollü olup yazı yazmak

Alkollü olup yazı yazmak sanırım en zor işlerden birisi, ne hakkında yazacağını, ne diyeceğini insan bilemez. İşte öyle durumlardan birisi, şu an benim için geçerli.

Bir geceliğine kafam güzel, değil yazmak düşünmeye bile takatim yok. Değil hayat, hiçbir şey umrumda değil. Gelecek günlerin benim için çok zor olduğunu biliyorum ve çok korkuyorum.

Kalın sağlıcakla, "ille de yazı" bekleyen arkadaşlardan da özür dilerim. İnsanız, zaaflerimiz var. Ne diyorum mına koyim ya.

Devam...
Devamını okuyun...

28 Ağustos 2008 Perşembe

Bu Skibbe de kim ulan?

Skibbe denilen adam, tüm moralimizi skip bıraktı. Galatasaray, Şampiyonlar Ligi'ne katılmaya hak kazanamadı. Ne Avrupa fatihi sıfatı ne de başka bir şeyi kaldı artık Galatasaray'ın.

Açıkcası, futbol ile eskisi gibi ilgilenmiyorum; hatta neredeyse hiç ilgilenmiyorum çünkü ilgilenecek daha da önemli şeyler olduğunu düşünüyorum ancak bu ve bunun gibi bazı önemli maçları, insan ister istemez dikkate alıyor. Ve bir Galatasaray'lı olarak, ben de bu maçı izlemesem bile internet sitelerinden takip ettim.

Steaua Bükreş, Romanya'nın en güçlü takımlarının başında geliyor ancak Galatasaray ile baş edebilir mi ulan? Etmiş de etmemesi lazımdı yani. Sen git 2000 yılında UEFA kupasını al, ardından Süper Kupa'yı da müzene götür; daha sonra Şampiyonlar Ligi ön eleme maçlarında elen. Peh...

Hem bu Skibbe kim lan?

Ne zaman teknik direktör olmuş bu? Gencecik bir herif, sanki futbolcu olarak yatıp da ertesi gün teknik direktör olarak kalkmış gibi bir hali var. Bu adamın tecrübesi mi olur? Koskoca Galatasaray'ın başına böyle bir teknik direktör mü getirilir?

Her ne kadar takip etmesem de, bu adamın takımın başına teknik direktör olarak geçeceğini öğrenince "aha Galatasaray ski tuttu" demiştim, nitekim öyle de olacak gibi. Eğer bu adam beni haksız çıkarırsa ve takımda başarılı olursa, diyecek bir şeyim yok ama haklı çıkacaksam ki haklı çıkıyor gibi görünüyorum; Skibbe gitsin bir çay koysun da içelim.

Bir Fenerbahçe'nin antrönörüne bak, bir de Galatasaray'ın antrönörüne. Ya kardeşim, bize genç, dinamik, atletik vücutlu bir teknik direktör filan lazım değil. Zaten teknik direktörün fiziğine değil, zekasına ihtiyaç duyulur.

Siz olsaydınız hangisine güvenirdiniz. Çakma teknik direktöre mi, yaşlı kurta mı? Ya iki resim arasındaki milyonlarca fark?
Gördünüz değil mi farklari?
Öyle işte...

Devamını okuyun...

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Bu gece PKK 'yı bitireceğim

Gece gece düşündüm, hangi konu ile ilgili saçmalasam diye. Sonra PKK örgütünü dağıtmak fikri geldi aklıma. Nasıl fikir ama? Dedim ki, yeter; bu gece PKK'da çözülmeleri başlatayım, PKK bitsin. "Ne diyor lan yine bu salak?" demeyin içinizden. Benim PKK örgütünü bitiren basından neyim eksik? Onlar saçmalayabiliyorsa ben de saçmalayabilirim.
"Psikolojik Savaş" diye bir kavram var. Bu kavramın temel açıklaması, düşman olarak bellenen kişileri gerek iletişim araçlarıyla gerekse de çeşitli psikolojik vasıtalarla etkilemeye çalışmak, "düşmanca" olan fikirlerini yok etmek. Bizim basınımız da güya bunu yapmaya çalışıyor ama işin fazlasıyla bokunu çıkarıyor. Bu haberlerle, hem PKK sempatizanlarına "bakın mınıza koyuyoruz" mesajı; hem de Türkiye'ye, "ebelerini ziktik, rahat olun" mesajı verilmeye çalışıyor.

Ama abi bir sınır var ya. Valla bak. Bu sınırın da içine etti bizim medyamız. Hergün çıkan "PKK dağıldı", "PKK'da çözülmeler sürüyor", "PKK göte geldi" temalı haberlerin sonu gelmiyor. Çoluk çocuk kandırdıklarını sanıyor sanırım bunlar. Elbette, düşünen insanlar artık bu haberlerin asılsız olduğunu biliyor ancak yine de bir sınır var; "yalan sınırı", işte o sınırı bile aştınız.

Şurada 1998 yılında Milliyet'te çıkan "PKK Dağılıyor" başlıklı yazı var. Burada Sabah'ta 1999 yılında çıkan "PKK Çözülüyor" başlıklı yazı var. Ayrıca tam şurada da Habertürk'ün safsatası var. Benim bulabildiklerim 10 yıl öncesine kadarki haberler. Elbette daha öncesi de var ama internet arşivleri yok elimizde gazetelerin.

Ha bir de son günlerin en maşhur haberlerinden birisi de "PKK örgütünden kaçanlar" konulu haberler. Bu konudaki haberlerde mutlaka şu cümleye rastlarsınız: "Örgütten kaçan terörist, kendisi gibi kaçmak isteyen birçok kişi olduğunu söyledi." Gidin bakın, mutlaka göreceksiniz bu cümleyi.

Ya kardeşim bu haberlere son verin. Birgün olur da gerçekten PKK biterse o zaman yazarsınız bu haberleri. Hatta böyle daha büyük puntolarla filan atarsınız başlıkları ama şimdi bu tip saçma sapan haberlerle kimi kandırıyorsunuz ki? Bu halkı kandırmaya, onlara yalan atmaya hanginizin hakkı var? Psikolojik savaşın da bir sınırı yok mu? Bu işin yeterince bokunu çıkarmadınız mı?

Artık bu haberlerden yeterince bunalan insanlarımız da var elbette. Dikkat ederseniz zaten bu tip haberlerin altına yapılan yorumların birçoğunda "hep aynı haberler" gibi tepkiler veriliyor. Yani, bizim insanlarımız saftır, temizdir ama bu kadar da kandırılmayı haketmiyorlar sanırım.

Neyse bu gece de ben dağıtayım PKK örgütünü:

PKK terör örgütünden bu gece 856 militan kaçarak güvenlik güçlerimize teslim oldu. Örgütten kaçan teröristlerden biri, kendisi gibi kaçmak isteyen birçok kişi olduğunu söyledi. Özellikle silahlı kuvvetlerimizin son günlerde yaptığı başarılı operasyonlar sonucunda büyük darbe alan PKK örgütündeki bu çözülmenin artarak devam edeceği bildiriliyor.

Muhabirlerimizden aldığımız haberlere göre Irak sınırından ülkemize doğru yaklaşık 1500 kişilik bir PKK'lı grubun ağlaya ağlaya geldikleri ve "kandırıldık ulan, çok kötüyüz!" gibi tepkiler verdikleri bildirildi.

Kandırıldıklarını öğrenen terör örgütü mensuplarının birçoğunun sarhoş olduğu, artık silah tutan ellerin "Efes Pilsen" marka şişe bira tuttuğu da gelen haberler arasında. Abdullah Öcalan'ın yakalanmasının ardından örgütte lider konumunda bulunan Murat Karayılan da dün gece yaptığı açıklamada "zikmişim mücadeleyi, yaşasın alkolizm" dediği iddia ediliyor.

Leyla Zana'nın, Flash TV'de yayınlanmak üzere "Leyla'yla Yıldızlı Sohbetler" adı altında bir talk show hazırlığında olduğu ve bu programın ilk konuğunun son günlerdeki çıkışıyla gündeme gelen "Grup Hepsi" olacağı gelen haberler arasında.

Son 1 haftada yapılan operasyonlarda öldürülen PKK'lı sayısının 956 bine ulaştığı ve bu rakamın çözülmeyi de hızlandırdığı bildirildi.

Yalan Dolan Haber Ajansı (YDHA)


Alın işte, ben bile daha inandırıcıyım.
Kandırmayın ulan bizi! Yeter anasını satayım!

Kib öptüm by ;)

Devamını okuyun...

26 Ağustos 2008 Salı

Google Adsense Reklamları

İnternette bolca vakit geçirenler ve web siteleri olanlar Adsense'den haberdarlardır. Adsense; Google'ın reklam ağının adı. Bir de Adwords var. Reklam verenler, Google Adwords'tan reklam veriyorlar, biz web sitesi olanlar da Google Adsense sayesinde bu reklamları web sitemizde yayınlıyoruz. Adsense'i çok kısa bir şekilde anlatayım dedim bilmeyenlere. Şimdi anlatacaklarım, web sitesi olanlar ve Google Adsense reklamları yayınlamaya hak kazanmış olanlar içindir. Diğer kişilerin okumasına gerek yok, nitekim pek anlayacaklarını sanmıyorum.

Google Adsense'den nasıl daha çok para kazanılabilir?

Bu sorunun cevabını vermek aslında çok da basit değil. Yaklaşık 1 buçuk yıldır Adsense kullanıcısıyım, daha fazla kazanabilmek için birçok yol denedim ve bu denemelerim, "deneyimleri" de beraberinde getirdi. Anlatayım biraz.

Google Adsense forumlarında, "özgün içerik"in Adsense açısından çok yararlı olduğunu ve kazançlarda artış sağladığını belirten birçok yazıya rastlanılabilir ancak ben bu söylenilenlerin hiçbirine katılmıyorum. En büyük örneğini de bu blogumdan verebilirim. Bildiğiniz üzere yaklaşık 2 buçuk aydır bu blogda kendi özgün içeriklerimi sizinle paylaşıyorum, hiçbir yerden alıntı filan yapmıyorum ama gelin görün ki kazançlarım berbat. Tık başına aldığım ortalama ücret 0.01$ - 0.02$ arası. Yani özgün içeriği ben eliyorum. Google Adsense kazançlarında artış sağlama konusunda efsane olan "özgün içerik" aslında efsaneden öte hurafe. En azından benim gözlemlerime göre durum bu.

Peki nedir Google Adsense'de daha fazla kazanmanın yolu? Hangi siteler daha fazla kazandırır?

Google Adsense ile çok kazanabilmek istiyorsanız öncelikle ingilizceyi iyi bilmek zorundasınız. Türkçe sitelerle bu iş olacak gibi değil. Türk reklam verenlerin bütçesi az olduğundan, yayıncıların da kazancı az oluyor ancak yurtdışında "internet reklamcılığı" daha fazla geliştiğinden, reklamverenler daha büyük bütçeler ayırıyorlar bu işe; bu da reklam yayıncılarının daha fazla kazanmasını sağlıyor elbette.

Diyelim ki, ingilizce bilmiyoruz ve türkçe bir sitemiz var. O zaman da konu çok önemli hale geliyor. Belirli alanlarda uzmanlık gerektiren konular ile ilgili web sitesi olanlar varsa Google Adsense'den çok kazanabilirler. Mesela genel bir "eğlence" sitesi ile, "mobilya" sitesi aynı oranda para kazandırmaz. Mobilya, uzmanlık gerektiren bir konu olduğu için tık başına daha fazla kazandırır. Eğlence sitelerinde, her türlü saçma sapan reklamlar çıkarken; mobilya sitelerinde, sadece "mobilya" ile ilgili reklamlar çıkar muhtemelen. Bu da bize kazanç olarak geri döner.

Türk kullanıcıların sık yaptığı hatalardan birisi de Google Adsense için site açmak. Bu hatayı belki hepimiz yapıyoruz ama genellikle sonumuz hüsran oluyor. Bu hüsranın temel nedeni ziyaretçi bulamamak oluyor çünkü açtığımız taklit sitenin içerikleri de taklit oluyor. İşte tam burada "özgün içerik" dediğimiz büyülü kelimeye ihtiyaç duyuyoruz. Adsense konusunda özgün içeriğin işe yaramadığını söylemiştim ama Google sıralamalarında özgün içerik çok önemli. Üst sıralarda olmak istiyorsak, başka sitelerden copy-paste yapmamalıyız, kendi özgün içeriğimizi girmeliyiz.

Tıklama oranlarını arttırmak için reklam yerleşimleri ve renk paletlerini de iyi ayarlamamız lazım. Genellikle reklamları, üst kısımlara; yani ziyaretçilerin siteye girerken ilk baktıkları yere koymanız "tıklamalar" açısından en uygunu olacaktır. Reklamların renkleri ise genellikle sitenin arka planı ile aynı olmalıdır. Reklamlar, siteye gömük halde olursa "içerik" gibi algılanır ve daha fazla tıklanır.

Google Adsense konusunda zaten bilinenleri bir de benim ağzımdan duyun istedim. Özellikle Google aramaları konusunda, özgün içeriğin ne denli önemli olduğunu bir kez daha belirtiyorum ancak bu özgünlük Adsense konusunda pek işe yaramıyor.

Hadi bakalım...

Devamını okuyun...

Sürekli Cinsel Uyarılma Sendromu PSAS

Ulan ne acayip hastalıklar var. Öyle ki bir "oha" demeden geçemiyoruz bu hastalıklarla ilgili haberler okuyunca. Yine çok ilginç bir hastalık olan "Sürekli Cinsel Uyarılma Sendromu" ile ilgili birkaç şey söyleyeceğim. Bu hastalığın anlayacağınız dilden en basit açıklaması: "Sürekli orgazm olma durumu". Yani kişi, kapı gıcırtısından, zil çalışından, fotokopi makinasının sesinden ya da parfüm kokularından etkilenip orgazm olabiliyor.

Bu hastalığa ilk kez birkaç ay önce rastlamıştım yine internette. Sanıyorum İngiliz bir bayanda vardı bu hastalık. Bugün de haber sitelerinde bir Türk kızında da olduğunu öğrendim. Kim bilir daha birçok kişide vardır.

Bir Türkte bu hastalığın çıkması, işin içine zikten boktan durumların da girmesine neden oluyor tabi. Ben bu durumlara takıldım.

Şimdi ablamız, bu hastalık için ilk kez bir jinekoloğa gittiğinde, jinekolog buna demiş ki "çok şanslı olmalısın". Al işte tam bir embesillik örneği. Hayır, böyle ibneler sadece bizden mi çıkıyor, nedir yani durum? Ulan gerizekalı, hasta sana gelmiş, senden yardım bekliyor. Eğer şanslı bir durum söz konusu olsa senden yardım ister mi?

Forumlarda da ayrı bir saçmalıktır gidiyor. Birçokları, bu hastayı sadece Haydar Dümen'in iyileştirebileceğini düşünüyor. Hay aklınızı skeyim, bu ne lan? Tüm bunlar bir şaka değil mi? Bir de yine aynı forumlarda "azgın teke"lerimiz var. Bunlar ki o kadar azmışlar ki "keşke benim de başıma gelse" diyebiliyorlar. Diyecek söz bulamıyorum. Bazen böyle adamlarla aynı havayı soluduğuma utanıyorum.

Ablamız artık vajinasının olmasını istemiyormuş. Görün bakın bazı zevkli şeyler bile insanı ne hale getiriyor.

Ya offfffffffffffff.

Ben zorluyorum kendimi bir şeyler yazmak için ama yok çıkmıyor. Bu konuda aklımda çok şey var ama sözcüklere dökemiyorum. Hani bazen ilham denilen o şeyin gelmesi beklenir ya, bugün gelmedi bana, gelmiyor. Bir isteksizim ki sormayın. Yazmak istemiyorum. Zorlamanın manası yok!

Şöyle sonlandırıyorum ki, eminim dünyanın en kötü hastalıklarından birisidir; umuyorum bu ablamız ve bu hastalığa yakalanmış tüm hastalar bir an önce eski sağlıklarına kavuşur. Bu hastalığa yakalanmak isteyenlerin de dilekleri kabul olsun ki ortalıkta "ohh"layarak "ahh"layarak gezsinler.

Nokta! Pardon!

Devamını okuyun...

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Beyin yıkama teknikleri

Bu aralar, bazı kendini bilir arkadaşlar beni birkaç konuda eleştiriyorlar. Özellikle de "din" ile alakalı ya da "din"e dokunan yazılarımla ilgili bu eleştiriler. E eleştiriler olmazsa olmazdır. Yani şimdi ben hergün burada kendi kendime saçmalasam ne olur? Hiçbir şey. Mutlaka birileri beni eleştirmelidir ki ben de bu işten zevk alayım. Her neyse, bu eleştiriler çeşitli konularda olabiliyor; bu konulardan birisi de "sen insanların beynini bulandırıyorsun, onların beynini yıkıyorsun". Oha anasını satayım, ben bu kapasitede bir adam değilim ki?

Demiştim, eleştirilerin genel anlamdaki en uğrak konusu benim "din" ile ilgili olan görüşlerim. Genellikle bu tip yazılarımın altında ve mail adresime gelen yazılarda "neden insanların beynini yıkıyorsun?" gibi saçma söylemler yer alıyor. Saçma diyorum çünkü benim kesinlikle birilerinin beynini yıkama gibi bir amacım yok, hatta tüm beyin yıkayanların da kafasını skeyim.

Beyin yıkayanlardan ne çekti ülkemiz biliyorsunuz. İdeolojik anlamdaki beyin yıkamaların birçoğu felaketle sonuçlanıyor.

Ben insanların sorgulamasını istiyorum. Sorgulasınlar, desinler ki "neden, bu böyle?", sorsunlar. Ya da "bu böyle olsa daha iyi olmaz mıydı?" desinler. Yani birilerinin yaratmak istediği gibi olmayalım. O birileri ki; asıl bizim beynimizi yıkayanlardır. Bizim düşünmemizi engelleyen, bize "herşeye burnunuzu sokmayın" diyen, "sokarsanız kafanızı kırarız, hapishanelerde süründürürüz" diyebilen ve bunları yasalarla da resmi hale getirenler; birileri.

Hem nedir bazılarının korkusu? İnandığınız din, o kadar basit mi? Ki ben basit olmadığını düşünüyorum. Burada benim yazdıklarım insanları etkilemez. Kimse yazdıklarımla dininden soğumaz. Hatta, tam tersi etki bile yapabilir; dinini sorgular ve benim haksız olduğumu ispatlayabilir. İşte o zaman dinine daha sıkı sıkıya bağlanan bir adam oluverir. Benim haklı olduğumu düşünürse de belki dinden uzaklaşmaz ama dinini sorgular. Ve asıl herşey bundan sonra yani büyük sorgulamadan sonra başlar. Bu sorgulamada bir yol seçer zaten. Çünkü artık yetişkindir, kendi kararlarını verebilecek yaştadır.

Bir insanın beyni nasıl yıkanır sahiden? Basit bir blog, beyin yıkamak için yeterli midir? Eğer yeterli ise ben insanların beynini "hoşgörü, kardeşlik ve barış" odaklı yıkarım. Sanırım beyin yıkamanın en mantıklı ve güzel olanı da bu tip olanıdır.

Başta da belirttim. Amacım henüz fikirleri oturmamış kişilerin zihnini bulandırmak değil ancak o bahsettiğimiz kişilerin fikirleri bir müddet sonra "gerici" aileleri tarafından kötü yönde bulandırılacaksa ve bazı insanlar "yavrum, bunlar düşmanlarındır" diye evlatlarına öğüt verecekse, ben buradan insanların aklını bulandırmaya hazırım çünkü ben burada "kötü" olanı değil "iyi" olanı anlatmaya çalışıyorum. İnsanları "sorgulama"ya itmeye çalışıyorum ve sanırım istemeden olsa da başarılı oluyorum. {Fakat bu bir beyin yıkama değildir.}

Yine de 18 yaşından küçük olanlara bu blogun uygun olmadığını belirtiyorum. Fikirsel anlatımlarım nedeniyle değil elbette, ettiğim küfürler nedeniyle.

Öperim hepinizi, kalın sağlıcakla:)
(bkz:öpmek)

Devamını okuyun...

24 Ağustos 2008 Pazar

Tecavüz haberleri ve embesiller

Ulan o kadar acayip "şey" ki insan dediğimiz varlık. İyi insana bir şey diyemeyeceğim ama bir de tam işkence yapılası insan türleri var. Evet işkenceye karşı bir düşüncemiz var ama bazı haberleri okuyunca kanım donuyor, "bunu yapan ibneyi parçalara ayırın" filan diyorum, ben de birden insanlıktan çıkıyorum.

Bugün okuduğum bir haber yine beni insanlıktan çıkardı. Şerefsizin önde gideni bir embesil, 80 yaşındaki nineye tecavüz etmiş. Üstüne üstlük bu nenemizin sakatlık raporu filan da varmış. Be hey ebesi skişmiş, bu nasıl bir düşüncedir, bu nasıl bir hayvanlıktır, bu nasıl bir moronluktur? Hayır acayip ağır küfürler etcem, ahlakınızı bozcam.

Bizim cinsellik anlayışımız çok farklı. Bazı yönlerimiz çok adice ve sapkınca. Mesela birkaç yıl önce Google'da "Child Porn" kelime grubunu en çok arayan ülke bizdik. Child Porn, türkçede "Çocuk Pornosu" demek. Bilmeyenler olabilir.

Yani kardeşim tamam, pornografik yayınlara merakın olabilir ki herkesin vardır. Kimilerine göre de bu bir ihtiyaçtır ama işin bokunu çıkarmaya ne gerek var. Yetişkinleri bitirdin de çocuklara mı geçtin? Şimdi "pornografik yayınlar" için "ihtiyaçtır" dedim diye de kimse bana "böyle ihtiyaç mı olur?" gibi bir tepkide bulunmasın. Bu konuyla ilgili herkesin bildiği bir hikaye var, hikayenin baş kahramanı da Süleyman Demirel, hani şu baba diye hitap edilen, yıllardır kafamızı sken ve ısrarla skmeye devam eden insan. Kısa bir hikaye. Şöyle ki;

Birgün, gazetecinin biri Süleyman Demirel'e sormuş:
-Efendim, sizin zamanınızda kerhanelerde (genelev) artış oldu, sebebi nedir?
Süleyman Demirel, hiç bozuntuya vermeden cevaplamış:
-Kerhane açmayalım da millet birbirini mi sksin?

Böyle bir şeydi sanırım. Gerçek mi değil mi bilemem. Yani porno siteler olmazsa millet mastürbasyon yapmak için neyi izleyecek, sadece hayal etmek yetmiyor bazılarına. Evet, çok terbiyesizleştik, farkındayım.

Bizim bazı sapkınlarımızın cinsel fantezileri bu kadarla da sınırlı değil elbette. Bir de internette çokça aranan kelime gruplarımızdan birisi de "hayvanlı skiş". Oha mına koyim. İnsan söyleyince bile bir acayip oluyor, bu öküzler ve embesiller bu kelime grubuyla ilgili video arıyor.

Tecavüz haberleri ve böyle sapkın haberler elbette sadece bizden çıkmıyor. Daha birkaç ay önce Avusturya'lı bir babanın kızına yıllardır, bir odada tecavüz ettiği ve ondan çocukları olduğu haberleri ile şok olmuştuk.

İnsanoğlu ve insanoğlunun bir halkı olan "bizim" halkımız, sınır tanımıyor. Nerde bir ibnelik, nerde bir şerefsizlik, nerde bir kahpelik biz hemen ordayız. Bu hevesimizi güzel şeyler için de kullanabilseydik... Ooooo siz sormayın, ben söylemeyeyim. Hepimiz birer alimdik.

Devamını okuyun...

22 Ağustos 2008 Cuma

Elvan Abeylegesse, aferin sana!

Az önce Olimpiyatlarda 5000 metre finali koşuldu. Ben de izledim tabi. Asıl amacım Elvan'ı izlemekti zaten. Elvan ablamız 2. olarak gümüş madalyayı ülkemize getirdi.

İzlerken nedense acayip hüzünlendim, duygulandım. Elvan, o kadar istekli koşuyordu ki. Tam finishte iki elini de havaya kaldırdı ki, orayı sormayın.

Ulan böyle bir yarışmada insan neden hüzünlenir ki? Çok acayip oldum ya, helal olsun sana Elvan ablam. Normalde böyle kısa bir yazı yazmazdım ama bunu saymayın, sevinçten mi hüzünden mi bilemiyorum ama yazdım işte. Çok sempatiksin sen çok :)

Devamını okuyun...

Türkiye, ateşle oynuyor!

Ne kadar acı ki Türkiye, ABD'nin sömürgesi durumunda. Önceleri "yarı sömürge ülke" olarak tanımlıyorduk ancak bence artık bunun yarımlık bir durumu filan kalmadı. Neredeyse tam sömürgesi oldu ABD'nin. Boğazlarımızdan geçen NATO savaş gemileri de bunun ispati niteliğinde. 21 Ağustos'ta İspanya ve Almanya'ya ait NATO gemileri geçti boğazımızdan, yarın da 3 tane ABD savaş gemisi geçecek boğazımızdan ve doğru Gürcistan kıyılarına gidecek. Türkiye ve AKP hükümeti, gemilere geçiş izni vererek ateşle oynuyor. Ayrıca Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ne de aykırı olduğu söyleniyor bu geçişlerin. Tabi ne farkeder ki? ABD'ye hoş görünmek var işin ucunda.

Biraz hayal gücümüzü kullanalım. Rusya ve ABD'nin son günlerde birbirlerine karşı tahdit dolu söylemlerini hatırlayalım. Ve diyelim ki bu restleşme daha da kızıştı ve en nihayetinde bir yerde patlak verdi. Biz ne bok yiyeceğiz Türkiye olarak? Bu savaş gemilerine izin vererek otomatik olarak çıkacak savaşın bir tarafı haline geldik. Taraf olduğumuz ülke ise ABD. Yani mazlum ve masum halkların dünyadaki yegane katili, en büyük emperyalist ülke.

Türk hükümetini de anlayamıyorum. AKP'nin oy aldığı halkın profilini inceleyelim. Neredeyse tümü dinine bağlı insanlar. AKP de genelde islamcı bir parti olarak nitelendiriliyor ki öyledir. ABD, katliamlarını kime karşı yapıyor?

Filistin'de, İsrail ile işbirliği içerisinde katlettikleri insanlar kimler?
Afganistan'da de "El Kaide"yi arıyoruz deyip de öldürdüğü insanlar kimler?
Irak'a girip de birkaç yılda 2 milyona yakın öldürdüğü insanlar kimler?

Hep müslüman halklar. Biz kabullensek de kabullenmesek de ABD, planlı olarak müslüman halkı katlediyor ve bunu farklı bir kılıf halinde dünya halklarına sunuyor. Bizim hükümetimiz de, böyle bir ülke ile işbirliği yapmaktan çekinmiyor, sadece işbirliği yapsa iyi bir bakıma ABD'nin taşeronluğunu yapıyor. AKP, işine gelince din edebiyatı yapıp halktan oy topluyor; işine gelince müslüman halkı katleden bir emperyalist ülke ile işbirliği yapıyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.

Olur da çıkarsa büyük bir savaş. Rusya, burada bizim ağzımıza sıçarken siz sanmayın ki ABD, okyanus ötesinden gelip de Rusya'ya saldırır nitekim Rusya, Gürcistan'a saldırdığında da ABD açıklama yapmaktan başka bir bok yapamadı. A bu arada aramızdan yavru kurtlar çıkıp da "biz Rusya'nın mına koyarız" gibi saçma sapan söylemlerde bulunmasınlar, buna çocuklar bile güler. Yıllardır "Türkiye, dünyanın en iyi bilmem kaçıncı ordusudur" gibi saçma sapan şeylere inandırılmaya çalışıldık ki böyle bir şey yoktur. Şu an Rusya'nın askeri teçhizatları ve gücü Türkiye'nin 5-6 katı en az. Yani 5-6 tane Türkiye olsun ki ancak Rusya'ya kafa tutabilir, böyle düşünün.

Tabi bu işler böyle kolay değil. "Bu, şunu yener; onlar bunları sker" demekle olmuyor tabi, silahlı güç gösterisinden çok stratejik hesaplar işliyor artık. Ben şahsen büyük bir savaşın çıkabileceğini düşünmüyorum ancak olur da çıkarsa, özellikle Türkiye'nin bugünlerde yaptığı bu "izin" hataları bizim çok canımızı yakacak. Türkiye ne Rusya ile ne de ABD ile işbirliği içerisine girsin. Özellikle de bu çıkar ilişkileri sırasında.

O kadar zengin kaynaklarımız var ki, yeter ki onları kullanabilelim. Bu halk, herşeyin en iyisine layık; bunu görüp ona göre hareket edelim.

Kime diyorum ben?

NOT: 2 gündür böyle ciddi konulardan bahsedip kafanızı sktiğim için özür dilerim. Yürekten diledim lan bu özürü. Valla bak!

Devamını okuyun...

21 Ağustos 2008 Perşembe

Kurban yerine karpuz kesilsin!

Evet, birkaç gündür gündemi meşgul eden bir konumuz var. Güncel haberleri takip edenler bilir; Hülya Avsar adındaki insan, birkaç gün önce "Hayvan keserek bayram yapan bir dini aklım almıyor" demişti ve kıyamet kopmuştu. "Nasıl böyle bir şey dersin ulan?" eleştirilerinden tutun, bazı forumlarda ahlaksız küfürlere kadar herkes Hülya Avşar'ı linç etmeye kalkıştı.

Linç edenler belliydi. Zaten linç kültüründen bolca etkilenmiş bir millet olarak, birilerini linç etmek isteyen kişileri kolayca bulabiliriz. Bu linç sevdalıları o kadar körleşmiş haldeler ki, bir yerde ateş yakılsa "bayrak yakıyorlar" derler, ortamı provake ederler. Bir faşistlerdir, bir gericilerdir ki sormayın gitsin.

İşte Hülya Avşar'ı linç etmek isteyenler de bu insan benzeri yaratıklar.

Şimdi Hülya Avşar'ı çok mu seviyorum? Hayır. Hatta bazen kendisinden nefret ettiğimi bile hissediyorum ancak bu çıkışıyla benim gönlümü kazandı valla. Zaten gönlümü kazandığına çok sevinmiş olacak ki, dün gece beni aradı "Teşekkür ederim Günay, gönlünü kazandığım için çok mutluyum" dedi, sağolsun. Neyse şaka maka dediğim gibi yerinde bir çıkış yaptı. Bu çıkışın aynısını bir ara "askerlik" konusunda Bülent Ersoy da yapmıştı. Ara sıra bunlara geliyor böyle, güzel şeyler de söyleyebiliyorlar. Neyse ciddileşeyim.

Bildiğiniz üzere islam dininde "kurban kesmek" diye bir eylem yaygın. Bayramlarda, seyranlarda ve bilimum özel günlerde müslümanlar kurban keserek sevincini belli eder, gününü kutlar. Nerden gelmiş bu kurban kesme muhabbeti? Yanlış hatırlamıyorsam, eskiden hayvan yerine insanlar kurban edildiği için Allah, gökten bir koç ya da koyun indirmiş ve bu hayvanların kesilmesini buyurmuş. Yani islamda böyle sanırım. (Yanlışım varsa düzeltin)

Şimdi gerçekten de bu saçmalık değil mi? Bayram oluyor ve müslümanlar, bayramı kurban keserek, bir canlının hayatına son vererek kutluyorlar. Kusura bakmayın ama ha kızları diri diri toprağa gömmüşsün, ha hayvan yerine insan kesmişsin ha da bayramlarda koyunları kurban etmişsin; benim için hiç farketmez. Hepsi de geri kalmışlık örneği.

Elbette birçok arkadaş "ulan hayvan değil de insan mı kesilsin?" deyip, burada bana küfür etmek isteyecektir ancak konuya bakılması gereken açı bu değil. Yani, abicim şimdi biz bir şeyleri kurban etmek zorunda mıyız? Yani her bayramda birisi bizi tehdit mi ediyor, ille de bir şey keseceksin diye? Yooo... O zaman, ne koyun keselim, ne koç keselim, ne de sığır keselim.

Mesele, bir şey kesmekse. Ne kesilebilir? He buldum. Karpuz keselim bence. Müslüman halkımız, kurban bayramlarında karpuz kurban etsinler. Hem tatlı hem de mantıklı.

İslam dinini bildiğiniz üzere batı toplumları genelde "geri" olarak tanımlıyor. İslami ülkelerin bence geri kalmasının nedenlerinden birisi de bu ilkel alışkanlıklarımız. Ya bu islam dini yeniden yorumlansın. Mesela dediğim gibi her dini bayramda karpuz kesilse ne kadar hoş olur öyle değil mi? Koyunun kırmızı kanı yerine, karpuzun tatlı suyu aksın sokaklarımızdan. O ne öyle ya kan man... Hem islam dinini yaymak isteyenlere sesleniyorum, sizce "karpuz kesmek" insanlara daha mantıklı gelmez mi? Yani islam, insanlara daha çekici gelmez mi?

İşin bir de duygusal boyutu var elbette. Benim de akrabalarım gözlerimin önünde bolca kurban kesmişlerdir ama ben ısrarla diyorum ki hayvanları kesenler de bir anlamda hayvandır. Ben o koyunların boynu kesilirkenki çırpınışlarından neden bahsetmeyeyim ki şimdi? Kesilmeden önce kesileceğini anlayıp da etrafa çaresizce bakan koçtan neden bahsetmeyeyim ki şimdi? Ya kardeşim, insan gibiler bunlar ya. Onların da canı var. Onların da canı acıyor, onlar da "yaşamak" istiyor.

Küçükken bahçemizde 2 tane kuzumuz vardı. Bahçeye ilk getirilişlerini bilirim ben, tabi çok küçüktüm, belki 10 yaşımda. O kuzuların nasıl her geçen gün büyüdüğüne tanık oldum. Ben kendim besledim. Öyle bizden olmuşlardı ki, onları o kadar çok seviyordum ki; ağızlarından öptüğümü hatırlarım. Sonra ne oldu birgün? Yine geldi ailemizin sözde büyükleri. Yine bağlandı o gözler. Yine birkaç dua ve besmele ile artık büyümüş olan kuzuların boğazı kesiliverdi. Ve saatlerce ağladığımı da yine ben bilirim.

İslam dininde bazı noksan olan durumlar var. Bu durumlar islam dinini itici hale getiriyor. Tüm dinlere karşı birisi olarak söylüyorum ki, bu noksanlara bir çare bulunsun. Bunun çaresi de olmaz ama ne bilim yeniden yorumlanma filan olsun. Biz bayramlarda artık hayvan kesmeyelim. Bu tip ilkellikleri bir kenara atmanın zamanı çoktan geldi de geçiyor.

Adam olalım ulan adam!

Devamını okuyun...

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Türk korku filmleri eleştirisi

Evet, bu geceki konum "korku filmleri". Daha doğrusu Türklerin çektiği korku filmleri. Biraz acımasız olacağım, eleştireceğim. Böyle olmaz zaten, hepsi rezalet; hepsi birer berbatlık abidesi.

Az önce 2007 yapımı "Musallat" adlı korku filmimizi izledim. Film, "cin"leri konu alıyor. Cinlerin insanlara aşık olabileceği, onları kıskanabileceği, onlarla ilişkiye girebileceği hatta onlardan çocuklarının olabileceğini anlatmış uzunca. Bildiğiniz üzere bu hikayeler Anadolu'da bolca dolaşmakta, yani cinlerin, insan kılığına girebileceğinden filan behsedilmekte. "Bu ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemeyeceğim" demeyeceğim çünkü elbette bu tip şeylere inanmıyorum, inanamıyorum. Herneyse, konumuza dönelim.

Musallat adındaki filmimiz de diğer korku filmleri gibi son derece berbat. İnsanları nasıl korkutabileceğini bilmiyor sanırım yapımcılar. İçinizdeki bazı kişiler "ulan o zaman kolaysa sen git korku filmi yap" diyeceklerdir ancak onlara diyeceğim şu ki; "herkes kendi işini yapmalıdır". Daha doğrusu herkes kendi işinin en iyisini yapmalıdır. Korku filmi çeken yönetmenler de korku sinemasının hakkını vermelidir.

"Korkunç Bir Film" serisi var, bilen bilir. Bu seride, dünyada çekilen korku filmlerinin bazı sahneleri yeniden "komedi" unsurlarıyla bezenip çekiliyor. Deyim yerindeyse korku filmleriyle taşak geçiliyor. Zaten "Korkunç Bir Film" serisini izleyen herkes de çok gülmüştür. İşte bizim yönetmenlerimizin çekmeye çalıştığı korku filmleri, "Korkunç Bir Film" serisinin biraz daha ciddi versiyonu. Nitekim ben bazen korku filmi mi izliyorum yoksa komedi mi şaşırıyorum.

Hep aynı sahneler. Pardon sahne filan da yok ortada. Türk filmlerinde insanları korkutmak için sadece "ses efekti"ni kullanıyorlar. Elbette, korku filmlerinde "ses" çok önemlidir ancak "ses" sadece korkutmak için kullanılıyorsa ve filmin diğer unsurlarının önüne geçiyorsa, orada bir "dur" derim ben.

Genelde kahramanımız bir odada sakince bekliyordur. Sonra odanın bir köşesinden çok hafif bir ses gelir. Kahramanımız, o küçük sesin gelebileceği yöne bakıp yoğunlaştığı an -ki burada sadece kahraman değil, seyirciler de yoğunlaşır- ani bir ses fırtınası!!! Biz de insanoğlu olarak ister istemez, refleksimiz gereği sıçrarız ve "çok korktum mına koyim" deriz. Evet, korktuk ama bu korku ucuz bir korku. Biraz dikkat edilirse filmdeki sahnelerin tümü hep "ani ses" öğesi üzerine kurulu. Ne görsellik var, ne insan ilişkileri var, ne adam gibi bir konu var. Tek var olan "ses".

Bir de "korku filmleri" kuşağı içerisinde sayılan "yaratık filmleri" var. Yabancıların yarattığı yaratıklar da çok komik ama hiçbiri bizimkiler kadar komik olamaz. Ulan bazen düşünüyorum, ben öyle yaratıklarla karşılaşsam, sanırım gülmekten ayağa kalkamam.

Ciddi bir konuydu ama bahsedilmesi lazım olan bir konuydu. Bir de farkındasınızdır, ben yapıcı olmadım bu konuda yıkıcı oldum. "Korku filmleri"nde başarızı olduğunu düşündüğüm sinema dünyamız bence "komedi filmleri"nda dünyanın belki de en iyisi. Neden peki sizce? Çünkü biz korkunç insanlar değiliz, o kadar iyi insanlarız ki "korkunç olma" taklidi bile yapamıyoruz. Hep neşeli, hep komik insanlarız. O nedenle de "komedi" tarzında çok başarılıyız.

NOT: Son paragraf, "korku filmleri"mizi acımasızce eleştirdiğim ve ortamı gerdiğim için "maksat ortam yumuşasın" tarzında yazılmıştır. Yoksa hep yıkıcıyımdır, söylemesi ayıp. !!!

O ses neydi lan?

Devamını okuyun...

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Karabasan mı uyku felci mi?

Karabasan muhabbetlerini bilirsiniz. Biz küçükken de anlatırlardı, büyüdük hala anlatırlar. Eskiden büyüklerimizden "esrarengiz hikayeler" olarak dinlerdik, artık dostlarımızdan "gerçek hikayeler" olarak dinliyoruz. Hiç başıma gelmedi. Yani hiç öyle üzerime bir karartı çökmedi ve bağırmaya çalışıp da bağıramadığım olmadı. Zaten gecenin bir yarısı kalkıp bağırmaya çalışsam, karabasan filan hikaye olur yani. Öyle bağırırım ki karabasan korkup kaçar valla.

Bu anlatılanları tam manasıyla yaşamadım ama bir benzerini yaşadım. Birkaç kez hem de. Sürekli benzer rüya ve konuşup isteyip de konuşamama durumu. Tabi "Karabasan hikayeleri"nden ayrılan yönü, ben bu durumu uyanıkken değil de rüya esnasında yaşıyorum.

Anlatayım bu birkaç kez gördüğüm rüyayı. Neyin nesidir, siz karar verin.

Hep aynı konu. Konumuzun, daha doğrusu rüyamızın baş kahramanı ibne bir hırsız. Sürekli de aynı hırsız profili; filmlerde izlediğimiz kafasına "Müjde" marka bayan çorabı geçirmiş hırsız. Bu çorabın ayrı bir adı vardı, unuttum :) Neyse.

Ben rüyamda da uyuyor oluyorum. Sonra birden evimin bir başka odasından çeşitli sesler duyuyorum. Hemen hırsız olma ihtimali aklıma geliyor. Gidip bakıyorum ki bir şey yok, tam kendi odama dönerken, odamın kapısında belirttiğim profildeki hırsız bana bakıyor oluyor. Tam o sırada rüyada bir ışık efektleri, bir garip sesler ki anlatamam. Sanki hırsız değil de eşi benzeri olmayan bir canavar görmüş gibi oluyorum. Hırsızın arkasından spot ışıklar filan, sahneye çıkan yıldızlar gibi.

İşte tam bu esnada, bağırmak değil de "ne yapıyon lan burda?" gibi bir şey söylemek istiyorum. Gelin görün ki bu sadece "istek" olarak kalıyor. Benden kelimeler yerine acayip sesler çıkıyor. Bu sesler o kadar itici ve o kadar korkakça ki anlatamam. Uyuduğum halde o sesleri net olarak duyuyorum. Hem zaten bu sesi rüyamda değil, gerçekte de çıkarıyormuşum. Bu ilginç rüya hep aynı şekilde olur. Şimdi düşündüm de 3 kez gördüm bu rüyayı. İlki kendi evimde, diğeri halamlarda ve en sonuncusu da üniversitedeki evimde.

Öğrenci evinde, arkadaşlarımla birlikte aynı odada kalıyorduk. Bu rüyayı sabaha karşı gördüm ve yine o garip sesi çıkardım. Böyle göt korkusuyla, ölüm korkusunun karışımı sonucunda çıkabilecek bir ses. Aynı odada kaldığım arkadaşlarımın, nasıl uyandıklarını, nasıl soluğu yanımda aldıklarını anlatamam. Tabi daha sonra bolca benimle taşak geçmişlerdi. "Nasıl bir ses lan o?" diye.

Bu anlattığım garip rüya görme durumunun, "Karabasan" ile alakası olmadığını ancak bir benzeri olduğunu biliyorum. Hem bu rüyayı en son 1 yıl önce görmüştüm. O ibne hırsızı da özledim hani, böyle bir havalar filan. "Ben geldim, hırsızım" gibisinden. Bir de kötü adam gülüşü filan falan. Off ulan ne diyorum yine, neyse sustum.

Bu da böyle bir anımdır! Bende saçmalık bol...

Devamını okuyun...

17 Ağustos 2008 Pazar

Bütün ezanlar böyle okunsun!

Önceki yazılarımdan birinde geceleri uyuyamadığımdan ve hergün sabah ezanını mutlaka duyduğumdan bahsetmiştim. Ayrıca sabah ezanını okuyan müezzinin sesinin bana çok garip ve esrarengiz geldiğini; birgün bu ezanın sesini kaydetip sizinle paylaşacağımı da yine söylemiştim. Birkaç gün önce yine aynı müezzin ezanı okumaya başladı ve ben kayıt ettim sesini. İzlemeyin dinleyin, zaten izleyecek bir şey yok:)

video

"Eeee neydi şimdi bu Günay?" diyecekler olacaktır, biliyorum; ama şunu söyleyeyim ki bu ezanı hergün aynı biçimde, sabahın ıssızlığında dinlerseniz insana çok esrarengiz geliyor. Diğer müezzinlerin okuyuşunda bir sanat filan yok, hatta çoğu iğrenç bir biçimde bağırıyor sadece; ama bu müezzin farklı abi.Birgün gidip kendisini ziyaret edeceğim. Çok ciddiyim ama şimdi sabahın köründe camiye gitmek olmaz, bir ara birkaç arkadaşımla birlikte gidip bu müezzini ziyaret edeceğim ve tebrik edeceğim ciddi ciddi. Diyeceğim ki "abi ya da amca, harika okuyorsun ezanı, seni yürekten tebrik ediyorum" o da muhtemelen "Allah razı olsun" der. Biraz da "insan"sa çay filan ısmarlar, muhabbet ederiz. "Allah razı olsun, hadi çocuklar sktirin gidin artık" derse de ona küfürler edeceğim buradan.

Muhtemelen ziyaret edersem de buradan size belirtirim.Bu birçoklarınıza önemsiz ve her zamankinden daha saçmalanmış bir konu olarak gelebilir ama benim için durum böyle değil tabi. Ben hergün bu herifin sesiyle uykuya dalıyorum ve artık bu ezan okuma stili bana o kadar acayip gelmeye başladı ki anlatamam.

E hergün "ezan okuyorum" maskesi altında böğüren onca ezan varken, ben bu adama övgü yağdırmayayım da kime yağdırayım? Şimdi birkaç kez dinleyeceksiniz "bir bok anlamadım" diyeceksiniz ama neyse, siz bu konuyu hiç yazmadım sayın.

İşin aslı; bütün ezanlar böyle okunsun; ezan okumak, sanat haline getirilsin. Madem ki hergün defalarca ezan duymak zorundayız, bari bu iş adam gibi yapılsın.

Devamını okuyun...

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Sesimi duyan var mı?

Ne hatırlatıyor bu soru size? Bu cümle, sıradan bir soru cümlesi mi sizce? Elbette ki "değil" diyorsunuz, biliyorum. Bu soru cümlesi, her depremde enkaz altında kalanlara soruluyor. Enkazın altında hala ölmeyenler bu soruyu cevaplamaya çalışıyor. Cevaplamakla da iş bitmiyor tabi. Enkaz altında olduklarından, dışarıdan gelen sesler net olarak kendilerine ulaşıyor ancak kendi seslerinin dışarıya ulaşması o kadar kolay değil.

17 Ağustos 1999... Resmi olmayan rakamlara göre 50 bin insanımızı kaybettiğimiz büyük deprem. Tam 9 yıl önce, bu gece uykuya daldık; ancak saat 03.02'de yani 16 Ağustos'u 17 Ağustos'a bağlayan gecenin en korkunç anında, sallanıverdik. Deprem anını değil ancak depremden sonrasını hatırlıyorum. En net olarak hatırladığım şey ise, dış kapıdan çıkarken gözüme çarpan yıldızlar. Nasıl parlak, nasıl binlerce, nasıl canlı.

Sanki ölen her insan için bir yıldız daha asılıvermişti gökyüzüne.

Ve ertesi günler... Mezarlarında adı bile olmayan binlerce insan. Bir doğal afet nedeniyle ölmüş gibi görünen katledilmiş insanlar. Öyle kötü bir durum ki bu, sanki onlara yaşamak bile lüks gibiydi. "Siz yaşamayı bile haketmiyorsunuz" diyordu sanki birileri. Ne alınan bir önlem, ne deprem sonrası yeterli yardım. Bazıları o kadar adi ve şerefsizlerdi ki, Anadolu halkının topladığı yardımları bile cebe indirebildi.

Ve ölenler... Birlikte gülemeyen ancak birlikte ölenler... Onlara mutlu bir yaşam çok görüldü; enkaz altında katledilmek uygun görüldü.

Ve biz, kurbanlık koyunlar... Ölümü bekliyoruz. Ben ölür müyüm olacak depremde bilemiyorum ama bildiğim tek bir şey var ki; yine onbinlerce babam, anam, kardeşim, dostum ölecek. Kendi evim sağlam mıdır bilemiyorum ama onbinlerce binanın olacak depremde yıkılacağını biliyorum. Nice insanlar, enkaz altında kalacak; nice insanlar "sesimi duyan var mı?" sorusunu duyacak ancak cevap veremeyecek. Belki de "burdayım" diye çığlık atacak çaresizce ama duyan olmayacak.

İşte biz! Bazen onurlu bir ölümün bile reva görülmediği Anadolu halkı. Hayatı pamuk ipliğine bağlı Dünyanın en saf, en temiz halkı.
SESİMİ DUYAN VARMI?
Sesini duyan var, sesini duyanlar bizimkiler
Bak yaşatmak için sana koşuyorlar,
Ak sakalına, çocuk yaşına bakmadan
Tırnaklarıyla kazıyorlar enkazı, betonu tırnaklarıyla deliyorlar
Çıkarsız, hesapsız, yüreklerinin susturamadığı sesini,
Elleri gibi kavuşturuyorlar birbirine…

Gömülmesekte toprağa birlikte, acıya gömüldük hep birlikte
Gülcan bebe, Ayşe teyze, Mehmet amca, Fatma abla
İçerde kaldı anam
İçerde kaldı babam
Birtane de değilki hangi birine yanam

Devamını okuyun...

15 Ağustos 2008 Cuma

Beceriksiz bir adam

Bugün de yazacak durumda değilim, tek söyleyeceğim şudur ki; şu hergün ya da ara sıra gelip de yazılarınızı okuduğunuz adam "İstanbul'da 4 yıllık bir üniversite okuyacak kapasitede değilmiş. Ayrıca ara verdiği bir üniversite ve çevresindekilere vermiş olduğu sözler var. Kafası o kadar karışık ki... O kadar bunalımlı bir süreçte ki, kelimeler yetersiz kalır bu durumu anlatmaya.

Kalın sağlıcakla!
Devamını okuyun...

Coca Cola nasıl bir şey lan?

Evet bugün konum biraz acayip. Aslında acayip falan ama hayatıma aşırı derecede etki eden bir şey. Bir içecek, evet Coca Cola.
Ulan işin kötüsü bu hayatıma etki etmiş, hatta günde en az 1 litre tüketmemle hayatıma damga vurmuş bu içeceği içince utanıyorum içten içe. Nedenini hepiniz biliyorsunuzdur, emperyalizme doğrudan destek verdiği hatta emperyalizmin ta kendisi olduğu açık ve net Coca Cola'nın.

Coca Cola'nın sırrı filan varmış ya; hani formülü falan filan. Ben de cidden çok merak etmeye başladım o formülü. Bu Coca Cola üreticileri ibneler ne koyuyorsa bu içeceğe, insanı acayip derecede bağlıyor; uyuşturucu gibi bırakılması da zor oluyor. Uyuşturucu dedim de, hiç kullanmadım yanlış anlamayın; sadece bırakılması zormuş ya o acıdan şey ettim.

Ara sıra e-posta adresime bu firma ile ilgili yalan haberler düşmeye devam ediyor. Zaten en meşhur yalanı biliyorsunuzdur. Yok, Meksika'da tarlalarda toplanan bir bitki varmış, bu bitkinin içinde bolca fare varmış ve Coca Cola'nın bu benzersiz tadını da o farelere borçluymuşuz. Skeyim böyle hikayeyi, nasıl şey lan bu? Valla açık konuşayım; fare mare, kurt, kuş hiç farketmez. Tadı güzel olduktan sonra ben içerim abi. Bu asılsız olduğunu bildiğim haberlere de inanmam. Yani Coca Cola'nın içine işiyorlar diye bir haber çıksa ve Coca Cola'nın tadını bu idrarın güzelleştirdiğini, farklı kıldığını bize belirtseler inanmam. Ulan ben ne diyorum, ne işemesi. Kendine gel Günay! :)

Bir de bahsetmeden edemeyeceğim, benzer bir e-posta daha var internette dolaşan. Coca Cola yazısına tersten bakınca, arapça "Muhammed ve Mekke yok" yazısı görebiliyormuşuz. "At yalanı skeyim inananı" cümlesi, bu sallamasyon için çok uygun bir cümle.

Birkaç yıl önce Cola Turka çıktı. Çıkar çıkmaz hele bir tadına bakayım, belki Coca Cola'nın formülünü çalmıştır bizim Türkler diye düşündüm ama yok yok yok. Yine Coca Cola'daki tadı yakalayamamışlar. Dedim ki paramız emperyalistlere gitmesin, paramız müslüman ve ezilen halklara kurşun olarak geri dönmesin ama olmadı anasını satayım. Ne "Cola Turka" ne "Pepsi" ne de "Le Cola"... Bu arada Ülker'i de hiç sevmem, nefret ederim ama sanırım Coca Cola'ya tercih ederdim aynı tat olsaydı.

Hergün en az 1 litre içiyorum bu lanet olası şeyi. 1 buçuk liradan hesaplarsak ayda 45 lira eder, yani benim aylık yaklaşık 50 liram bu emperyalist şerefsizlere gidiyor ama engel olamıyorum anasını satayım.

Coca Cola'dan kurtulma yolları ile alakalı çalışma yapan dernekler filan açılsın. Biri bana yardım etsin. Ne olur lan :(

Ya da böyle Coca Cola'nın içine işenildiği ya da sıçıldığı ile ilgili videolar filan çıksın. Ben tiksineyim ama işte dediğim gibi video ya da resimli ispatlar olsun. Yoksa boş boş salakça maillere inanacak öküz değilim ben :(

Yardım hatta "help" lan! Param, bu ibnemsi yaratıklara gitmesin!

Devamını okuyun...