Temmuz 2008 içindeki 32 yayından en yeni 31 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Temmuz 2008 içindeki 32 yayından en yeni 31 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

Evrim teorisi ve espri yeteneğimiz

Bu aralar yine bir teori muhabbetidir gidiyor ülkemizde. Az önce yine bir haber sitesinde rastladım; haberde diyor ki "yapılan bir araştırmaya göre biyoloji öğretmenleri ve öğretmen adaylarının yüzde 16'sı evrim teorisini direkt olarak reddediyor"muş. Bu haber tüm internet camiasında "garip" olarak karşılandı. Garip olarak karşılanmasının nedeni ise evrim teorisine inanmayanların oranının bu denli yüksek çıkmasıymış: yüzde 16. Yine aynı araştırmada, biyoloji öğretmenlerinin yüzde 43'ü evrim teorisini geçerli olarak kabul ederken yüzde 30'u da çekimser kalmayı tercih etmiş. Geriye kalan yüzde 1'e demiş onu da bilemiyoruz.

Burada evrim teorisi ile ilgili çeşitli kanıtlar ya da aksini iddia eden çeşitli belgeler sunarak ortalığın mına koymayacağım ama genelde bu tartışmalarla ilgili bazı saptamalarım var benim. Neler bu saptamalar?

Mesela, bu konuların tartışıldığı bazı forumlar var. Bu forumlarda söz konusu teoriyi ve benzeri konuları yüzlerce insan tartışıyor. İçlerinde konuya son derece hakim olanlar var; bir de hiçbir şey bilmeyip konuya atlayan canavarlar var.

Bu canavarların "evrim teorisi karşıtı" olanlarının en sık kullandığı laf:

"Ben maymundan filan gelmedim, siz maymunsanız onu bilemem:D"

Bu cümlenin sonunda mutlaka ":D" gülücüğünü görürsünüz. Genel anlamda "maymun", birçok kişiye hakaret amaçlı da kullanıldığından, kişilerde kötü bir imaj bırakmış. Bu imajı kullanarak "ben maymundan gelmedim" primi yapmak biraz basite kaçıyor sanırım.

Acaba insanların maymundan değil de aslandan geldikleri üzerine bir teori olsaydı ve şimdi evrim teorisi gibi revaçta olsaydı yine aynı canavar kardeşimiz, bildiğini okur muydu? Şöyle der miydi?:

"Ben aslandan filan gelmedim, siz aslansanız onu bilemem:D"

Belki yine derdi ama birkaç kez daha düşünürdü bence. Önceki "maymun" örneğindeki espri yeteneği bu örnekte biraz suya düşüyor "canavar" arkadaşımız için.

Bir konuda daha acayip bir belirsizlik var kafamda. Mesela namazında niyazında bir kişi, evrim teorisine inanamaz mı? Bu soruyu neden soruyorum çünkü birçok yerde "ya ateistsindir, evrim teorisine inanırsın; ya da inanansındır evrim teorisini reddedersin." cümlesini duyar oldum, okur oldum. Bu konuda da bilgi verebilecek arkadaşlar varsa iyi olur nitekim "dinine bağlı bir insanın evrim teorisine inancı olamaz" gibi bir kural bence çok baskıcı ve tutucu olur.

Konuyu çirkin yerlere çekmeyeceğiniz konusunda şüphem yok ama yine de çekme ihtimali olanlara kısaca "sktir git başka yere" diyorum.

Öyle yazdım işte...

Devamını okuyun...

Bir felaket olsa da boku yesek!

"Ne alaka Günay?" Evet, başlığı okuduktan sonra böyle bir tepki vermeniz son derece doğal ki haklısınız da bu tepkiyi vermekte. Ben biraz saçmalayacağım izninizle. Öhö öhö!

Bir isteğim var. Bu istek son derece sadistçe yani başkaları için acı ama benim için sanırım zevk olabilecek bir düşünce.

Ben kar yağmasını istiyorum ama öyle böyle değil. Yağacaksa metrelerce yağsın, hatta bilmem kaç katlı binalar bile görünmesin. İnsanlar yardım çağrılarında bulunsun, herkes seferber olsun. Kar kütlelerinin altında tüneller oluşturulsun, insanlar evlerine ya da gidecekleri yere o tüneller aracılığıyla ulaşsın. Bu kadarla sınırlı değil tabi...

Fırınlarda ekmek çıkmasın, insanlar unlarını alıp kendileri evlerinde yapsın ekmeklerini. Hava o kadar soğusun ki dışarı çıkmak için kalın kalın kürkler giymek zorunda kalalım. (Herkesi zengin varsayıyorum) Hepimizin götü donsun. Okullar kapansın. NTV'nin hayranı olduğum spikeri Banu Güven ansızın şu açıklamayı yapsın:

"Valilik, bu geceden itibaren başlayacak ve aralıksız olarak 1 ay sürecek yoğun kar yağışı nedeniyle ilk ve orta dereceli okulların 72 gün boyunca tatil edilmesine karar verdi."

Ardından peşpeşe üniversitelerden benzer açıklamalar gelsin. Tabi bu okulların kapanmasını istememin nedeni okuldan nefret etmem değil, felaket istemem.

İnsanlar bazı yerlerde mahsur kalsın. Her yerden yardım çağrıları yağsın AKOM'a. AKOM'da boku yesin, bir yere yardım yetiştiremesin. AKOM'dakiler de binalarında mahsur kalsın.

ABD'nin çok değerli (!) başkanı Bush açıklama yapsın. Desin ki Türkiye'ye yardım için 30 tır erzak gönderiyoruz. Bush'un gönderdiği tırlar da Yunanistan sınırında kara saplanıp kalsın. Sonra tırlardaki malzemeleri Edirne'den Yunanistan'a kaçak giriş yapan halk yağmalasın.

Bir sabah evimizin 13. katında, yarısı karla kaplı olan penceremizden kutup ayılarını görsek. Kutup ayısı besleyemeyeceğimize göre mecburen penguen beslemeye başlasak.

Dünyada ne olmuş ne bitmiş hiçbir şeyden haberimiz olmasa.

Başbakan Erdoğan yine ulusa sesleniş konuşması yapsa. Ulusa seslenişi Flash Tv'den izlesek ve Flash Tv'nin felaket nedeniyle psikolojisi bozulmuş bir editörü alt yazıyı şöyle yazsa:

-Ulusa Sesleniş-
Erdoğan: "Boku yedik"

Bütün haber kanalları Flash'ın bu gafını günlerce yayınlasa. RTÜK, Flash'ın bu gafı için Flash'a 512 gün kapatma cezası verse, hepimiz şok olsak. "Ohaa, vay mına koyim" gibi ilginç tepkiler versek.

Elektrikler aniden kesilse tüm ülkede. Karanlıkta kalsak. "Beterin beteri var Hayri abi" deyip birbirimizi avutsak. Hayri Abi kim, bilmesek.

Ben hep böyle saçmalasam. Siz de buraya kadar yazdıklarımı okusanız. "Ne demek istedi yine bu öküz?" gibi bir tepki verseniz ama ne demek istediğimi bir türlü anlamasanız. Zaten anlatmaya çalıştığım bir şey olmasa.

Evet kısaca saçmaladım. Ciddiyeti bozayım dedim. Ciddiyeti böyle "ciddi" bir felaketle bozmak, deli saçması olsa gerek. Herneyse, belki inanmayacaksınız ama ben sanırım bir felaket olmasını, insanların birbiriyle dayanışma içerisinde olmasını istiyorum ama "insanlar ölmesin". "Ulan bu kadar felaketten sonra nasıl ölmeyecek" diyenler için de "haklısınız" diyorum ama ne bilim içimdeki sadist bir düşünceyi yazdım buraya. Kötü mü ettim? :( Hem sanane lan, blog benim değil mi, yazarım. :(

:)

Devamını okuyun...

Titanic filmi ve acayip etkileri

Az önce Show TV'de Titanic'i 856. kez izledim. Her izleyişte aldığım tadı yine aldım. Sanırım bir 856 kez daha izlersem bıkmayacağım. Bakma öyle 856 rakamı mübağala sadece ama vardır bir 10, ciddiyim.
Filmi izleyip de "zikeyim böyle filmi, bok gibi olmuş" diyen var mıdır acaba? Hayır varsa burdan adını filan söylesin biz de ona topluca küfür edeceğiz. Yok böyle bir film, yok böyle bir senaryo. Senaryo dedim de, Titanic'in senaryosu genel anlamda yapmacık değil, gerçek. 14 Nisan 1912'de Atlas Okyanusu'nda batan bir gemidir Titanic, bilirsiniz.

1997'de vizyona giren Titanic'i milyonlarca kişi izlemiş ve şu ana kadar toplam hasılatı en fazla olan film de yine hali hazırda Titanic'miş. Yani 10 yıl öncesinin imkanlarıyla çekilen bir film ve yakalanan başarıdan bahsediyoruz.

Benim merak ettiğim ise çok başka bir konu. Acaba filmi ilk kez sinemada izleyenler filmden sonra ne halde salondan çıkmışlardır. Biz ilk kez filmi televizyon başından izlemiştik ancak sinemada ilk kez izleyenler acayip etkilenmiş ve ağlamışlardır kesinlikle. Titanic'i izle ve salya sümük içerisinde kal. İşkence lan bu!
Bir de bahsetmeden geçemeyeceğimiz film müzikleri var elbette. Hepimizin bildiği filmin ana müziği nasıl bir şeydir öyle ya. Özellikle filmin içerisindeki sahnelere çok iyi bir biçimde yerleştirmişler, en hüzünlü sahnelerde söz konusu müzik çalınmaya başlarken "haydaa, anne peçete nerde; biz ağlamaya başlıyoruz" diye söylenmeden edemiyoruz valla.

11 Oscar ödüllü bir filmden bahsediyoruz. 11 değil 101 tane de alsa garip karşılamazdım doğrusu, şu ana kadar izlediğim en etkileyici film. Eminim birçoklarınız da benimle aynı fikirdedir.

Benim filmde en etkilendiğim bölümü de paylaşayım sizinle. Filmin sonunda Jack'in karanlık sulara doğru kaybolması bence en etkileyici sahnesi Titanic'in. Bu sahneyi ne kadar iğrenç anlattığımın ve ne kadar tatsız tuzsuz bir hava yarattığımın farkındayım ama hangi kelimeleri kullanayım ki o sahne için, bilemedim:)

1997'de yani 11 yıl önceki filmden hala bu kadar heyecanlı bahsedebiliyoruz. İşte Titanic'i Titanic yapan da bu ufak ayrıntı sanırım.

Devamını okuyun...

İşte gerçek bir terör saldırısı

Bugün bu blogda daha farklı bir şeyden bahsetmek istiyordum ama gelin görün ki gece gece aldığımız o korkunç haber hepimizin moralini skti. Neydi o haber? Güngören'de bir patlama ve hayatını kaybeden 15 kişi, 150'ye yakın yaralı. Yani tam anlamıyla terör saldırısı.
Biz kabullenelim ya da kabullenmeyelim bazı ideolojiler vardır, ele silah almayı gerektirir. Bu ideolojilere göre "amaçların doğrultusunda", sen özgürlükçüsündür, savaşçısındır ve devlet senin özgürlüğünü kısıtlamak için oluşturulmuş bir baskı unsurudur. Bu ideolojiye göre de insan öldürürsün ama genellikle hedef aldığın kişiler "üniformalı" kişilerdir yani resmi görevler yapanlardır. İdeolojinin gereği savaşını devlete karşı verdiğin için, devlet yanlısı; devlet içerisinde örgütlenen herkesi düşman olarak görürsün ve onlara karşı silah kullanırsın, evet var böyle ideolojiler.

Bir de saçma sapan ne idüğü belirsiz ideolojiler vardır. Bu ideolojiler aşağılık ve adice kurallar üzerine kurulmuş ideolojilerdir.

Nedir bu ideolojilerin gereği? Masum halka zarar vermek mi? Aynen öyle.

Yoldan geçen annemi, babamı, kardeşimi, sevgilimi öldürmeye yöneliktir bu ideolojiler. Katledilenlerin ise hiçbir suçu yoktur, hepsi bu ülkenin halkıdır; masumdur, temizdir, saftır.

Bu blogdan söz konusu saldırıyı mı kınayalım şimdi? Diyelim ki kınadık, değişiyor mu bir şey? Değişmiyor; o halde kınamak yerine daha farklı adımlar atmalıyız. Bu adımlar nedir? Hemen birçoklarının aklına "eğitim şart" lafı gelmiştir ama bence eğitim değil de "demokrasi şart". Ülkede herkese eşit haklar verilmiyor. Zaten söz konusu ideolojilerin büyük çoğunluğu da demokrasi eksikliğinden türüyor. Sen eğer herkese eşit yaklaşırsan ve herkesi en iyi oranda memnun etmeye çalışırsan, insanlar farklı ideolojilere inanmak zorunda kalmaz, "mutlak demokrasi"ye inanır, bu tip saldırılar da daha az olur.

Neden bir Avrupa ülkesinde bu tip saldırılar olmuyor hiç düşündünüz mü? Ne kadar da Avrupa ülkelerinin bazı emperyalist yanlarına sövsek de söz konusu ülkeler, bir şekilde demokrasiyi etkin kılmak için çabalıyorlar. Avrupa ülkelerinde "burjuva demokrasisi" var ancak bizde maalesef o da yok. (İspanya ve İngiltere'deki El-Kaide saldırılarını saymıyorum)

Ah ulan be! Olan ordan geçen masum halka oldu. Bir de olaya bakın, önce ses bombası patlatılıp insanlar toplatılıyor ardından asıl bomba patlatılıp katliam yapılıyor. Yani tam anlamıyla yüzde yüz orjinal terör saldırısı. Güngören'de patlama anında hepimiz olabilirdik.

Onları düşündükçe sözcükler boğazımda düğümleniyor, masum halka zarar veren her türlü ideoloji kahrolsun, hiç olmasın, çıkmadan bitsin, ne bok yiyorsa yesin ama olmasın işte!

Devamını okuyun...

İstanbul 'da Metallica Konseri

Saate bakıyorum: "03.24" şu an. 27 Temmuz'dayız anlayacağınız. Metallica, 3. kez Türkiye'de konser verecek bugün ve ben izleyemeyeceğim. Çok sıkı Metallica fanı olduğumdan değil ama bu grubun efsane olduğunu biliyorum, o nedenle Ali Sami Yen Stadyumu'nda olmalıydım.
Neden Ali Sami Yen'de olamıyorum. Neden konseri izleyemiyorum? Hepinizin ilk akla gelen "neden"i maddi sıkıntılardır ki doğrudur, maddiyat nedeniyle konserde yer alamıyoruz.

Yalnız Metallica da küfürü hakediyor bence. Bu kadar da paragöz olunmaz ki, bilet fiyatları yüzlerce milyon olmaz ki. Sen Ali Sami Yen'i tutuyorsun, belki 50 bin kişi olacak; herbirinden ortalama 100 milyon (100 YTL) aldığını düşün eder 5 trilyon; yani Yeni Türk Lirası ile 5 milyon. Ulan be, deli para kırdı Metallica:)

Bir de bu sadece Türkiye'ye özgü bir program değil, adamlar şu an turnedeler ve tüm Avrupa'yı dolaşıyorlar, stadlarda büyük konserler veriyorlar. Bana sorarsanız Metallica'nın son turnesi olacak zaten. Nitekim grup elemanlarına bakarsanız ne denli yaşlandıklarını görebilirsiniz, tabi yaşlanmaları onların efsane oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

Metallica elemanlarının henüz genç iken verdikleri konserleri izliyorum da adamlar gerçekten 90 başlarında Dünyayı sallamışlar, biz yetişemedik tabi o yıllara :) Şimdi hala dünya çapında milyonlarca hayranı varsa bunun sebebi kesinlikle şuan ki performansları değil, geçmişteki hatırlarıdır.

Daha önce de 1993 ve 1999'da Türkiye'de konser veren Metallica'nın 2008'deki bu konserine gidememek gerçekten üzücü; ayrıca bu adamları bir daha ömrüm boyunca canlı canlı dinleme fırsatı da bulamayacağım sanırım, en nihayetinde bir daha gelmezler Türkiye'ye.

Aslında benim gidemediğim için utanmamam lazım, utanacak birileri varsa o da konseri düzenleyenler; ücret konusunun içine edenler. Gerçi farketmiyor, biletler tükendiği halde hala binlerce insan bilet aramakta.

Parasızlık kötü şey ya! Valla blog :(
:):):):):)

Devamını okuyun...

Türkiye 'de eşcinsel olmak

Evet, garip bir konu. Ülke olarak yabancı olduğumuz bir konu. Hakkında pek de bilgimiz olmayan bir konu: "eşcinsellik".
Biz kabullensek de kabullenmesek de; ülkemizdeki bazı yobazlar istese de istemese de bu ülkedeki bir gerçekliktir eşcinsel olmak. Bir tercihtir, belki de tercih değildir; doğuştan gelen bir özelliktir ama en nihayetinde kabullenilmesi gerekendir.

Erkek eşcinsellerie "gay", kadın olanlarına ise "lezbiyen" diyoruz ama biz bu kelimeleri genelde pornografik bir filmin başlıklarında görüyoruz. Oysaki gizlenen, kendilerini rahatça ifade edemeyen bir topluluktan bahsediyoruz.

Belki de 3. bir cins olarak ilan edilmesi gerekiyor eşcinselliğin. Ülkemizde birçok çevre tarafından kabul görmesinin de tek yolu bu sanırım. Çeşitli formlarda, iş başvurularında ve bilimum tanıtımlarda "cinsiyet" bölümüne "eşcinsel" ya da aynı anlama gelen daha farklı bir ifade konulmalı.

Ülkede ezilen herkesin yanında olmayı görev biliyorum ve yine biliyorum ki bu ülkede eşcinseller bir bakıma eziliyor. Kendi kendini ifade edememek bir anlamda ezilmişlik değil midir?

Düşünün, düşünmekten korkmayın. Karşı cinse duyduğunuz ilgiyi düşünün, bazen karşı koyamadığınız o ilgiyi. İlgiyi sadece duygusal anlamda sınırlandırmayın. Cesurca, cinsel ilginizi de düşünün. Sapıkça değil masumca. Ve kendinizi eşcinsel olarak hayal edin. Onların halinden anlayın. İlginizi çeken "şey" in karşı cins değil de hemcinsleriniz olduğunu düşünün. En nihayetinde karşı cinse olan ilginiz ne kadar gerçekçi ve değişmezse, eşcinsellerin de kendi cinsine ola ilgisi o kadar gerçekçi ve değişmez.

Biz söz konusu değişmezliği çeşitli yasalarla ya da formlara koymadığımız "eşcinsel" seçeneğiyle değiştiremeyiz.

Gaylerin askerlikle ilgili yaşadığı problemlerin ve yaşamda çeşitli yerlerde yaşadığı sorunların tek kaynağı söz konusu yasalardır. Eşcinselleri tanımayan bir ülkede yaşamımızı sürdürüyoruz. Bu engeller en kısa sürede aşılmalıdır. Eşcinseller her alanda özgürce olmalıdır.

Sahi, gerçeklerle ne zaman yüzleşeceğiz?

Devamını okuyun...

Sana nasıl içimi dökebilirim?

Sana nasıl içimi dökebilirim blog? Nasıl dökerim de rahatlarım? Birkaç saattir acayip başım ağrıyor ve hepsinin sebebi var. Bazı sebepler burada açıklanamıyor.

Bir şeyler yapmak istiyorum. Yaptığım şeyle içimdeki bütün "kara"lığı, karamsarlığı atmak istiyorum. Ya da uyumak istiyorum. Uyuyayım ama kısa süreliğine değil. Birkaç yıl sonrasında uyanayım, olmadı 3 ay öncesinde uyanayım.

Bir şey olsun, birisi gelsin göğsümü iki eliyle tutup ortadan ayırsın ikiye; içindeki acayip şeyi alsın. Ne mi o acayip şey? Onu da bilmiyorum, sadece çok fena rahatsızlık veriyor o "şey".

Hiç mi hiç yazmak istemiyorum, sadece burdayım demek için yazıyorum. Bazen olur böyle, insanın bir günü diğerini tutmaz. Aldığı bir haber insanı resmen hayattan soğutur. Bu da böyle bir şey.

Yazamıyorum, konu çok ama konular hakkında söyleyecek hiçbir şeyim yok. Sağlıklı da düşünemiyorum zaten. Biraz soluk almak lazım, biraz dinlenmek; kafa dağıtmak.

Belki de susmak... uyumak...

Devamını okuyun...

Başını belaya sokacaksın Günay

Bu aralar sıkça duyduğum bir cümle bu: "Başını belaya sokacaksın Günay". Genelde bu sözü söyleyenlerin büyük kısmı blogumu sürekli takip eden kişiler. Neden böyle söylüyorlar dersiniz? Gerçekten de başımı belaya sokacak yazılar mı yazıyorum? Yoksa bunların tümü takipçilerimin bir kuruntusu mu?

Yaklaşık 45 gündür blogum ile ilgileniyor, hergün düzenli olarak çeşitli konular hakkında yazılar yazıyorum. Neler yazdım bu 45 gün boyunca? Nelerden bahsettim? Mesela, 4 yapraklı yoncalardan bahsettim, pornografik sitelerin tutulmasından bahsettim, Kız Kulesi'nden, Sezen Aksu'dan bahsettim. Bunlarla birlikte kişisel birçok problemimi* * * de burada sizinle paylaştım.

Bir de paylaşması hassas olan fikirler vardı elbet; zaten bu fikirler ile ilgili "başını belaya sokacaksın" uyarıları geliyordu. Neydi o hassas dediğim fikirler?

Mesela "Fethullah Gülen" konusu. Bu adamın göründüğü gibi "temiz kalpli müslüman adam" olmadığını ve cemaatlerinin iğrenç örgütlenme biçimlerinden bahsettim. Yalan mı?

Mesela "Cumhuriyet Halk Partisi" konusu. Bu partinin beş para etmez bir parti ve sol ile uzaktan yakından hiçbir alakası olmayan bir parti olduğunu söyledim. Yalan mı?

Mesela "Var mısın yok musun" konusu. Bu yarışmanın son derece yapmacık olduğunu, yarışmacılarının ve genel anlamdaki yapımcılarının insanları kandırdığını belirttim. Yalan mı?

Mesela "Sivas Katliamı" konusu. Sivas'ta ketledilenlerin bu ülkenin aydınlık yüzleri; ketledenlerinin ise bu ülkenin en aşağılık ve faşizan yüzleri olduğundan bahsettim. Yalan mı?

Mesela "Başka türlü bir şey" konusu. Türkiye'de haksızlık, hukuksuzluk ve eşitsizliğin diz boyu olduğunu ve bu olumsuzluklara karşı mücadele etmek gerektiğini söyledim. Yalan mı?

Mesela "Ergenekon Operasyonu" konusu. Ergenekon operasyonuna zemin hazırlayan iktidarın da, operasyon yiyen kişilerin de aynı olduğunu, halkın kanını emmek isteyenler olduğunu belirttim. Yalan mı?

Mesela "Nüfus cüzdanındaki din bölümü" konusu. İnsanların doğar doğmaz, bir dine mensup hale getirilemeyeceğni, kişilerin bu konuda özgür olması gerektiğini ifade ettim. Yalan mı?

İşte sanırım hassas olan konular tam olarak bunlar. Benim savunduğum değerlere göre fikirlerimi de söz konusu olan başlıklarda açıkça belirttim. "Başına bela alacaksın" gibi cümlelere da tahammülüm yok. Bu söylediklerim yüzümden başıma bela alacaksam da, varsın alayım.

Ben hazırım, başıma bela olmak isteyenleri göreyim?

Acayip şeyler, acayip konular bunlar blog!

Devamını okuyun...

Nüfus cüzdanındaki din hanesi

Hepimizin nüfus cüzdanı var, bir de bu cüzdanda "din hanesi" bölümü var. Din hanesi bölümünde ne yazıyor? "İslam". Neden? Neden, benim din hanemde "islam" yazıyor?

Hassas bir konu. Yanlış anlaşılabilirim ama açıkça fikirlerimi söyleyeceğim. Hatta "yanlış anlaşılabilirim" dedim ama aslında bazıları beni anlamak istediği gibi anlayacak, yoksa ortada yanlış anlayacak bir durum da yok.

Evet, sorum açık ve net: "Neden benim din hanemde "islam" yazıyor?" Ben müslüman mıyım? Müslümanlığın şartlarını yerine getiriyor muyum? "İslam" ın istediği gibi bir genç miyim? Bu soruların hepsine koskoca bir cevabım var: "Hayır". O halde neden bu "islam" ibaresi?

Müslüman olmak utanılabilecek bir durum mudur? Elbette hayır ancak insan doğuştan bir dine mensup olarak gösterilmemeli. Mesela yaşı 18'i geçer, ya da ergenlikte belli bir yaşı doldurur; sağlıklı düşünebilmeye başladıktan sonra kendi dinini kendi seçer ya da bir ateist olarak o haneyi boş bırakabilir.

Hiç kimse ille de bir dine inanmak zorunda değildir. Hiç kimsenin ilahi bir inancı olması şart değildir. İnsanlar, inançsız olarak da yaşayabilir, hayatını devam ettirebilir. Aradığı soruların cevabını ille de "ilah" ta bulmaz, kendi cevaplarını yaratabilir, mantık ilkeleri çerçevesinde düşünebilir ancak bizim ülkemizde direkt olarak, aradığın soruların cevabı "islam" da deniliyor, doğar doğmaz oraya "islam" yazılıyor.

Bir de "Türkiye'nin yüzde 99'u müslüman" lafı var. Çok revaçta, herkes bolca kullanır. Ben bu durumun gerçekliğine de inanmıyorum. Zaten insanlara seçme şansı vermiyorsunuz ki? Sadece şöyle diyebiliriz: Türkiye'deki insanların yüzde 99'unun din hanesinde islam yazıyor. Yazıyor yazmasına da bunu biz seçmiyoruz. Bizim dinimizi bizim yerimize başkası seçiyor.

Aslında nüfus cüzdanlarında ki "din hanesi" kısmı ile ilgili de bir problem var benim kafamda. Problemin kaynağı, bu hanenin gerekliliği. Mesela nüfus cüzdanlarımızda din hanesi olmazsa ne değişir ki? Yaptığımız yasal işlemlerde ayrım mı yapılıyor? Sen müslümansın biraz bekle, sen ateistsin geç sıraya, sen hristiyansın siktir git mi deniliyor? Yani "din hanesi" neden?

Olaya bir de hukuksal açıdan yaklaşayım. Söz konusu durum tamamiyle insan haklarına da aykırı. Az önce baktım İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 18'de aynen şöyle diyor: "Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır" Yani "herkes" istediği düşünceyi, vicdanı ve dini seçebilir, bu konuda özgürdür. Ama orada durun! "herkes" dediğine bakmayın. Burası Türkiye, sen Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşısın. "Herkes" değilsin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi senin için geçerli değildir. Değil mi, değil mi, değil mi? Yani resmen bize söyledikleri bu.

Ben de birilerine çağrı yapayım buradan. Bence işin biraz daha bokunu çıkarın, din hanesinin yanına "mezhep" hanesi de ekleyin. Hatta "ırk"ını filan sorun, Türk müdür, Kürt müdür, Laz mıdır öğrenin; alevi midir, sunni midir, bunlar hep önemli şeyler. Bunları öğrenemezseniz bazı özel kişilere "özel muamele"nizi yapamazsınız.

Devamını okuyun...

Beklenen büyük İstanbul Depremi

Korkuyorum. Adını bile aklıma getirince korkuyorum bu afetin. Nasıl bir şeydir? Nasıl tarif edilebilir? Yeraltında yaşanan büyük toprak kütlelerinin kayması durumu ve yeryüzünde yaşanan can pazarı.

17 Ağustos 1999'da yaşanan Marmara Depremi'nde henüz 11 yaşındaydım, ben o büyük depremi İstanbul'da yaşamama rağmen hissetmemiştim. Birkaç gün evde kalmamıştık. Hatırlıyorum da o zamanlar "deprem" oyun gibi geliyordu bana. Dışarıda yatmanı çekiciliğinden olsa gerek "deprem olsun" bile diyordum bazen. Çocukluk işte.

Gel gelelim insan büyüyor. Büyüdükçe akıllanıyor. Akıllandıkça da depremin ne denli tehlikeli bir afet olduğunu anlıyor. Ya tedbir alıp kurtulursun ya da tedbirini almazsın ve ziki tutarsın. Basit bir şey.

Bir de beklenen bir dev var İstanbul'da. Hepimiz bekliyoruz, bir deprem gelecek ve sevdiklerimizi elimizden alacak. Bunun farkındayız ama elden pek de birşey gelmiyor beklemekten başka.

İstanbul, yüzyıllardır koca koca depremleri atlatmış büyük şehir! Ama İstanbul artık yüzyıllar öncesindeki İstanbul değil ki? O zamanlar 15 bin kişi oturuyorsa şimdilerde 15 milyon oturuyor ve hepsinin canı tehlikede.Beklenen büyük İstanbul Depremi için önlem almayan şerefsizlerden bahsetmeyeceğim. Onlar kendilerini zaten biliyorlar ama bir de "deprem profesörü" adı altında çıkıp da televizyonda türlü türlü ibnelikler yapan insancıklar var. Ben bir türlü anlayamıyorum onları ve "nasıl bilim adamı lan bunlar?" diye sık sık soruyorum kendime. Birisi çıkıp 7'den küçük deprem olacak derken bir diğeri 7'den büyük olacak hatta 7 buçuk civarında olacak diyor. Halkı resmen şaklaban yaptı bu söz konusu ibneler.

Bilim kesin değil midir? Kesindir. Bilim yorumlanabilir mi? Hayır, yorumlanamaz; nesneldir. Bu böyledir her zaman ama bizim ne idüğü belirsiz ve nasıl profesör ya da doçent olduklarını anlamadığım uzmanlarımız çıkıp bu konuda birbirlerine zıt açıklamalar yapabiliyor.

Ve biz. Israrla İstanbul'u terk etmeyip ölümü bekleyen biz. Ölme ihtimaline tercih ediyoruz İstanbul'u. Gelin görün ne denli bağlanmışız, ne denli seviyoruz bu şehri.

Hiç şüphem yok ki söz konusu deprem olunca birçok tanıdığımı kaybedeceğim, tabi "kaybetme" hissini yaşayan biri olarak hala yaşıyor olursam. Çok kötü şey bu deprem. 10 yıl öncesinde oyun olarak nitelendirdiğim bu afeti en son birkaç ay önce yaşadım. Yine Marmara Denizi'nde çok hafif bir deprem olmuştu, ben yatakta uzanıyordum ve o hafif depremi hissettim. İçimden dedim ki "devin ayak sesleri". Kesinlikle böyle; bir dev uyanmak için sabırsızlanıyor. Devin kurbanları ise ölmek için sabırsızlanıyor.

Bir de kurbanları yani bizi "dev" e pazarlayan söz konusu hayvanatlar var ki; onlara diyecek sözümüz yok.

Siz önlem almayın almayın, "dev" gelip ebenizi zikince de "ebeniz" için önlem alabilecek misiniz bakalım, çok merak ediyorum.

Devamını okuyun...

Aşık olmak, cesur olmak, pişman olmak

Az önce bir arkadaşım Msn'den "senin fikirlerine ihtiyacım var" deyip derdini anlatmaya başladı. Karışık bir durum aslında yaşadığı. Arkadaşımın çok sevdiği bir sevgilisi var ve bu arkadaşı ile üniversite hayatı yaşadığı şehirde aynı eve çıkmış. Bir kız olarak çok cesurca bir davranış olduğunu söyledim ama "amalarım"ı da kendisine açık yüreklilikle belirttim.

Bir kız, aşık olduğu bir kişiyle ailesinden habersiz aynı eve çıkabilir mi? Bu soruya aşık olmayan hemcinslerim "öyle şey mi olur, kaşardır lan aynı eve çıkan!" diyebilir ama aşık olmak gerçekten çok farklı bir şey. Bu durumu sanırım sadece aşık olanlar bilir. Aşk için bazen göze alınan şeylerin haddi hesabı yoktur.

Erkeklerin bir kız ile aynı eve çıkması, bir kıza göre daha az problem yaratabilir; o nedenle olaya erkekler açısından yaklaşmayacağım.

Aşk nasıl bir şeydir? Kim tam anlamıyla bu kavramın tanımını yapabilir ki? Dünyadaki en büyük efsanelerin kaynağı aşk değil midir? En büyük hatalar da hep aşk yüzünden yapılmamış mıdır? Aşk, doğrudan insanlığa etki eden acayip şey. İnsanı büyüsü altına alan. İşte biz insanlar da bazen bu "şey" e kendimizi kaptırıp büyük hatalar yapabiliyoruz. Bu arkadaşımın da yaptığı bir hata mı?

Msn'de konuştuğum kız arkadaşıma yeni bir ilişki için "aynı eve çıkmak" durumunun çok abartılı olduğunu söyledim. Yeni bir ilişki evet, henüz yarım yıllık; 6-7 aylık. Bana söylediği şey "ama aşık oldum". Bu söze nasıl bir karşılık verebilirim ki? İnsan aşık olunca her türlü şeyi göze alabiliyor; bu da bir göze alış.

Anadolu'daki üniversitelerde bir kızın erkekle evlilik öncesi aynı evde yaşaması hiç hoş karşılanmaz hele ki sen öğrenciysen ve 20 yaşındaysan daha kötü bir şey. O nedenle bu yaptığının çok cesurca bir hareket olduğunu da söyledim. Bu cesurca hereketi ailesi tam olarak bilmiyor. Annesi öğrenmiş gibi olmuş bugün, o nedenle "acaba ayrılsam mı?" diye de soruveriyor bana "ama ayrı nasıl yaşarım?" deyip de gerçek bir çıkmazın içerisinde olduğunu belirtiyor.

Kendisine birçok şeyden şüphe etmesini önerdim. Erkek arkadaşı neden kendisi için yaşadığı şehirden ayrılıp da onun okuduğu şehire gelmiş? Bunun sebebi sadece "aşk" mıdır? Kendisi aşkından emin ama "erkek arkadaşının aşkı"ndan emin mi?

Ve sınırlar, sınırlar, sınırlar. Erkek ve kız için "ateş ile barut" tanımı yapar ya bazıları. İşte bazen bu durum gerçekten de oluyor. Hele ki arada gerçek bir aşk var ise. Ya sınırlar aşılır da sonra çok pişman olunabilecek deneyimler yaşanırsa? Ben ısrarla kendisine ister istemez sınırları aşacağını söyledim. Ve bu konuda hala ısrarlıyım, eminim ki sınırları aşacak; kendisi ne kadar "aşmam Günay" dese de.

Ve sonuç. İçinden çıkılamayacak bir durum. Bir kızın psikolojini alt üst eden bir durum. Aslında hayatımızın da bir gerçeği. Aşık olmak, cesur olmak ve en nihayetinde pişman olmak. "Pişman olmak" eylemini "mutlu olmak" olarak da değiştirebiliriz elbet.

Ve yine sonucun bir yansıması. Önde 2 yol. Ya aşık olduğun, delice sevdiğin kişinin peşinden gidip yüreğini dinlemek ya da aileyi, okulu düşünüp "aşk"ı bir tarafa itip mantığını dinlemek. Hem "kalp", hem "mantık"; ikisi bir arada? İşte bunu başarabilen en yüce insandır sanırım.

Zor ve karışık şeyler, durumlar bunlar.

Devamını okuyun...

Bir garip Kız Kulesi sevdalısı

"Kız Kulesi sevdalısı" diye nitelendireceğim kişi, bir şair ya da yazar değil; bizzat kendim. Evet, bir Kız Kulesi hayranlığıdır gidiyor bende. Nedendir bu sevda, nasıl başladı? Aslında hepsinin kaynağı bir gece saat 4'te saklı. Pardon saat 4 için "gece" değil de "sabaha karşı" diyelim.

Ve anlatmaya başlayayım; beni Kız Kulesi'ne sevdalı hale getiren o günü anlatmaya.

2 yıl önce, yani henüz okula ara vermediğim dönemde. Düzce'nin Akçakoca ilçesinden İstanbul'a gelmek için gece 12'de otobüse bindim. Yolculuk yaklaşık 4 saat sürdüğünden sabaha karşı 4 gibi Harem'de indim. Semtime Harem'den direkt otobüs olmadığı için Üsküdar'a geçmek zorundaydım ama o saatte Üsküdar'a da araç gitmediğinden bana yürümekten başka bir yol kalmamıştı. Kız Kulesi'ne hayranlığımın başlangıcıdır bu "yürüme" kararı.

Harem'den Üsküdar'a doğru yürüyüşe bir şekilde başladım. Sahilden yürüdüğüm için denizin çok hafif dalgalarının vuruşları kulağıma geliyordu. Ama öyle böyle değil; o saatte o ıssızlıkta dalgaların sesi insana ninni gibi geliyor. Kıyıya bağlanmış sandallar yine dalgaların etkisiyle inceden inceye sallanıyor. Denize bakıyorum pırıl pırıl. Karşı tarafın ışıkları denize vuruyor; deniz insana daha da çekici ve esrarengiz geliyor o saatte. Yürüyorum ama etrefımda kimseler yok. Sadece hafif dalga sesleri eşlik ediyor bana. Gecenin o saatinde yolda olmanın hafif ürpertisi ile İstanbul'un güzelliği iç içe geçiyor. Anlatılması imkansız hisler beliriyor insanda. Huzur mu desem, mutluluk mu desem bilemiyorum ama o an kendimi çok iyi hissediyorum.

Sahil boyunca yürümeye devam ediyorum, dalga sesleri de yürüyor benimle. Çantam sırtımda. Sahil şeridinin ortalarında hafif dolambaçlı bir yolu aşıyorum. Hafif bir köşeyi döndükten sonra "O"nu görüyorum. "O" dediğim, evet Kız Kulesi. Bu anı nasıl anlatabilirim size bilemiyorum. Kesinlikle o anki büyülenişimi şu anda burada anlatmamın imkanı yok. Daha önce de sık sık gördüğüm Kız Kulesi'ni bu sefer de gece görüyorum. Hakkında okuduğum efsanelerden mi yoksa gecenin ürpertisinden mi bilemiyorum ama Kız Kulesi o anda bana "ulaşılmaz", "erişilmez" geliyor. Hayaller aleminde gibiyim.

Bu anın tarifi gerçekten imkansız ama aşağıdaki resme benzer bir andı yaşadığım. Suların daha ışıklı, ortamın daha ıssız ve gizemli olduğunu düşünün. Bu düşündüklerinizi aşağıdaki resme uygularsanız belki bir nebze anlarsınız o anda Kız Kulesi hakkında düşündüklerimi, o anda Kız Kulesi'ne bakınca gördüklerimi.
Oturup bir köşeye, bakmak istiyorum Kız Kulesi'ne. Baktıkça büyüleniyorum. "Otursam mı gerçekten de?" diye düşünürken korktuğumu hissediyorum nedense ama korkum hırsızdan, itten, kopuktan değil; korkum, sanki doğaüstü bir güçten. Bu zaman diliminde Kız Kulesi'nden neden bu kadar etkilendim bilemiyorum. Daha sonra da aynı anı yaşamak için geceleri gittim Kız Kulesi'ne ama bir türlü o anı yakalayamadım. Neydi o anda bana bu acayip hisleri yaşatan onu da bilmiyorum.

Hatta bugün neden bu denli saçmaladım, neden Kız Kulesi'nden bahsetme ihtiyacı duydum onu da bilmiyorum. Tek bildiğim o gün bu gündür Kız Kulesi'ni çok seviyorum.

Devamını okuyun...

Çok gizemli bir rüya

Her rüya gerçekçidir ama bugün benim gördüğüm kadar etkileyici ve gerçekçi midir bilemem. Ya da şöyle ifade edeyim; insanın gördüğü rüya gerçek hayatına doğrudan etki edebilir mi? Nasıl mı?

Bugün öğle 15 civarları birkaç gündür okumaya başladığım "Mehmed Uzun"un, "Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık" kitabını elime aldım. Kitapta genel olarak "Baz" ile "Kevok"un birbirine olan aşkından bahsediliyor. Henüz kitabın tamamını okumadım ama sonunu başta veren bir kitap. O nedenle kitabın konusunun ne olduğunu biliyorum. Neyse elime aldım kitabı, başladım okumaya. 30-40 sayfa da okudum, zaten kitap baya etkileyici olduğundan hem okuyorsun, hem hayal ediyorsun filan. En nihayetinde acayip derecede uykum geldi. Artık kendime hakim olamaz duruma gelmiştim ama yine de uyumamaya çalışıyordum; nitekim uyumadan önce tek aklımda kalan "uyumak istemeyişim", uyumuşum, içim geçmiş.

Şimdi o inanılmaz rüyadayız:

Aşık olduğum, delice bağlandığım bir kız. Ama öyle böyle değil, yüzü çok net bir biçimde olmasa da son derece gerçekçi bir beden, rüya zaten "rüya" gibi değil. Her zaman gördüklerimden daha gerçekçi. "Hayal" diyelim kızın adına. "
Hayal", bizim eve geliyor. Bir pasta kesiyor. Doğumgünü olsa gerek ama doğumgününü neden bizde kutluyor, burayı bilmiyor ya da hatırlamıyorum. Pastayı kesiyor ve bana bakıp "ben sana demiştim" diyor; aniden bayılıyor. Ya da o anda ölüyor.

"
Hayal"in bedenini tutup kaldırmaya çalışıyorum ama çok güçsüzüm, gücüm yetmiyor nedense kaldıramıyorum. Bir arkadaşımdan yardım istiyorum, ayak kısmını tutuyor arkadaşım; ben yine bedeninden kavrıyorum onu, güç bela kaldırıyoruz. Yürüyerek gidilebilecek bir hastane var semtimizde. Koyuluyoruz yola, mesafe aslında hiç uzun değil. Hem ağlıyor, hem bir an önce yetiştirmeye çalışıyorum hayalimdeki "Hayal"i hastaneye.

Bedeni gitikçe ağırlaşıyor, zaten zorla taşıdığım beden gittikçe taşınmaz hale geliyor. Arkadaşıma diyorum ki "daha fazla gücünü ver, az kaldı" ama yol hiç azalmıyor. Sürekli ilerliyor gibi görünüyoruz ama hastane hala uzak gibi. En sonunda durum iyice beterleşiyor, taşıyamıyorum; ayak kısmındaki arkadaşıma bakıyorum "neden böyle yapıyorsun?" diyorum (taşımak istemiyor). "Ölür zaten" ya da "öldü zaten" gibi bir şey diyor (hatırlayamıyorum). En nihayetinde hastanede buluyoruz kendimizi, tam o sırada sokakta kazı yapan iş makinelerinin sesi ile uyanıyorum. Rüya bitiyor ama asıl ilginç durumu kollarımı hareket ettirirken yaşıyorum.

Baş parmağım, kitabın 134. sayfasında ama kollarımda sanki hala "
Hayal" var. Kollarımı kaldıramıyorum, gücüm yok. En sonunda ayağa kalkıyorum. Kollarım acayip derecede karıncalanıyor. Genelde bacaklarım karıncalanır ama ilk kez kollarımın karıncalandığına şahit oluyorum. Belki de daha öncekileri hatırlamıyorum, kim bilir?

Hala kafamı kurcalıyor. Sahiden neydi o gerçek rüya? Her rüya gerçek gibidir ama bu çok çok başka. "
Hayal"in yüzünü hatırlayamamam ama onun bedeninin çok gerçekçi olma durumu neydi? Ya en sondaki durum? Uyandıktan sonra benim kollarım neden güçsüz düştü? Neden karıncalandı? Rüya, gerçeği nasıl etkiler ki?

Bu sorulara cevabı olan var mı peki?

Çok ilginç ve esrarengizdi, çok. Saatler geçti ama hala etkisinde gibiyim.

Devamını okuyun...

Ergenekon operasyonu filan hikaye!

1 yıldır gündemimizin mına koyan bir operasyon var, "Ergenekon Operasyonu". Bilmeyeniniz yoktur. Alınanların çoğu da "derin devlet"in ta kendisi. Birkaç gazeteciye sadece şüphe ile yaklaştım "suçsuzlar mı acaba?" diye ama genel anlamda alınanların hepsinin beş para etmez adamlar olduğunu biliyordum.

Onları tutuklayanlar çok mu "adam"? Elbette hayır, onlar da diğerlerinden farksız. Tutuklanmalarının nedeni neydi peki "darbe girişimi". Yani alınanlar ülkede bir darbe gerçekleştirip yönetimi ele geçireceklerdi. Bu doğru mu yalan mı bilemem ama AKP'nin operasyon gerekçesini "darbe yapacaklardı" diye belirtmesi tam bir komedi.

Bir sktirin gidin oradan. Darbeci mi arıyorsunuz? Hala yaşayanlar var, yüzlerce belki binlerce insanı katleden darbeciler hala hayatta. Onlara neden dokunamıyorsunuz? Yoksa birilerinin götü mü yemiyor?

Ne yaptı Kenan Evren ve darbeci arkadaşları? Bir hatırlamak istersiniz belki, bu insanlık dışı "darbe" yi. Şöyle ki;

• 650.000 kişi göz altına alındı
• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
• Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
• 7 bin kişi için idam cezası istendi.
• 517 kişiye idam cezası verildi.
• Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).
• İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
• 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
• 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
• 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
• 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
• 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
• 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
• 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
• 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
• 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
• 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
• 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
• Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
• 31 gazeteci cezaevine girdi.
• 300 gazeteci saldırıya uğradı.
• 3 gazeteci silahla öldürüldü.
• Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
• 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
• 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
• Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
• 14 kişi açlık grevinde öldü.
• 16 kişi kaçarken vuruldu.
• 95 kişi çatışmada öldü.
• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
• 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.

Alın bir katliam size. Ve bu katliamı yapanlar hala yargılanmıyor, yargılanamıyor. Darbeyi yapmış olanlar görmezden gelinip, "darbe yapma ihtimali" olanlar gözaltına alınıyor. İşte komedinin alası.

Aslında bu operasyonlar filan hepsi tam anlamıyla "it dalaşı". Birileri iktidarı elde etmek için birbirlerini zikiyor, biz halk da ister istemez kendimizi taraf olmak zorunda hissediyoruz. İlle de taraf olunacaksa gelin "emek"ten yana taraf olalım. Bırakalım onlar birbirini yesinler. Hiçbiri beş para etmez adamlar zaten. Hepsinin zehirli fikirleri var. Kimisi "diri diri insan yakmak"ta uzmanlaşmış, kimisi "türlü türlü işkencelerde insanları öldürmek"te uzmanlaşmış.

Biz ise "insan olmak"ta ısrar edelim ve doğru olanı savunmakta uzmanlaşalım. Ne duruyoruz? Bakmayın öyle..!

Devamını okuyun...

90 'larda çocuk olmak

Büyüdüğümü hissediyorum, hatta bırakın "büyümek" terimini "öküz" gibi oldum desem yeridir. Büyüdükçe "zikeyim böyle hayatı" serzenişlerimiz daha da artıyor. Henüz yolun yarısına gelmedik ama çeyreğini çoktan geçtik sanırım. Geçmişi hatırladıkça bir ağlamaklı oluyorum, o kadar çok özlüyorum ki sormayın gitsin.

90'larda çocuktum. 2 ile 12 yaş aralığım işte 90'lar. Yani tam anlamıyla çocuk olduğum dönem. Aşırı derecede özlem duyduğum dönem. Anımsadıkça hüzünlendiğim dönem. Peki 90'larda çocuk olmak ne demekti? Hatırlayalım da sizi de hüzünlendireyim biraz.
*"Coca Cola kutusu" Evet, hala belki okullarda yapılıyordur ama biz ilkokuldayken Coca Cola kutusunu ayağımızla ezer ve futbol maçı yapardık. Kızlar da diklemesine kutuya ayağını sokar "topuklu ayakkabı" misali yürüyüp, ses çıkarırlardı.

*"Apartman zillerine basmak" Nasıl bir heyecandır anlatamam. Hayır, neden basıp kaçıyorduk bilemiyorum ama akşamları arkadaşlarla toplanıp apartmanlara operasyonlar düzenliyorduk. "basıp kaçmak" o zamanlar hayat felsefemizdi.

*"Atari oyunları" Tabi o zamanlar ne bilgisayar oyunu vardı adam gibi ne de Play Station. Atariler vardı; en meşhuru da Süper Mario'ydu. 8'inci oyunun 4. bölümünün sonunda prensesi kurtarmak için götümüzü yırtar, tabanca ile televizyondaki ördeklerini nasıl vurabildiğimizi çözmeye çalışırdık.

*"Işıklı spor ayakkabılar" Kimin aklına gelmiş, kim icat etmiş bilemiyorum ama bir zamanlar bütün yaşıtlarım ve bende arkasında kırmızı ışık olan ayakkabılarımız vardı. Özellikle gece olunca hepimiz giyip sokaklarda dikkat çekmeye çalışırdık.

*"Pazar günü, banyo günü" O zamanlar şimdiki gibi 2 günde bir banyo muhabbetim de yoktu. Haftada 1 gün banyo ederdim ve o gün genelde Pazar olurdu. Ertesi gün okul olduğundan olsa gerek, temiz temiz okula gidelim felsefesi vardı aklımızda.

*"Sanal bebekler" Sanal bebeklerimiz vardı, bir küçük oyun kutusu. Bebek, köpek, kedi gibi canlıları önce seçer sonra da başlardık yedirmeye, ara sıra spor yapmaya çıkarırdık. Sanal da olsa canlımız ölünce acayip üzülür, birkaç gün yas tutardık.

*"Balık krakerler" Bir balık kraker sevdamız vardı. Bakkaldan genelde en başta balık kraker alırdık. Balıkları bir bir ağzımıza atardık. Ben önce kafasını filan yerdim. Böyle de acayip bir çocuktum.

*"Tsubasa ve Sindy" Erkeklerin idolü Tsubasa gibi iyi futbol oynamak, kızların idolü ise Sindy ya da Barbie gibi güzel bir kız olmaktı. Bir de "Heidi" çizgi filmi vardı, sürekli takip ettiğimiz. "Hugo" yu da unutmak olmaz.

*"Sulugöz sakızları" Bakkaldan ısrarla aldığımız bir ürün de şüphesiz "Sulugöz" marka sakızlardı. Sakızı arkadaşlarla alır "bakalım hangimiz yüzümüzü ekşitmeyeceğiz" deyip başlardık çiğnemeye. Muhtemelen hepimizin yüzü ekşim ekşim haller alırdı.

*"Capri Sun içeceği" Bu içeceği ve "önce hüplet sonra gümlet" felsefesini unutmak olmaz. Alırdık Capri Sun'ı içer ve hangimiz daha çok ses çıkaracak deyip başlardık patlatmaya. Bir de reklam müziği vardı "kapri kaprissan kapris kapris kaprissan" böyle bi'şeydi.

Ah mına koyim hayata bak ya. Birisi beni tekrar o günlere götürsün, lütfen :( N'olur lan! :(

Devamını okuyun...

Grup Yorum ile büyümek

Grup Yorum'u anlatayım size. Hayır, nasıl anlatılır; ne yazılır gerçekten bilemiyorum çünkü bu konuda diğer konulardaki gibi saçmalamak istemiyorum.

Grup Yorum, 1985 yılında sosyalist üniversite öğrencileri tarafından kurulan bir grup. Bu kısmını zaten grubun adını bilen herkes bilir. Bu grubun adını bilenler, Yorum'un ne denli baskılarla karşılaştığını, elemanlarının sürekli cezaevlerine atıldığını, birçok üyesinin işkencelere maruz kaldığını da bilir. Grup Yorum'u Grup Yorum yapan, Yorum'un milyonlarca kişi tarafından sevilmesinin de belki en büyük sebepleri bunlar.

Grup Yorum, isyan etmektir. Grup Yorum umuttur, umudu tükenmeyenlerin grubudur. "Doğayı ve hayatı sarsacak saat"i bekleyenlerin grubudur. Daha yaşanılabilir bir toplumun, hayatın olabileceğine inananların grubudur.Grup Yorum ile büyüdüm ben. Sol geleneği savunan bir ailenin üyesi olarak başka bir grup ile büyümem de abes olurdu sanırım. "Sıyrılıp Gelen" ile hayallere daldım, "Cemo" ile Dersim Dağları'nda türküler söyledim, "Cesaret" ile cesaretli olmayı, "Sevda Türküsü" ile aşık olmayı öğrendim.

Şimdiki gruplara ya da sanatçılara bakıyorum, elbette hakkını fazlasıyla veren eli öpülecek sanatçılarımız var ancak en genel anlamda maalesef müzik piyasası aşırı derecede kirlenmiş ve yozlaşmış. Anadolu halkını anlatan, halkın diliyle yazılmış parçalar neredeyse yok. Söylenilen parçaların yüzde 99'u "aşk" ile ilgili ama aşkı bile doğru düzgün anlatan yok; Sezen Aksu ve birkaç sanatçı dışında. İşte böye bir ortamda Yorum'un değeri daha da fazla artıyor bence.
Bir de Grup Yorum tamamiyle bizden. Götü kalkmış sözde sanatçılar gibi "elit bir tabaka"yı yansıtmıyor Yorum. Tamamiyle benim gibi senin gibi onun gibi. Grup Yorum'un yüzlerce eyleme, greve, mitinge, fabrika ve üniversite işgaline katılması da ne kadar "biz" den olduklarını yansıtmıyor mu sizce de?

Grup Yorum dinlediğim için gurur duyuyorum kendimle. Ayrıca Grup Yorum'u şurada adam gibi anlatamadığım için de nefret ediyorum kendimden. En nihayetinde daha Grup Yorum'dan çokça bahsedeceğim bu blogda.

Daha fazla bilgi almak isteyenler varsa web sitesini ziyaret edebilirler.

Devamını okuyun...

Oğlum koş gemiyi durdur!

Bugün başımdan geçen ilginç bir olayı anlatayım. Bugün dediysem saat itibari ile dün oldu ama neyse, sktir edelim zaman kavramını.

Akşamüstü, bozulan ve tamire verdiğim telefon için beni aradılar ve "telefonun hazır, gelip alabilirsin" dediler. Çok özlediğimden olsa gerek, hemen üzerimi giyer giymez fırladım, yola koyuldum. İstikamet Sirkeci, Eminönü. Önce Kadıköy daha sonra Eminönü vapuru. En nihayetinde akşam 19.30'da Eminönü'ndeyim telefoncunun önünde; ama kimse yok. Yandaki esnafa sordum, "10 dakika önce kapattılar oğlum" dedi. Hay zikeyim böyle işi deyip, küfür ettim bol bol telefoncuya.

Dönüşte bir balık ekmek yiyip tekrar koyuldum yola. Bu sefer yine vapura binip Kadıköy'e geçecektim. İşte acayip olay bu vapurda meydana geldi :) Şöyle ki;

Vapura ilk binenlerden oldum hemen terastaki en güzel oturağa kuruldum. En güzel oturak da denize en yakın oturak yani en sondaki oturak. Her neyse, vapurumuz baya bir açıldı. Yolu yarıladık sayılır, bir abla geldi yanıma. Abla dediysem en az 45 yaşında, entellektüel bir tip. "Merhaba" deyip hemen bitişiğimde fotoğraf çekmeye başladı.

Martılar, güneş, Haydarpaşa Garı, deniz... Sürekli bir yerlerin fotoğrafını çekiyor. Bazı resimlerden sonra da "bu güzel oldu bak" filan deyip benden onay alıyor. Ben de "evet abla mükemmel yakaladın" dilan deyip gaz veriyorum nedense. Tabi az sonra olacakları nerden bilebilirim:)

Bir martı bize iyice yaklaştı ve vapurun çatı kısmına doğru havalandı, söz konusu abla da güya martıyı çekmek için kendini biraz vapurdan sarkıttı. Tabi demirden korumalar var ama ben onun yerinde olsam hayatta öyle doğrulmazdım tabi. Herneyse, tam doğrulduğu sırada vapur birden sarsıla sarsıla... A pardon geriye alıyorum, tam doğrulduğu sırada vapur birden sarsıldı. Bu arada ne mi oldu dersiniz? Kadıncağız değil ama elindeki fotoğraf makinası birden kayıverdi ve suya düştü. Benim dikkatle izlediğim anda bu olay meydana geldi ve tam düştüğü anda ben sesli olarak "hassiktir" dedim. Hatırlıyorum burayı ama bundan sonrasını keşke hatırlamasam.

Tam makina düştüğü anda kadın bana bakıp "oğlum koş gemiyi durdur" dedi. Ben de embesiller gibi oturduğum yerden kalkıp vapurun içine doğru bir kaç adım koştum. Sonra birden düşündüm "olm deli mi zikti seni nereye?". Sanki koşup haber verince vapuru durduracaklar ya da vapuru durdursalar fotoğraf makinasını mı alacağız en az 100 metre derinlikten? Tam bu fikirler aklımda belirirken geri döndüm tabi, yine kadının yanına döndüm, kadın da "gemiyi durdur" lafının çok salakça olduğunu anladı ki bir tepki vermedi.

"Gitti güzelim makina" diye söyleniyordu, yolculardan da birkaç kişi ayağa kalkıp denize bakıyorlardı; sanki makina su yüzüne çıkacak gibi. O entellektüel kadın gitmişti yerine "etrafa boş boş bakan acayip bir kadın" gelmişti. Ben de son derece malca etrafıma bakıyordum. Olayın salaklık kahramanı olarak herkesin gözü bendeydi. Yani benden başka hangi salak kadının deyimiyle "gemiyi durdurmak için" fırlayacak ki? Ama inanın o anda hiçbir şey düşünmedim, bir de kadın o kadar hiddetle bağırdı ki. Sanki ayağa kalkıp fırlamasam benim de kaderim fotoğraf makinası gibi olacaktı valla.

Neyse ya, bakın Eminönü-Kadıköy deniz vapurları istikametinde yolculuğun ortalarında bir yerlerde Canon marka bir fotoğraf makinası denizin dibinde şu an. 100 metre derine dalabilecek, götüne güvenen dalgıç bir arkadaşınız varsa haber vereyim dedim. :)

Ulan be ne gündü!

Devamını okuyun...

4 yapraklı yonca bulan var mı?

Çocukluğumuzun efsanelerindendir 4 yapraklı yonca. Hatta bırakalım çocukluğu "eşşek!" kadar olsak bile hala muammadır bu soru "4 yapraklı yonca var mıdır?"

Küçükken bu soruyu kafama çok takıyordum. Bir de 4 yapraklı yonca bulanların çok şanslı olduğu ve gelecekte de şanslı olacağı sıkça söylenince en ufak bir yeşillikte 4 yapraklı yonca arıyordum deli gibi.

Evimizin ön cephesine bakan koskoca bir tarla vardı. Mahalle maçlarımızı, bilimum sohbetlerimizi ve oyunlarımızı bu tarlada oynardık. Özellikle sohbet esnasında hepimizin bir gözü de otlar arasındaki yoncalardaydı. Güya 4 yapraklı yonce bulacağız ve gelecek için götü sağlama alacaktık.
Bazen öyle günler olurdu ki, sadece 4 yapraklı yonca bulmak için çıkardık tarlaya. Dizlerimizin üzerinde emekler "yonca yonca" diye söylenirdik. Akşam eve giderken de annemizden bir temiz fırça yerdik. Neden fırça yerdik dersiniz? Elbette, dizlerimizin üzeri yemyeşil olduğundan, çimen lekesi işte.

"O kadar aradın da ne oldu Günay?" diye soranlar olacaktır. Hemen cevaplayayım. Aradım aradım aradım ve en nihayetinde dört yapraklı yonca buldum, belki de birçok kez ama hayatımda bir değişiklik oldu mu derseniz? Elbette hayır. Yine de benim ümidim var, o bulduğum 4 yapraklı yoncalar bana uğur getirecek, he eğer getirmezse zikeyim bütün yoncaları.

Bu tip saçmalıklardan birisi de bildiğiniz üzere at nalıdır. Yanlış anlamayın, hayatımda uğur getirecek diye hiç at nalı aramadım ama at nalının da batıl inançlarda yeri olduğunu bilirim. Yeni aklıma geldi, küçükken bir ara deli gibi sigara paketlerinin iç yüzündeki alüminyum benzeri ambalajı topluyorduk. Sonra o topladıklarımızı mahallenin abilerine filan veriyorduk. Onlar ne yapıyordu bilemiyorum, acaba sigara paketi de mi uğur getiriyordu lan?

Ay zikeyim tüm uğur getiren şeyleri ve batıl inançları. Konuya bak...

Devamını okuyun...

Hazreti Google

Google'a artık bir sıfat yakıştırmak lazım. Google o kadar büyüdü ki sadece "Google" demek adamlara hakaret gibi. "Hazreti Google" çok uygun bir yakıştırma bence.

Google gibi dev bir firmanın doğuşu bildiğiniz üzere çok garip. Bir garajda doğduğundan behsedilir hep Google'ın, e haklı da olabilirler ama Google'ı bulan kişileri görseniz, dersiniz ki "vay be bu ibneler mi bulmuş?". Evet Sergey Brin ve Larry Page bulmuş, ne de iyi yapmış.
Google'ın hizmetlerini kullanmayan var mıdır? En basitinden bu blog bile Google sayesinde. Ben birkaç yıldır ailemden harçlık almıyorum, bunun da en büyük sebebi elbette Google. Adamlar bana blog yapmam için hem alan veriyor hem de harçlığımı çıkarmam için reklam yayınlamama olanak sağlıyor.

Aranızda Google'ın hizmetlerinden faydalanmayan var mıdır? Mesela Gmail'i henüz keşfetmemiş olan, Earth hizmeti ile dünyayı gezmeyen, Maps ile sokakları keşfetmeyen, Adsense ile reklam yayınlamayan? Ya da bırakalım hergün Google ile arama yapmayan var mıdır?

Google, kesinlikle internet sektöründe bir tekeldir. Bu ne kadar doğru bilinmez ama adamlar bu işe gerçekten önem veriyor. Google'ın, çalışanlarına sağladığı imkanı görüp de "vay mına koyim" demeyen az kişi vardır sanırım.
Google ile rekabet edebilecek maalesef firma kalmadı. Birkaç yıl önce belki Yahoo'yu örnek olarak gösterebilirdik -ki Yahoo internetin ilk devidir- ancak şu an hepsi Google'ın yanında hikaye. Microsoft var. Onun da tek dayanağı Hotmail ve Messenger kaldı.

Uzun lafın kısası, Google'ı acayip derecede seviyorum. Siz de sevin, sayın. Siz ne kadar severseniz o da size o kadar değer verir, web sitelerinizi üstlere taşır.

Hazreti Google'a buradan selam!

Devamını okuyun...

Bazen yazmak istemezsin, yazamazsın

Bazen yazmak içinden gelmez. O kadar heyecanlısındır.

Bu sabah saat 10.30'da bir şey açıklanıyor. Ve bu açıklanan öyle bir şey ki, milyonlarcamızın hayatına yön veriyor.

Bizi bu hayata mahkum eden zihniyetin mına koyayım. Sizin, bize bu kadar stres yüklemenize ne hakkınız var ulan?

Eğer beklediğimin altında gelirse,

Evet, eğer beklediğim altında gelirse, ne yapacağımı bilmiyorum. Daha fazla boş yazmak da istemiyorum. Bugün böyle olsun, zaten stresten bir şey düşünemiyorum. :(

Devamını okuyun...

Başka türlü bir şey, benim istediğim

Yaşadığımız ülke Türkiye. Birbirine yakın nitelikteki halkların kardeşçe yaşamaya çalıştığı bir ülke. O kadar seviyorum ki bu halkı, bazen diyorum ki bir garip Anadolulunun gülüşü için kendimi feda edebilirim. Çok ciddiyim, öyle anlar geliyor ki "nasıl kusursuz bir halk?" diye soruyorum kendime. Diğer ülkelerin halklarına bakıyorum, Avrupalılara bakıyorum; soğuk ve beyaz tenlerine. Daha sonra kendi halkıma bakıyorum sımsıcak, otursan yanına yabancılık çekmezsin; başlarsın dertleşmeye. Türk, kürt, laz, çerkez hiç farketmez; ortak paydamız aynı coğrafya üzerinde yaşamamız ve bu sıcak coğrafyanın bizi bir şekilde kaynaştırması.
Sonra bu halkın daha iyi şartlarda yaşaması gerektiğini düşünüyorum. Bu ikilemin bu halka zarar vereceğini düşünüyorum. Söz konusu ikilem: zengin - fakir adaletsizliği. Bu konuyu çok mu kafaya takıyorum bilemiyorum ama bu ülkenin büyük çoğunluğunun yaşadığı yoksulluğu, halkıma yakıştıramıyorum. Nazım'ın çocuklar için dediği "şeker de yiyebilsinler" lafı aklıma geliyor. Diyorum ki benim halkım da "zevk-i sefa içerisinde yaşayabilsin". Birkaç gün bile olsa, nedir zenginlik görebilsin. Bu istediğim Anadolu halkı için çok mu?
Düşünürsün bunları ve başlarsın mücadele etmeye. Önce kendi içinde verirsin mücadeleyi. İçten içe dersin ki "mücadele etmek tehlikelidir" evet, kesinlikle tehlikelidir ama halk hiçbir zaman aklından çıkmaz. Yaşın 20 olsa bile.


Zam yapılır alanlara çıkarsın, "zaten parasız olan halka ne zam yapıyorsun ulan?" deyip çatarsın devlete, hükümete,

İsrail, Filistin ve Lübnan'a saldırır; henüz aylık bebekleri katleder, elde Lübnan bayrakları ile yine çıkarsın alanlara,

Geçmişte mücadele eden ve idam edilen, katledilen kişilerin ölüm yıl dönümlerinde yine alanlardasındır, bu sefer elinde "ölümsüzdür" pankartlarıyla,

Gecekondular başlanır yıkılmaya, amaç modern görünümdür ama yıkılacak olan evdekilerin hali düşünülmez; sen bu sefer gecekondu halkının yanındasındır,

Birileri sadece düşündüğü için hapse atılır ve o hapis etme sistemi o kadar iğrençtir ki "insanlığa aykırı bu!" der yine alanlara çıkarsın;

Grev yapar işçiler, "emeklerinin hakkı için" yanlarında olmak istersin işçilerin, yalnız olmadıklarını onlara ispatlamak istersin; düşersin yollara,

1 Mayıs 1977'de katledilen 37 kişi, 2 Temmuz 1993'te Madımak'ta yanan 35 kişi için düşersin yine yollara; amaç "sizin gibi düşünenler hala var ey yananlar!" mesajı vermektir belki de,

Irak'ta ABD askerleri tarafından çırılçıplak soyulup birbiri üzerine atılan Iraklı babaları düşünürsün "Kahrolsun ABD emperyalizmi!" der, yine çıkarsın meydanlara,

Ve sonra gün gelir, sırf bu eylemlere katıldığı için arkadaşların için üniversitelerde soruşturmalar açılır hatta birçoğu gözaltına alınır, haklarında davalar açılır, bu sefer onların yanında olmak için mahkemelerdesindir.

Bu böyle devam eder. Dersin ki herşey "daha iyi" için. Grevci işçiler, gecekondusu yıkılan fakirler, evlatları öldürülen aileler, Filistin'de tanklara karşı eline taş almış çocuklar, düşündüğü için hapsedilenler, üniversitelerden atılan arkadaşlar, alanlarda olduğu için hakkında davalar açılanlar... Hiçbiri yalnız hissetmesin kendini diye sen de sorumlu hissedersin kendini, onların yolundan ilerlersin ve herkesin seninle birlikte yürümesini istersin,

Gün gelir birileri tehdit eder seni çünkü sen onların kurduğu hükümdarlık için tehlikesindir. Korkmamaya çalışırsın; en nihayetinde insansın ya içten içe ürkersin. Göz altına alınıp da kaybedilenler aklına gelir. Daha sonra yine "ürkmeyenler" aklına gelir. Cesaretlenirsin. Bir an dönüp arkana bakarsın. Bazen düşünürsün, dersin ki "bu halk için değer mi acaba?" Hafif bir ikileme bile düşersin. Sonra nefes almak istersin, çıkarsın yürürsün caddelerde. Bir çocuk çıkar karşına, boyacıdır. Der ki "boyayayım mı abi?", bir an ayakkabılarına bakarsın "olm bu spor ayakkabı nasıl boyayacaksın lan?" dersin. "Kundura ayakkabın yok mu senin abi?" der, gülümser. Hay zikeyim böyle hayatı, böyle adaletsizlikleri dersin. Sonra "değer mi bu halk için" sorusu aklına gelir. Dersin ki "halkı bırak, bu çocuk için bile değer". Herşey hayal gibidir. Sen bu hayalin baş kahramanısındır.
Baş kahraman olarak sürekli aklında olan ve hiç aklından çıkmayan birkaç söz vardır, ilham verir sana. "İnsan olmak"ta ısrar etmen için bir sebeptir bu sözler. Hitler Almanya'sında bir rahibin ağzından çıkmıştır bu sözler:

“ Önce sosyalistler için geldiler, ben sosyalist olmadığım için ses çıkarmadım.
Sonra sendikacılar için geldiler, ben sendikacı olmadığım için ses çıkarmadım.
Sonra Yahudiler için geldiler, ben Yahudi olmadığım için ses çıkarmadım
Sonra benim için geldiklerinde, benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı."


Ve hayaller aleminde yolculuğun sürer gider...

Devamını okuyun...

Öyle sarhoş olsam ki

İnsan neden sarhoş olmak ister? Ya da "insan" değil de "insanlık" neden sarhoş olmak ister? Nedir yüz milyonlarca insanı alkole bağlayan şey?

Çok ilginç bir şey gerçekten de alkol. Kendimden örnek vereyim. Belki de adam gibi tek içebildiğim alkollü içecek biradır ve tadı bana hiç hoş gelmez ama yine de içmek isterim. Bilirim ki içince hayat bana daha hoş gelecek. Sar-hoş olacağım. Hiçbir şey umrumda olmayacak, sadece anı düşüneceğim.

İnsan içince daha da cesaretli olur mesela. Bir kişiye itiraf edemediklerini cesurca söyleyebilir, asla kafa tutamayacağı bir herife diklenebilir. Genelde itirafları bir kıza ise tokat yer, diklenmeleri bir öküze ise dayak yer. Ama hep yer, evet insan alkollüyken sürekli yer. Başka zaman iştahı kapalı olan bir kişi alkol masasındaki mezeleri silip süpürür. Kızlar da en çok alkollüyken yer mesela. Evet, maalesef kızlar da alkollüyken yemeye daha müsaittir. Aman yanlış anlaşılmasın, yemek derken herhangi bir besinden bahsediyorum. Anlayan anladı :) Terbiyesizleşmenin lüzumu yok!

Yine insan alkollüyken, sesi süper çıkar. Toplum içerisinde hiç şarkı, türkü söylemeyen birisini o masada susturamazsınız. "Hamdi abi yeter artık, kafamızı ziktin!" dersin; "susmazsan gtünü de zikerim" der. O kadar da patavatsız olur insan içerken.

Bir de bünyesi sağlam olmayanların içiş şekli vardır ki sormayın gitsin. Alkollü bir içeceği koklatsanız "sarhoş oluyorum galiba" der, bir birada ayakta duramaz, yerden toplarsınız.

Alkol alan insan ya çok neşeli olur ya da acayip sinirli olur. Zaten alkol almanın amacı da bu iki zıt kavram ile alakalıdır. Ya çok iyi olmak için alkol alırsınız ya da kötüsünüzdür iyice ebeniz zikilsin diye alkol alırsınız.

Alkol alıp da çakırkeyif olanlar size sürekli methiyeler düzer. "Canımsın, kardeşimsin, kız olsam verirdim lan sana" der. Böyle söyledikçe siz de bir hoş olursunuz, alkollü arkadaşınıza olan sevginizi arttırırsınız. Alkol alıp da götü kaşınanlar ise hiç çekilmez. Bir laf söylersin "sus mına koyim ya" der, bir laf daha söylersen tekme tokat seni döver; yani dövebilir o nedenle fazla konuşmazsın zaten. Arkadaşa el kalkmaz ama alkollüyken de belli olmaz.

İşte böyledir "alkol"ün şeyi. Şimdi gelelim bana.

Ben bu aralar aşırı derecede sarhoş olmak istiyorum ama en nihayetinde birkaç birada kalıyorum. "Ya yeter ya işi abartmayalım" deyip pes ediyorum.

"Öyle sarhoş olsam ki" parçasını bilir misiniz? Tanju Okan'ın. İşte tam ruh halimdir benim.

Öyle sarhoş olsam ki
Bir an seni unutsam
Unutsam bugünleri
Yarınları unutsam

Öyle sarhoş olsam ki
Bir daha ayılmasam
Herşey bir rüya olsa
Unutarak uyansam

Seni gördüğüm günü
Sevdiğimi unutsam
Bir başka dünya bulsam
İçinde sen olmasan


Gibi gibi gibi...

Bu arada alakasız oldu ama saat 4 anasını satayım oha ya:(

Devamını okuyun...

Pornografik ya da erotik site açmak

Başlığı okuyup da "ne alaka Günay, porno site mi açıyorsun?" diyenler olacaktır. Onlara cevabım "elbette hayır". Ben bu konuya biraz daha farklı açıdan bakacağım.
İnternet ile ilgili olduğumdan ve web site tasarlamamdan kaynaklı birçok webmaster arkadaşım var. Webmasterın anlamı "web site geliştiren kişi" demek. Herneyse, bu arkadaşlarla ara sıra MSN üzerinden çeşitli sohbetler ediyoruz. Sohbetlerimizin çoğu "yeni projeler" ve internette yaşanan son gelişmelerle ilgili oluyor. Yeni projelerle ilgili konuşurken "nasıl bir site açarsak, ziyaretçilerimiz çok olur?" sorusu üzerinden hareket ediyoruz genelde. Bu sorunun tek cevabı var: "pornografik ya da erotik siteler açarak"

Şimdi size çok ilginç örnekler vereceğim. Biliyorsunuz ki dünyada en çok "çocuk pornosu" kelime grubunu arayan ülkeyiz. Bu bizim için ayrı bir utanç zaten ancak aradıklarımız bunlarla sınırlı değil. Mesela 1dir1.Org'dan örnek vereyim size. Son birkaç aydır 1dir1.Org'da en çok hangi kelimeler arandı dersiniz? Sıralayayım:

  1. Sex
  2. Porno
  3. Liseli
  4. Etek Altı
  5. Hayvanlı sikiş (sansürsüz)
  6. Hayvan pornosu
  7. Gay hikayeleri
  8. At sikişi (sansürsüz)
  9. Gnydgn
  10. Türk sex filimleri

Evet, yukarıdaki kelimeler maalesef son 3 ayda 1dir1.Org'da en çok aranan kelimeler. Öyle bir liste var ki 9. sırada kendi nickimi görünce, bu ziyaretçilerin beni porno film oyuncusu sandığını düşünmeye başladım anasını satayım.

Şimdi halkımızı överiz her anlamda her zaman ama şimdi bu listeyi görünce utanıyorum inanın ki. Kim bu tip şeyler arıyorsa da onun kafasını zikeyim. Hayır, olabilir; belki bir ihtiyaç olarak da nitelendirilebilir porno sektörü ama bu denli sapkın düşüncelerin, sapkın aramaların ne gereği var ulan?

İşte anlamışsınızdır neden erotik ya da pornografik sitelerin bu denli ziyaretçisi olduğunu.

1dir1.Org, yaklaşık 2 yıllık bir site ve günlük tekil ziyaretçisi hiçbir zaman 5 bini geçmedi. Şu blog, dün yaklaşık 500 farklı IP'yi ağırladı ama bir arkadaşımın anlattığına göre ki buna ben de şahidim, kendisi bir porno site açıyor ve 2 haftada günlük ziyaretçisi 25 - 30 bini buluyor. Bana arama istatistiklerini gösterdi. İnanın burada aranan kelimeleri yazsam kanınız donar ve yaşadığınız ülkeden utanırsınız.

Söz konusu bu sitelere içeriği ile uyumlu reklam alınca da aylık kazancınız 1000 doların altına inmez. Aslında bu rakamları ve kazançları görünce pornografik site açan webmasterlara hak vermiyor da değilim.

Bu aramaları yapanlar için konuşalım biraz da. Bir insan neden bu kadar sapkın aramalar yapabilir ki? Sadece "bastırılmış duygular" ile nitelendirebilir miyiz bu sapkınlığı? Ya da popüler kültürün bunda payı nedir? Ben şahsen, bastırılmış duygulardan çok, popüler kültürde suçu buluyorum. Televizyon ve bilimum iletişim araçlarında halkın zihni köreltiliyor, ülke problemlerini düşünmektense bu tip şeyleri düşünmeleri isteniyor. Bu düpedüz devlet politikası olarak da adlandırılabilir bence.

Hayır, bakıyorum da kendi web siteme, 1dir1'e. İlginç içerikler, komikler, araştırmalar, küresel ısınma falan da filan. Herifin gelip benim sitemde aradığı kelimeye bakıyorum sonra: "hayvanlı zikiş, atlı zikiş, gay hikayeleri..." Biraz da trajikomik bir durum aslında.

Pornografik ya da erotik site açmak eşittir paranın mına koymak! Valla bak, her neyse...

Bu aramaları yapanlardan birkaç kişi elbette bu yazımı da okuyordur. Size sayfalarca küfür hazırladım. Mail adresinizi tarafıma gönderirseniz "not defteri" ne kaydettiğim küfürleri, size mail olarak gönderirim. Şaka değil lan keraneci, ciddiyim. Ne bakıyon?
Devamını okuyun...

Ben neden uyuyamıyorum lan blog?

Şimdi sevgili blogum, seninle biraz sohbet edelim. Bak tam şimdi ekranın sağ alt köşesindeki saate bakıyorum, aynen şöyle yazıyor: 03.27

Oha ya valla oha, bir insan neden bu saate kadar PC başında kalır ki? Çok mühim işlerim mi var? Hayır. İlle de sohbet etmem gereken birisi mi var? Hayır. Blogumu çok seviyorum da ondan mı ayrılamıyorum? Maalesef ona da hayır. Benim tek sorunum var o da "uyku"

Uyuyamıyorum sevgili blogum, uyuyamıyorum. Yatıyorum yatağa salak salak kıvranıyorum. Sadece kıvransam iyi; terliyorum, bunalıyorum, sıkılıyorum ve daha bir sürü saçma salak şeyler. Neden uyuyamıyorum diye kendime sorunca, pek tutarlı bir cevap veremiyorum ama sanırım "çok düşünmek"ten uyuyamıyorum. Evet blogum, bazı şeyleri sanırım çok kafama takıyorum.

"Neleri kafana takıyorsun?" diye sorarsan sana uzun uzun anlatamam ama şunu söyleyeyim ki yakın zamanda hayatımda çok büyük değişiklikler olacak, bunu biliyorum. Belki de bu değişikliklere yol açacak kişileri ya da durumları düşünüyorumdur.

Ara sıra gece kalkıp da pencereye çıkıyorum. Gece dediğim sabah yani. Henüz hava yeni yeni aydınlanıyor. Serinlemeye acayip ihtiyacım oluyor. Nefes almak istiyorum. Kendi kendime düşünüyorum. Öyle bir an geliyor ki ve öyle bunalıyorum ki, diyorum "şu 6. kattan atlasam da yere inene kadar, o serinliği hissetsem". Evet, deli saçması bir hayal bu nitekim indikten sonra başka hiçbir şey hissedemeyecek hale geleceğim ama ne bilim işte, acayip şeyler düşünüyorum.

Deli miyim lan ben? Psikolojik problemlerim mi var? He, duyamadım? Deli miyim bilemiyorum ama sanki psikolojik bazı problemler yaşıyorum; ya da bunun adına psikolojik çöküntü diyelim. Bir umutsuzluk, bir stres, bir melankoli olma durumu ki sorma gitsin blog.

Bu uykusuzluk problemine olumlu yönden bakılabilir mi? Düşünüyorum da aklıma pek bir şey gelmiyor. Bir tek şey dışında. O da sabah ezanını okuyan müezzinler. Ne alaka değil mi? Evet, ilginç bir şey. Sabahın o ürpertici ıssızlığı ve sessizliğinde birden bire aynı anda onlarca camiden birileri ezan okumaya başlıyorsa bu çok çok ilginç bir durum yaratabilir. Bu ilginçlikten çıkardığım olumluluk ise çok farklı. Bu müezzinlerin hepsinin aynı anda sesi çok garip çıkıyor. Günler geçtikçe artık insanın kulağında hoş bir tınıya bürünüyor. Tabi müezzinler ezanı okurken camlar kapalı olmalı, camlar açık olunca ses tavan yapıyor ve acayip rahatsız oluyorsun. Müezzin burnunu filan çekince anlıyorsun filan, ilginç bir durum oluyor.

Uyku, intihar, bunalmak, psikolojik çöküntü, cami, ıssızlık ve ezan. Ulan ne adamım ya, konuyu nerden nereye getirdim. Yazının sonlarında "ne yazıyorum lan ben?" dedim kendi kendime ama devam ettim işte öyle.

Bazen böyle insan içini dökmeli bloguna filan. Değil mi? :(

Devamını okuyun...

Hasreddin Hoca!

Koskoca Google'ın yaptığı hataya bakın. Gece saat 01.30 ve hala Google yaptığı yanlışı düzeltmedi.

Şimdi hata filan dedim ama belki hatanın ne olduğunu anlayamamışsınızdır. Google, özel günlerde logosunda çeşitli değişiklikler yapıyor bildiğiniz üzere. Bu geceden itibaren de yine bir değişiklik yapıp "Uluslararası Nasreddin Hoca Festivali" ile ilgili bir logo yapmış. Logoya tıklayınca "Nasreddin Hoca" sayfasına yönleneceğine "Hasreddin Hoca" sayfasına yönleniyor. Yani Google Türkiye yetkilileri çok büyük bir hata yapmış durumdalar ve hatalarını 1 buçuk saattir hala düzeltmediler.

Ben bir şey demiyorum. Ayıp ulan!

Aha şuraya tıklayın da hala değiştirmemişlerse görün rezilliği.

Devamını okuyun...

YouTube 'a nasıl girilir? Kesin çözüm!

Şimdi kesin çözüm filan dedim ama en azından benim bilgisayarımda kesin çözüme ulaştı bu yöntem. Söylediklerimi doğru düzgün bir biçimde yaparsanız siz de çok büyük ihtimalle artık YouTube'a girebileceksiniz.

Bu anlatacağım yöntemi henüz kimse bilmiyor ya da çok az kişi biliyor. Türk Telekom bu yöntemi de öğrenirse, kesin buna da bir önlem alır; o nedenle ses çıkarmıyoruz, sessiz sessiz size söyleyeceklerimi uyguluyorsunuz.

Başlıyoruz. Ben, konuyu daha iyi anlamanız için ve uygulamanız için maddeler halinde yazıyorum.

  1. Sol alttaki "Başlat" butonuna tıklıyoruz.
  2. Açılacak olan sekmede "Çalıştır"a giriyoruz.
  3. Çalıştır kutucuğuna şunu aynen kopyalayıp yapıştırın ve "Tamam"a tıklayın. C:\WINDOWS\system32\drivers\etc\hosts
  4. Tamam'a tıkladığınız anda "Birlikte açma" penceresi karşınıza çıkacak. Çıkan pencerede "Listeden programı seçmek" seçeneğini işaretleyip yine "Tamam"a tıklıyoruz.
  5. Karşımıza çıkacak olan pencerede birçok program arasından "Not Defteri"ni buluyoruz ve çift tıklıyoruz.
  6. Açılacak olan Not Defteri'nde en aşağı iniyoruz ve son satırın altına şu iki satırı yazıyoruz:

208.117.236.70 youtube.com

208.117.236.70 www.youtube.com

Yukarıdaki iki satırı ekledikten sonra Not Defteri'ndeki değişiklikleri kaydediyoruz.

Ondan sonra da aşağıdaki linke tıklayıp YouTube'a giriyoruz.

http://www.youtube.com/

Bu işlemde, bir problem yaşarsanız yorum olarak belirtin, yardımcı olurum. YouTube'a giriş hakkımız elimizden alınamaz. :)

R10.Net forumlarından alıntıdır.


Devamını okuyun...

Darbukacı çocuk ve aşağılık Günay

Nasıl yazılır, nasıl başlanır bilemiyorum ama bugün de 2 kardeşi anlatacağım size. Yorgun hem de aşırı yorgun iki kardeş. Onları bu hale getirenlere küfür etmeden önce, biraz iki kardeşten öncesini anlatayım size.

Bugün akşamüstü evde arkadaşlarla otururken ve telefonumdan müzik dinlerken, üst hoparlörlerinin patladığını farkettik. Geç olmadan hemen yola koyulup Eminönü'ndeki garanti servisine telefonu götürdük. İşimizi halleder halletmez tekrar kendi yakamıza döndük. Gece 10 gibi sahilde 3 arkadaş birkaç bira içerken İzmit'li, bizimle aynı yaşlarda olan bir çocuk sokuldu yanımıza. "Harem'e nasıl gidebilirim?" sorusu ile birlikte bizimle muhabbet etmeye başladı. Harem muhabbeti bitti ve konu birden saçmaya sardı. Evleniyorum arkadaşlar dedi. "Ne alaka lan, nasıl yani?" diye sormaya fırsat bile bulamadan kız arkadaşının hamile kaldığından filan bahsetti. Bu muhabbetten sonra kendisine kısaca "boku yemişsin kardeş" deyip, Harem'e nasıl gidebileceğini tekrar tarif ettik. Gece 12 civarı biz de koyulduk yola, semtimize giden son otobüsü yakaladık. Atladık en arkaya. İşte asıl anlatacağım konu tam burada başlıyor.

Herkes otobüse binip, ayakta beklemelerin başladığı bir anda 2 çocuk bindi arabaya. Onlar da arkaya doğru ilerlediler, tam yanımda oldukları sırada birisinin sol omzuna vurdum (ben sağ taraftaydım) ve sanki ben vurmamışım gibi numara yaptım; tabi çocuk anlamıştı benim vurduğumu, bana bakıp gülümsedi. "Gel hele" deyip çağırdım yanıma. Her zamanki klasik sorumuz olan "nerelisin sen bakayım?" sorusunu kendisine yönelttim. Doğulu olmasını bekliyordum ama "Zonguldaklıyım abi" dedi. Yanında bundan bir boy küçük bir çocuk daha vardı, daha sonra o çocuğun kardeşi olduğunu söyledi bana. Neyse, ben dedim ki "ne iş yapıyorsunuz, bu saatte Kadıköy'de?" Biraz duraksadı ve "darbuka çalıyoruz abi" dedi. Oha dedim içten içe, gecenin bu saatinde biri 12 diğeri 10 yaşında iki çocuk. (yaşlarını da sonradan öğrendim)

Yola devam ediyoruz, çocuklar benimle muhabbet etmekten sıkılmış olacaklar ki yere çömeldiler ve öylece otobüsün zeminine oturdular hemen yanı başımda. Yüzlerinde ve bedenlerinde o kadar büyük bir yorgunluk vardı ki, kendi kendime bu yorgunluğun bu küçücük çocuklara yakışmadığını düşündüm. Büyüğü daha yorgun görünüyordu. Omzuna bir kez daha vurdum ve "ben kalkayım da gel sen otur burada" dedim. Bana "yok abi sen otur" dedi ama ben "hadi" diyerek doğruldum, zaten kendisi de belli ki oturmak istiyordu. "İstemem ama yan cebime koy" tavrı vardı, e bu tavrı kesinlikle yadırgamadım çünkü bu ülkemizin çocuk emekçilerindendi. Bir müddet ayakta kaldım, yerimde oturan çocuğu izliyordum göz ucuyla. Sonra bir an kardeşine takıldı gözüm ve onun da oturması gerektiğini düşündüm çünkü gerçekten o da anlatılamayacak derecede bitkin haldeydi. Arkadaşıma göz işareti ile kalkmasını ve bu çocuğun yerine oturması gerektiğini söyledim, o da anlayışla karşıladı. Küçük çocuğa "hadi sen de git otur" dedim. O, en ufak bir tepki bile göstermedi, dünden razıydı kendisinden büyük birisinin verdiği yere oturmaya.

En nihayetinde iki kardeş de oturuyorlardı koltuklarda. Arkadaşımla birlikte çocukları izlemeye koyulduk. Biz onları izliyoruz ama onların bize bakacak halleri bile yoktu. O denli yorgun, o denli tükenmişlerdi. Küçük olan kardeş, büyüğünün bacaklarına başını yaslayarak uyumaya başladı. Büyüğü de duruma göre başını kardeşinin sırtına yaslayarak uyuyordu. Göz altındaki torbaları görseniz dersiniz ki "bu çocuklar haftalardır uyumuyor".

Büyük çocuğun üzerindeki eşofmanda büyük bir yırtık vardı, bacakları görünüyordu. O kirli elbiselerinin ardındaki temiz hislerini görür gibi oldum birden. "Çocuklar, kim sizi bu hale getirdi?" diye sormuyorum, onları bu hale getirip de cebini dolduran ibneler belli. Onlara ayrıca küfürlerimi ettim ben zaten ama o anda aklıma gelen bir anım, hafiften yüzümde bir gülümsemeye yol açtı. Şöyleydi anım:

Birgün yine Kadıköy'deki durakta semtimin otobüsünü beklerken ve sıra olmuş haldeyken bir çocuk tam karşımıza geçti ve yere koyduğu minik taburesinin üzerine oturdu. Başladı çalmaya, sıranın en arkalarında ben ile bir arkadaşım da çaldığı garip parçalarla dalga geçiyor, "ne çalıyor lan bu?" gibisinden saçmalıyorduk. Çocuk, işini bitirip taburesini ters çevirdi ve sıranın sonundan başlayarak para toplamaya başladı. Bizim yanımıza gelince, ben "yok valla" demiştim; çocuk da ama "sen de dinledin" demişti. Ben de yine arkadaşıma dönerek ve şakalaşarak "kulağımı mı tıkayayım mına koyim, bu ne lan" gibisinden bir tepki vermiştim.

Şimdi o lanet olası halimi düşünüyorum da utanıyorum kendimden. Bir tarafta hiçbir bok yapmadan harçlığını internetten sağlamaya çalışan terbiyesiz bir Günay, diğer tarafta sabahın köründe kalkıp, gece otobüslerde sürünen kirli elbiseli darbukacı çocuk.

Bir tarafta asıl "emekçi", diğer tarafta "emekçilerin hakkına değer veriyorum" deyip, kendi kendini tatmin eden, içini rahatlatan bir Günay.

Ulan şimdi ben kime küfür edip, kime ne diyeyim? Kendimden üstün bu çocukları görünce aslında ne kadar aşağılık bir insan olduğumu düşünüyorum.

Hayatın cefasını çeken onlar, sefasını çeken biz.

Not: Bu yazıyı buraya kadar aralıksız okuyan var mıdır bilemiyorum ama varsa da "nasıl okudunuz lan, helal olsun" diyorum.

Devamını okuyun...

Dmoz editörü oldum; nedir Dmoz?

Şimdi öncelikle baştan belirteyim ki bu yazı herkesin ilgisini çekebilecek bir yazı değil, sadece internetle çok haşır neşir olanlar bu yazıda anlattıklarımı daha iyi anlayabilir. Evet, evet kesinlikle böyle.

Bu gece e-postalarımı kontrol ederken "kabul edildiniz" başlıklı bir mail gördüm, tıklayıp bakınca anladım ki "Dmoz Eitörlüğü Başvurusu".

Dmoz nedir? Dmoz, internetteki web sitelerinin konularına göre ve gönüllü editörlerce incelenerek yayınlandığı bir web dizinidir. Yani internetteki milyonlarca internet sitesi arasından "hangi site daha kaliteli hangi site daha kalitesiz?" sorusuna Dmoz karar veriyor. Dmoz, derken Dmoz editörleri. Dmoz editörleri derken "ben" yani:)

Dmoz, o kadar saygın bir oluşum ki başta Google ve Yahoo olmak üzere birçok arama motoru Dmoz'a eklenen siteleri dikkate alıyor ve ona göre söz konusu siteleri üst sıralara taşıyor.

Mesela "oyun" kelimesinde 2 site olduğunu düşünelim. Google, oyun kelimesinde üst sıralarda yer alan siteleri belirtirken Dmoz'dan faydalanıyor. Zaten Google, Dmoz ile sıkı bir ilişki içerisinde. Kendileri de web sitelerinin Dmoz'a eklenmesini öneriyor.

Konuyu duyan ve Dmoz'un önemini kavramış birçok webmaster arkadaşım, bu konuyla ilgili bana tebrik mesajlarını iletti. Şimdiden farklı tekliflerle gelenler bile var ama elbette bu kişilere "evet" diyecek değiliz. Benim için en önemli şey "emek". Emek verip de kaliteli site yapanları Dmoz'da ilgili olduğum kategoriye eklerim. Google da onu en üstlere ekler ve günlük onbinlerce ziyaretçisi olur.

Bu konuyu burada anlattım ama eminim birçok kişi anlamadı. Dediğim gibi bunu anlamak için bu konularla ilgilenmek gerekiyor.

E hep böyle genel konularda yazılmaz ki, biraz da uzmanlık isteyen konularda yazalım. Ciddi ciddi götüm kalkmış durumda, kusura bakmayın.

Devamını okuyun...

Dinleniyor muyuz lan yoksa?

Bugün neredeyse tüm haber sitelerinde sözde islam profesörü Zekeriye Beyaz'ın "dinleniyorum ulan!" yakarışlarını anlatan haberler vardı. Bu konuyla ilgili kendim çok ilginç bir durum yaşadım. Neyse önce giriş yapalım konuya.

Profesör olmayı başarabilmiş Zekeriya Beyaz kendi cep telefonu numarasının önüne "2" koymuş ve arama yapmış (bu 2'yi nereden bulmuşsa) karşısına da bir adam çıkmış. Yani daha açık bir anlatımla, Zekeriya Beyaz 053.... olan numarasını 2053..... diye aramış ve herifin biri çıkmış karşısına. Tabi bu da "dinleniyorum ben" diye kıllanmaya başlamış.

Haberi okur okumaz ben de bir arayayım dedim, nasıl olsa saçma sapan bir şey diyerekten. Telefon çalınca biraz heyecanlandım ve kapattım telefonu salak gibi. Sonra yeniden cesaretimi toplayıp bir kez daha aradım. Telefon çaldı çaldı çaldı ve en nihayetinde adamın birisi telefonu açtı.

Ben hemen "kimsin abi sen?" dedim. O da "asıl sen kimsin?" filan dedi, sonra ben biraz daha hiddetlenerek aynı soruyu tekrarladım. Adam bana "küfür ederim bak!" deyince susup, daha sakin olmaya çalıştım. Adam bu sefer dedi ki "seni neden dinlesinler ki?", ben iyice tırstım çünkü "dinleme" ile ilgili bir şey dememiştim. Nerden bildi bu adam diye düşünürken adam ikinci bombayı patlattı "numaranın başına 2 koydun değil mi?" ben evet diyerek ve içimden "bu adam kesin beni dinleyen adam" diyerekten çok çok daha sakin konuşmaya başladım, tabi çok heyecanlıyım. Adam nerden öğrendin bu formülü filan derken ben "internet ile baya ilgileniyorum abi, oradan okudum" dedim. Neredeyse "bokunu yiyeyim abi kızma yeter ki" diyecektim. Sonra ben kapattım.

Birkaç dakika sonra bana çağrı geldi. Ben de çağrı attım, aynı kişiden yine çağrı gelince ben bu sefer aradım. Kim çıktı karşıma dersiniz? Aynı adam. Ben iyiden iyiye tırstım. Adam bu sefer dedi ki "hem internetle ilgilenen gençsin, hem de nasıl bu tip şeylere inanıyorsun?" dedi. Sonra dedi ki "bugün beni sabahtan beri en az yüz kişi aradı, bu mübarek günde hepsine küfür ettim; hepsi de dinlenmekten bahsediyordu" Bunu duyunca biraz rahatladım tabi, daha sonra bir forumda konu ile ilgili mesajları okudum.

Şöyle bir durum varmış. Mesela bizim hattımız "0537"li ise ve aradığımız kişinin hattı da aynı ise sadece çevirdiğim numaranın ilk 7 hanesi dikkate alınıyor ve otomatik olarak en başa "0537" geliyormuş. Yani benim numaram 0537 123 45 67 ise ve numaramın başına 2 koyunca direkt olarak şu numara aranıyormuş: 0537 205 37 12. Bu durumu anlatmak burada zor olabilir ama bugün bu adamı numarasının ilk 7 hanesi aynı olan yüzlerce kişi aramış.

Son paragrafım pek anlaşılmaz oldu ama bu durum biraz karışık, zor anlatılır. Hadi biz daha öğrenciyiz, biraz heyecanlıyız filan ama sayın Zekeriya Bey, sen profesör olmuşsun nasıl böyle saçma sapan şeylere kanabiliyorsun.

Bu da günümün bir bölümünü heyecanlı kılan saçma sapan bir anımdır.

Devamını okuyun...

Nasıl sandviç yapar, nasıl zıkkımlanırım?

Bugün biraz farklı bir yazı yazayım dedim. "Güzel bir sandviç nasıl yapılır ve afiyetle nasıl zıkkımlanılır?" problemine çözüm üreteceğim. Biliyorsunuz çok büyük bir ulusal problem. Günlerdir haberlerde "sandviç yapamayan halkımız"ın dramına şahit oluyoruz. Deli miyim? Değilim :)

Malzemeleri öyle maddeler halinde saymayacağım, zaten "herkesin evinde olan mazlemeler" (bu da çok klişe bir söz). Şimdi çok kızarmamış bir ekmek, domates, salatalık, peynir (iyi bir peynir olsun lan!), sivri biber (çok önemli) ve tuz (bu daha önemli). Nasıl ama malzemeler?

Şimdi erkek olan öküzler tekli bir ekmeği üç çeyrek hale getirsinler; yani ucundan biraz kessinler. Kız olan öküzler ise ekmeği ortadan ikiye kesip yarım hale getirsinler. Erkekler daha fazla yer ya ondan şey ettim. Neyse...

Önce peyniri, ekmeğin arasına ufalıyoruz; yumuşak peynir ise sürüyoruz. Peynir biraz bol olursa süper olur. Ekmeğin peynirle tanışmamış tek bir noktası kalmamalı. Daha sonra kabukları soyulmuş ve diklemesine kesilmiş domatesi yine ekmeğin içine orantılı bir biçimde dağıtıyoruz. "Orantı" çok önemli bakın. Domatesleri dizdikten sonra işin püf noktasına gelmiş bulunuyoruz. Şimdi, domatesin üzerine bol tuz atıyoruz. Daha önce hiç atmadığınız kadar atın ama. "Oha ne yapıyorum lan ben, bu kadar tuz?" demeyin çünkü domates, o tuzu bünyesine alıyor, emiyor, süper oluyor. Tuzu da orantılı bir biçimde dağıtın ama dediğim gibi burada önemli olan konu "bol tuz" meselesi.

Salatalığın da önce kabuğunu efendi gibi soyun ve enine ince ince doğrayın. Yani salatalık taneleri yuvarlak biçimde oluyor. Bunu da tuzlu domatesin üzerine güzel bir biçimde yayın efendim. Şimdi işin ikinci püf noktasına geldik: sivri biber. Sivri biber muhtemelen acı olduğundan (ki çok acı olması tercih sebebidir) onu da enlemesine doğruyoruz ama hepsini değil, hepsini doğrarsanız zıkkımlanamayabilirsiniz. Neyse yuvarlak bir biçimde doğranmış az miktardaki ap acı biberleri salatalıkların üzerine geometrik bir biçimde yerleştiriyoruz. "Geometrik bir biçimde nasıl yerleştirilir Günay?" derseniz ben de bilemiyorum pek ama doğru yerleştirin yani.

Ekmeği kapatıyoruz şimdi. Burası da biraz sıkıntılı olabilir nitekim ekmeğin içerisinde biraz bol malzeme olduğundan kapatınca taşma oluyor. Bunu da önlemek için kapattığımız sırada kirli ellerimizde ekmeğin ağzına baskı yapıyoruz. Dışarıya çıkmak için baskı yapan ibne salatalıkların başını eziyoruz. (genelde salatalıklar fırlama oluyor) Bu arada kirli eller çok önemli nitekim ellerdeki kirler filan tuzla birleşince muhteşem bir tad yakalıyorsunuz. Ahaha şaka lan hemen küfür etmeyin. Ne kiri ıyyy, bu işlemleri yapmadan önce ellerinizi gidip bir yıkayın. E bunu akıl edebilirsiniz sanırım, o kadar da öküz yoktur aramızda.

En nihayetinde kaçmak isteyen bilimum malzemelerin kafası ezdikten sonra sandviçimizi afiyetle zıkkımlanıyoruz.

"Ben hergün bunu yapıyorum, farklı bir şey anlatmadın ki gerizekalı" diyenleri duyuyor gibiyim ama olsun, bloga farklılık gelsin diye şey ettim. :( Kızmayın. :(

:):):):):):):)

Devamını okuyun...

Hangi kitapta vardır diri diri yakmak?

Günlerdir bu blogda, birçok gereksiz zihniyete, sayısız küfür ettim ama sanırım en çok küfürü hakedenler şimdi bahsedeceğim "yakan"lar. Evet yakıyorlar bu insanlar, hem de diri diri yakıyorlar. Ve yaktıkları "insan", ve güya yakanların inandıkları din "islam", ve yaktıkları kişiler "aydın" ve ve ve...

Bir insan, diğer bir insanı neden yakmak ister? Hangi suç, bir insanın diri diri yakılması için geçerli bir sebep olabilir?

Sivas'taki gerici faşistler, 2 Temmuzda aydınlarımızı yakarken "bunlar dinsiz!" naralarıyla hareket ediyorlardı. Bir insanın "dinsiz" olması onun yakılmasını mı gerektirir? Biz hangi çağda yaşıyoruz ulan? Birileri de çıkıp Sivas'taki gerici faşistleri "aşırı dinci" diye yaksa hoş olur mu? Bu ülkede inançlara saygı yok mu?

Yakanlar ya da yakmaya teşvik edenler daha sonra ne oldu dersiniz? Elle tutulur bir ceza aldı mı sanıyorsunuz bu yakan itlerin? Bir söz söyledi diye, bir pankart astı diye, bir eyleme gitti diye, bir demeç verdi diye, bir kitap yazdı diye ya da bir şiir okudu diye yıllarca hapiste yatanlar varken, bu itler "insan yaktılar" ama yine de gerekli cezayı almadılar.

Bu ülkede nedense birileri yakılınca, birilerine işkence edilince ya da birileri katledilince kimse sesini çıkarmıyor ancak en ufak bir "demokratik" söylemde ve eylemde bulunanlar ise yıllarca cezaevlerinde, f tiplerinde hapsediliyor; yaşam hakları elinden alınıyor. Sırf bu durumlar için bile bazen bu ülkeden nefret ediyorum ki benim her fırsatta bu coğrafyanın taşına toprağına her daim hayran olduğumu belirten.

Birçoklarınıza abartılı gelecek ama ben şu an iktidarda olanlar ile 93'te Sivas'ta yakanlar arasında zihniyet açısından bir fark göremiyorum. Mesela şu an ki iktidarın alevi açılımının boş çıkması, bir tane bile sunninin yaşamadığı köye cemevi yerine cami yapılması, herhangi bir demokratik hak arama eylemine orantısız güç ile müdahalede bulunulması (1 Mayıs en somut örnek) ya da daha sayılamayacak birçok şey bu savımı ispatlar nitelikte.

Bir de her zaman aklımı kurcalayan bir durum vardır, aslında bu anlatacağım 5 yaşındaki çocuğun bile aklına gelir ama ben yine de belirtmek istedim. Katliamı gerçekleştirenler kendilerini "aşırı islamcı" ya da "gerçek müslüman" olarak nitelendirebilirler ki büyük ihtimalle de bu şekilde nitelendiriyorlardır. Var mıdır islam dininde, insanları diri diri yakmak. Her hangi bir dini inancı olmayan birisi olarak söylüyorum ki "islam dini hoşgörüyü aşılar". Ben ne kadar Marks'ın "din toplumların afyonudur" sözünü benimsesem de islam dinin bu tip bir şeyi her ne olursa olsun emretmeyeceğini, uygun görmeyeceğini bilirim.

Aslında bu yazıyı yazmadan önce o kadar çok söyleyecekklerim vardı ki kafamda ama gelin görün ki bilgisayarın başına geçince bu konuda yazamaz oldum. Her konuda saçmalamak olur da bu konuda saçmalamak olmaz, o nedenle söyleyemediklerimi içimde saklıyorum ve diri diri yakanlara olan kinimi her an büyütüyorum. İnanın yazamıyorum, çok ilginç bir durum.

Sivas'ta yakılan aydınlarımız, sanatçılarımız:

Muhibe Akarsu – (35 yaşında, misafir) , Muhlis Akarsu – (45 yaşında, sanatçı) , Gülender Akça – (25 yaşında, sanatçı) , Metin Altıok – (52 yaşında, şair, yazar) , Ahmet Alan – (22 yaşında, sanatçı) , Mehmet Atay – (25 yaşında, gazeteci) , Sehergül Ateş – (30 yaşında, sanatçı) , Behçet Aysan – (44 yaşında, şair) , Erdal Ayrancı – (35 yaşında, yönetmen) , Asım Bezirci – (66 yaşında araştırmacı, yazar) , Belkıs Çakır- (18 yaşında, sanatçı) , Serpil Canik –(19 yaşında, sanatçı) , Muammer Çiçek – (26 yaşında, aktör) , Nesimi Çimen – (67 yaşında, şair, sanatçı,) , Carina Cuanna – (23 yaşında, Hollandalı gazeteci) , Serkan Doğan – (19 yaşında, sanatçı) , Hasret Gültekin – (23 yaşında şair, sanatçı), Murat Gündüz - (22 yaşında, sanatçı) , Gülsüm Karababa –(22 yaşında, sanatçı) , Uğur Kaynar – (37 yaşında, şair) , Asaf Koçak – (35 yaşında, karikatürist) , Koray Kaya – (12 yaşında, çocuk) , Menekşe Kaya – (17 yaşında, sanatçı) , Handan Metin – (20 yaşında, sanatçı) , Sait Metin –(23 yaşında, sanatçı) , Huriye Özkan – (22 yaşında, sanatçı) , Yeşim Özkan – (20 yaşında, sanatçı) , Ahmet Öztürk – (21 yaşında, otel görevlisi) , Ahmet Özyurt – (21 yaşında, sanatçı) , Nurcan Şahin – (18 yaşında, sanatçı) , Özlem Şahin – (17 yaşında, sanatçı) , Asuman Sivri – (16 yaşında, sanatçı) , Yasemin Sivri – (19 yaşında, sanatçı) , Edibe Sulari – (40 yaşında, sanatçı) , İnci Türk – (22 yaşında, sanatçı) , Kenan Yılmaz – (21 yaşında, otel görevlisi)

Ve bir şiir:

Gün tutuşur canım gece tutuşur
Yangınlarda tutsak canlar tutuşur

Gülüm toprak olur yele karışır
Yürür gelir canlar yollar tutuşur

Sivas ellerinde sazım tutuşur
Söz tutuşur canım türkü tutuşur

Teller bizi söyler diller yarışır
Özgürlüğü yazan kalem tutuşur

Canlar can olurda eller tutuşur
Dost evinde canım sevda tutuşur

Pir Sultanlar ölmez binler yetişir
Akar gelir canlar tarih tutuşur


Grup Yorum


Unutmayalım, unutturmayalım!

Devamını okuyun...