31 Temmuz 2008 Perşembe

Evrim teorisi ve espri yeteneğimiz

Bu aralar yine bir teori muhabbetidir gidiyor ülkemizde. Az önce yine bir haber sitesinde rastladım; haberde diyor ki "yapılan bir araştırmaya göre biyoloji öğretmenleri ve öğretmen adaylarının yüzde 16'sı evrim teorisini direkt olarak reddediyor"muş. Bu haber tüm internet camiasında "garip" olarak karşılandı. Garip olarak karşılanmasının nedeni ise evrim teorisine inanmayanların oranının bu denli yüksek çıkmasıymış: yüzde 16. Yine aynı araştırmada, biyoloji öğretmenlerinin yüzde 43'ü evrim teorisini geçerli olarak kabul ederken yüzde 30'u da çekimser kalmayı tercih etmiş. Geriye kalan yüzde 1'e demiş onu da bilemiyoruz.

Burada evrim teorisi ile ilgili çeşitli kanıtlar ya da aksini iddia eden çeşitli belgeler sunarak ortalığın mına koymayacağım ama genelde bu tartışmalarla ilgili bazı saptamalarım var benim. Neler bu saptamalar?

Mesela, bu konuların tartışıldığı bazı forumlar var. Bu forumlarda söz konusu teoriyi ve benzeri konuları yüzlerce insan tartışıyor. İçlerinde konuya son derece hakim olanlar var; bir de hiçbir şey bilmeyip konuya atlayan canavarlar var.

Bu canavarların "evrim teorisi karşıtı" olanlarının en sık kullandığı laf:

"Ben maymundan filan gelmedim, siz maymunsanız onu bilemem:D"

Bu cümlenin sonunda mutlaka ":D" gülücüğünü görürsünüz. Genel anlamda "maymun", birçok kişiye hakaret amaçlı da kullanıldığından, kişilerde kötü bir imaj bırakmış. Bu imajı kullanarak "ben maymundan gelmedim" primi yapmak biraz basite kaçıyor sanırım.

Acaba insanların maymundan değil de aslandan geldikleri üzerine bir teori olsaydı ve şimdi evrim teorisi gibi revaçta olsaydı yine aynı canavar kardeşimiz, bildiğini okur muydu? Şöyle der miydi?:

"Ben aslandan filan gelmedim, siz aslansanız onu bilemem:D"

Belki yine derdi ama birkaç kez daha düşünürdü bence. Önceki "maymun" örneğindeki espri yeteneği bu örnekte biraz suya düşüyor "canavar" arkadaşımız için.

Bir konuda daha acayip bir belirsizlik var kafamda. Mesela namazında niyazında bir kişi, evrim teorisine inanamaz mı? Bu soruyu neden soruyorum çünkü birçok yerde "ya ateistsindir, evrim teorisine inanırsın; ya da inanansındır evrim teorisini reddedersin." cümlesini duyar oldum, okur oldum. Bu konuda da bilgi verebilecek arkadaşlar varsa iyi olur nitekim "dinine bağlı bir insanın evrim teorisine inancı olamaz" gibi bir kural bence çok baskıcı ve tutucu olur.

Konuyu çirkin yerlere çekmeyeceğiniz konusunda şüphem yok ama yine de çekme ihtimali olanlara kısaca "sktir git başka yere" diyorum.

Öyle yazdım işte...

Devamını okuyun...

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Bir felaket olsa da boku yesek!

"Ne alaka Günay?" Evet, başlığı okuduktan sonra böyle bir tepki vermeniz son derece doğal ki haklısınız da bu tepkiyi vermekte. Ben biraz saçmalayacağım izninizle. Öhö öhö!

Bir isteğim var. Bu istek son derece sadistçe yani başkaları için acı ama benim için sanırım zevk olabilecek bir düşünce.

Ben kar yağmasını istiyorum ama öyle böyle değil. Yağacaksa metrelerce yağsın, hatta bilmem kaç katlı binalar bile görünmesin. İnsanlar yardım çağrılarında bulunsun, herkes seferber olsun. Kar kütlelerinin altında tüneller oluşturulsun, insanlar evlerine ya da gidecekleri yere o tüneller aracılığıyla ulaşsın. Bu kadarla sınırlı değil tabi...

Fırınlarda ekmek çıkmasın, insanlar unlarını alıp kendileri evlerinde yapsın ekmeklerini. Hava o kadar soğusun ki dışarı çıkmak için kalın kalın kürkler giymek zorunda kalalım. (Herkesi zengin varsayıyorum) Hepimizin götü donsun. Okullar kapansın. NTV'nin hayranı olduğum spikeri Banu Güven ansızın şu açıklamayı yapsın:

"Valilik, bu geceden itibaren başlayacak ve aralıksız olarak 1 ay sürecek yoğun kar yağışı nedeniyle ilk ve orta dereceli okulların 72 gün boyunca tatil edilmesine karar verdi."

Ardından peşpeşe üniversitelerden benzer açıklamalar gelsin. Tabi bu okulların kapanmasını istememin nedeni okuldan nefret etmem değil, felaket istemem.

İnsanlar bazı yerlerde mahsur kalsın. Her yerden yardım çağrıları yağsın AKOM'a. AKOM'da boku yesin, bir yere yardım yetiştiremesin. AKOM'dakiler de binalarında mahsur kalsın.

ABD'nin çok değerli (!) başkanı Bush açıklama yapsın. Desin ki Türkiye'ye yardım için 30 tır erzak gönderiyoruz. Bush'un gönderdiği tırlar da Yunanistan sınırında kara saplanıp kalsın. Sonra tırlardaki malzemeleri Edirne'den Yunanistan'a kaçak giriş yapan halk yağmalasın.

Bir sabah evimizin 13. katında, yarısı karla kaplı olan penceremizden kutup ayılarını görsek. Kutup ayısı besleyemeyeceğimize göre mecburen penguen beslemeye başlasak.

Dünyada ne olmuş ne bitmiş hiçbir şeyden haberimiz olmasa.

Başbakan Erdoğan yine ulusa sesleniş konuşması yapsa. Ulusa seslenişi Flash Tv'den izlesek ve Flash Tv'nin felaket nedeniyle psikolojisi bozulmuş bir editörü alt yazıyı şöyle yazsa:

-Ulusa Sesleniş-
Erdoğan: "Boku yedik"

Bütün haber kanalları Flash'ın bu gafını günlerce yayınlasa. RTÜK, Flash'ın bu gafı için Flash'a 512 gün kapatma cezası verse, hepimiz şok olsak. "Ohaa, vay mına koyim" gibi ilginç tepkiler versek.

Elektrikler aniden kesilse tüm ülkede. Karanlıkta kalsak. "Beterin beteri var Hayri abi" deyip birbirimizi avutsak. Hayri Abi kim, bilmesek.

Ben hep böyle saçmalasam. Siz de buraya kadar yazdıklarımı okusanız. "Ne demek istedi yine bu öküz?" gibi bir tepki verseniz ama ne demek istediğimi bir türlü anlamasanız. Zaten anlatmaya çalıştığım bir şey olmasa.

Evet kısaca saçmaladım. Ciddiyeti bozayım dedim. Ciddiyeti böyle "ciddi" bir felaketle bozmak, deli saçması olsa gerek. Herneyse, belki inanmayacaksınız ama ben sanırım bir felaket olmasını, insanların birbiriyle dayanışma içerisinde olmasını istiyorum ama "insanlar ölmesin". "Ulan bu kadar felaketten sonra nasıl ölmeyecek" diyenler için de "haklısınız" diyorum ama ne bilim içimdeki sadist bir düşünceyi yazdım buraya. Kötü mü ettim? :( Hem sanane lan, blog benim değil mi, yazarım. :(

:)

Devamını okuyun...

29 Temmuz 2008 Salı

Titanic filmi ve acayip etkileri

Az önce Show TV'de Titanic'i 856. kez izledim. Her izleyişte aldığım tadı yine aldım. Sanırım bir 856 kez daha izlersem bıkmayacağım. Bakma öyle 856 rakamı mübağala sadece ama vardır bir 10, ciddiyim.
Filmi izleyip de "zikeyim böyle filmi, bok gibi olmuş" diyen var mıdır acaba? Hayır varsa burdan adını filan söylesin biz de ona topluca küfür edeceğiz. Yok böyle bir film, yok böyle bir senaryo. Senaryo dedim de, Titanic'in senaryosu genel anlamda yapmacık değil, gerçek. 14 Nisan 1912'de Atlas Okyanusu'nda batan bir gemidir Titanic, bilirsiniz.

1997'de vizyona giren Titanic'i milyonlarca kişi izlemiş ve şu ana kadar toplam hasılatı en fazla olan film de yine hali hazırda Titanic'miş. Yani 10 yıl öncesinin imkanlarıyla çekilen bir film ve yakalanan başarıdan bahsediyoruz.

Benim merak ettiğim ise çok başka bir konu. Acaba filmi ilk kez sinemada izleyenler filmden sonra ne halde salondan çıkmışlardır. Biz ilk kez filmi televizyon başından izlemiştik ancak sinemada ilk kez izleyenler acayip etkilenmiş ve ağlamışlardır kesinlikle. Titanic'i izle ve salya sümük içerisinde kal. İşkence lan bu!
Bir de bahsetmeden geçemeyeceğimiz film müzikleri var elbette. Hepimizin bildiği filmin ana müziği nasıl bir şeydir öyle ya. Özellikle filmin içerisindeki sahnelere çok iyi bir biçimde yerleştirmişler, en hüzünlü sahnelerde söz konusu müzik çalınmaya başlarken "haydaa, anne peçete nerde; biz ağlamaya başlıyoruz" diye söylenmeden edemiyoruz valla.

11 Oscar ödüllü bir filmden bahsediyoruz. 11 değil 101 tane de alsa garip karşılamazdım doğrusu, şu ana kadar izlediğim en etkileyici film. Eminim birçoklarınız da benimle aynı fikirdedir.

Benim filmde en etkilendiğim bölümü de paylaşayım sizinle. Filmin sonunda Jack'in karanlık sulara doğru kaybolması bence en etkileyici sahnesi Titanic'in. Bu sahneyi ne kadar iğrenç anlattığımın ve ne kadar tatsız tuzsuz bir hava yarattığımın farkındayım ama hangi kelimeleri kullanayım ki o sahne için, bilemedim:)

1997'de yani 11 yıl önceki filmden hala bu kadar heyecanlı bahsedebiliyoruz. İşte Titanic'i Titanic yapan da bu ufak ayrıntı sanırım.

Devamını okuyun...

28 Temmuz 2008 Pazartesi

İşte gerçek bir terör saldırısı

Bugün bu blogda daha farklı bir şeyden bahsetmek istiyordum ama gelin görün ki gece gece aldığımız o korkunç haber hepimizin moralini skti. Neydi o haber? Güngören'de bir patlama ve hayatını kaybeden 15 kişi, 150'ye yakın yaralı. Yani tam anlamıyla terör saldırısı.
Biz kabullenelim ya da kabullenmeyelim bazı ideolojiler vardır, ele silah almayı gerektirir. Bu ideolojilere göre "amaçların doğrultusunda", sen özgürlükçüsündür, savaşçısındır ve devlet senin özgürlüğünü kısıtlamak için oluşturulmuş bir baskı unsurudur. Bu ideolojiye göre de insan öldürürsün ama genellikle hedef aldığın kişiler "üniformalı" kişilerdir yani resmi görevler yapanlardır. İdeolojinin gereği savaşını devlete karşı verdiğin için, devlet yanlısı; devlet içerisinde örgütlenen herkesi düşman olarak görürsün ve onlara karşı silah kullanırsın, evet var böyle ideolojiler.

Bir de saçma sapan ne idüğü belirsiz ideolojiler vardır. Bu ideolojiler aşağılık ve adice kurallar üzerine kurulmuş ideolojilerdir.

Nedir bu ideolojilerin gereği? Masum halka zarar vermek mi? Aynen öyle.

Yoldan geçen annemi, babamı, kardeşimi, sevgilimi öldürmeye yöneliktir bu ideolojiler. Katledilenlerin ise hiçbir suçu yoktur, hepsi bu ülkenin halkıdır; masumdur, temizdir, saftır.

Bu blogdan söz konusu saldırıyı mı kınayalım şimdi? Diyelim ki kınadık, değişiyor mu bir şey? Değişmiyor; o halde kınamak yerine daha farklı adımlar atmalıyız. Bu adımlar nedir? Hemen birçoklarının aklına "eğitim şart" lafı gelmiştir ama bence eğitim değil de "demokrasi şart". Ülkede herkese eşit haklar verilmiyor. Zaten söz konusu ideolojilerin büyük çoğunluğu da demokrasi eksikliğinden türüyor. Sen eğer herkese eşit yaklaşırsan ve herkesi en iyi oranda memnun etmeye çalışırsan, insanlar farklı ideolojilere inanmak zorunda kalmaz, "mutlak demokrasi"ye inanır, bu tip saldırılar da daha az olur.

Neden bir Avrupa ülkesinde bu tip saldırılar olmuyor hiç düşündünüz mü? Ne kadar da Avrupa ülkelerinin bazı emperyalist yanlarına sövsek de söz konusu ülkeler, bir şekilde demokrasiyi etkin kılmak için çabalıyorlar. Avrupa ülkelerinde "burjuva demokrasisi" var ancak bizde maalesef o da yok. (İspanya ve İngiltere'deki El-Kaide saldırılarını saymıyorum)

Ah ulan be! Olan ordan geçen masum halka oldu. Bir de olaya bakın, önce ses bombası patlatılıp insanlar toplatılıyor ardından asıl bomba patlatılıp katliam yapılıyor. Yani tam anlamıyla yüzde yüz orjinal terör saldırısı. Güngören'de patlama anında hepimiz olabilirdik.

Onları düşündükçe sözcükler boğazımda düğümleniyor, masum halka zarar veren her türlü ideoloji kahrolsun, hiç olmasın, çıkmadan bitsin, ne bok yiyorsa yesin ama olmasın işte!

Devamını okuyun...

27 Temmuz 2008 Pazar

İstanbul 'da Metallica Konseri

Saate bakıyorum: "03.24" şu an. 27 Temmuz'dayız anlayacağınız. Metallica, 3. kez Türkiye'de konser verecek bugün ve ben izleyemeyeceğim. Çok sıkı Metallica fanı olduğumdan değil ama bu grubun efsane olduğunu biliyorum, o nedenle Ali Sami Yen Stadyumu'nda olmalıydım.
Neden Ali Sami Yen'de olamıyorum. Neden konseri izleyemiyorum? Hepinizin ilk akla gelen "neden"i maddi sıkıntılardır ki doğrudur, maddiyat nedeniyle konserde yer alamıyoruz.

Yalnız Metallica da küfürü hakediyor bence. Bu kadar da paragöz olunmaz ki, bilet fiyatları yüzlerce milyon olmaz ki. Sen Ali Sami Yen'i tutuyorsun, belki 50 bin kişi olacak; herbirinden ortalama 100 milyon (100 YTL) aldığını düşün eder 5 trilyon; yani Yeni Türk Lirası ile 5 milyon. Ulan be, deli para kırdı Metallica:)

Bir de bu sadece Türkiye'ye özgü bir program değil, adamlar şu an turnedeler ve tüm Avrupa'yı dolaşıyorlar, stadlarda büyük konserler veriyorlar. Bana sorarsanız Metallica'nın son turnesi olacak zaten. Nitekim grup elemanlarına bakarsanız ne denli yaşlandıklarını görebilirsiniz, tabi yaşlanmaları onların efsane oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

Metallica elemanlarının henüz genç iken verdikleri konserleri izliyorum da adamlar gerçekten 90 başlarında Dünyayı sallamışlar, biz yetişemedik tabi o yıllara :) Şimdi hala dünya çapında milyonlarca hayranı varsa bunun sebebi kesinlikle şuan ki performansları değil, geçmişteki hatırlarıdır.

Daha önce de 1993 ve 1999'da Türkiye'de konser veren Metallica'nın 2008'deki bu konserine gidememek gerçekten üzücü; ayrıca bu adamları bir daha ömrüm boyunca canlı canlı dinleme fırsatı da bulamayacağım sanırım, en nihayetinde bir daha gelmezler Türkiye'ye.

Aslında benim gidemediğim için utanmamam lazım, utanacak birileri varsa o da konseri düzenleyenler; ücret konusunun içine edenler. Gerçi farketmiyor, biletler tükendiği halde hala binlerce insan bilet aramakta.

Parasızlık kötü şey ya! Valla blog :(
:):):):):)

Devamını okuyun...

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Türkiye 'de eşcinsel olmak

Evet, garip bir konu. Ülke olarak yabancı olduğumuz bir konu. Hakkında pek de bilgimiz olmayan bir konu: "eşcinsellik".
Biz kabullensek de kabullenmesek de; ülkemizdeki bazı yobazlar istese de istemese de bu ülkedeki bir gerçekliktir eşcinsel olmak. Bir tercihtir, belki de tercih değildir; doğuştan gelen bir özelliktir ama en nihayetinde kabullenilmesi gerekendir.

Erkek eşcinsellerie "gay", kadın olanlarına ise "lezbiyen" diyoruz ama biz bu kelimeleri genelde pornografik bir filmin başlıklarında görüyoruz. Oysaki gizlenen, kendilerini rahatça ifade edemeyen bir topluluktan bahsediyoruz.

Belki de 3. bir cins olarak ilan edilmesi gerekiyor eşcinselliğin. Ülkemizde birçok çevre tarafından kabul görmesinin de tek yolu bu sanırım. Çeşitli formlarda, iş başvurularında ve bilimum tanıtımlarda "cinsiyet" bölümüne "eşcinsel" ya da aynı anlama gelen daha farklı bir ifade konulmalı.

Ülkede ezilen herkesin yanında olmayı görev biliyorum ve yine biliyorum ki bu ülkede eşcinseller bir bakıma eziliyor. Kendi kendini ifade edememek bir anlamda ezilmişlik değil midir?

Düşünün, düşünmekten korkmayın. Karşı cinse duyduğunuz ilgiyi düşünün, bazen karşı koyamadığınız o ilgiyi. İlgiyi sadece duygusal anlamda sınırlandırmayın. Cesurca, cinsel ilginizi de düşünün. Sapıkça değil masumca. Ve kendinizi eşcinsel olarak hayal edin. Onların halinden anlayın. İlginizi çeken "şey" in karşı cins değil de hemcinsleriniz olduğunu düşünün. En nihayetinde karşı cinse olan ilginiz ne kadar gerçekçi ve değişmezse, eşcinsellerin de kendi cinsine ola ilgisi o kadar gerçekçi ve değişmez.

Biz söz konusu değişmezliği çeşitli yasalarla ya da formlara koymadığımız "eşcinsel" seçeneğiyle değiştiremeyiz.

Gaylerin askerlikle ilgili yaşadığı problemlerin ve yaşamda çeşitli yerlerde yaşadığı sorunların tek kaynağı söz konusu yasalardır. Eşcinselleri tanımayan bir ülkede yaşamımızı sürdürüyoruz. Bu engeller en kısa sürede aşılmalıdır. Eşcinseller her alanda özgürce olmalıdır.

Sahi, gerçeklerle ne zaman yüzleşeceğiz?

Devamını okuyun...

24 Temmuz 2008 Perşembe

Sana nasıl içimi dökebilirim?

Sana nasıl içimi dökebilirim blog? Nasıl dökerim de rahatlarım? Birkaç saattir acayip başım ağrıyor ve hepsinin sebebi var. Bazı sebepler burada açıklanamıyor.

Bir şeyler yapmak istiyorum. Yaptığım şeyle içimdeki bütün "kara"lığı, karamsarlığı atmak istiyorum. Ya da uyumak istiyorum. Uyuyayım ama kısa süreliğine değil. Birkaç yıl sonrasında uyanayım, olmadı 3 ay öncesinde uyanayım.

Bir şey olsun, birisi gelsin göğsümü iki eliyle tutup ortadan ayırsın ikiye; içindeki acayip şeyi alsın. Ne mi o acayip şey? Onu da bilmiyorum, sadece çok fena rahatsızlık veriyor o "şey".

Hiç mi hiç yazmak istemiyorum, sadece burdayım demek için yazıyorum. Bazen olur böyle, insanın bir günü diğerini tutmaz. Aldığı bir haber insanı resmen hayattan soğutur. Bu da böyle bir şey.

Yazamıyorum, konu çok ama konular hakkında söyleyecek hiçbir şeyim yok. Sağlıklı da düşünemiyorum zaten. Biraz soluk almak lazım, biraz dinlenmek; kafa dağıtmak.

Belki de susmak... uyumak...

Devamını okuyun...

Başını belaya sokacaksın Günay

Bu aralar sıkça duyduğum bir cümle bu: "Başını belaya sokacaksın Günay". Genelde bu sözü söyleyenlerin büyük kısmı blogumu sürekli takip eden kişiler. Neden böyle söylüyorlar dersiniz? Gerçekten de başımı belaya sokacak yazılar mı yazıyorum? Yoksa bunların tümü takipçilerimin bir kuruntusu mu?

Yaklaşık 45 gündür blogum ile ilgileniyor, hergün düzenli olarak çeşitli konular hakkında yazılar yazıyorum. Neler yazdım bu 45 gün boyunca? Nelerden bahsettim? Mesela, 4 yapraklı yoncalardan bahsettim, pornografik sitelerin tutulmasından bahsettim, Kız Kulesi'nden, Sezen Aksu'dan bahsettim. Bunlarla birlikte kişisel birçok problemimi* * * de burada sizinle paylaştım.

Bir de paylaşması hassas olan fikirler vardı elbet; zaten bu fikirler ile ilgili "başını belaya sokacaksın" uyarıları geliyordu. Neydi o hassas dediğim fikirler?

Mesela "Fethullah Gülen" konusu. Bu adamın göründüğü gibi "temiz kalpli müslüman adam" olmadığını ve cemaatlerinin iğrenç örgütlenme biçimlerinden bahsettim. Yalan mı?

Mesela "Cumhuriyet Halk Partisi" konusu. Bu partinin beş para etmez bir parti ve sol ile uzaktan yakından hiçbir alakası olmayan bir parti olduğunu söyledim. Yalan mı?

Mesela "Var mısın yok musun" konusu. Bu yarışmanın son derece yapmacık olduğunu, yarışmacılarının ve genel anlamdaki yapımcılarının insanları kandırdığını belirttim. Yalan mı?

Mesela "Sivas Katliamı" konusu. Sivas'ta ketledilenlerin bu ülkenin aydınlık yüzleri; ketledenlerinin ise bu ülkenin en aşağılık ve faşizan yüzleri olduğundan bahsettim. Yalan mı?

Mesela "Başka türlü bir şey" konusu. Türkiye'de haksızlık, hukuksuzluk ve eşitsizliğin diz boyu olduğunu ve bu olumsuzluklara karşı mücadele etmek gerektiğini söyledim. Yalan mı?

Mesela "Ergenekon Operasyonu" konusu. Ergenekon operasyonuna zemin hazırlayan iktidarın da, operasyon yiyen kişilerin de aynı olduğunu, halkın kanını emmek isteyenler olduğunu belirttim. Yalan mı?

Mesela "Nüfus cüzdanındaki din bölümü" konusu. İnsanların doğar doğmaz, bir dine mensup hale getirilemeyeceğni, kişilerin bu konuda özgür olması gerektiğini ifade ettim. Yalan mı?

İşte sanırım hassas olan konular tam olarak bunlar. Benim savunduğum değerlere göre fikirlerimi de söz konusu olan başlıklarda açıkça belirttim. "Başına bela alacaksın" gibi cümlelere da tahammülüm yok. Bu söylediklerim yüzümden başıma bela alacaksam da, varsın alayım.

Ben hazırım, başıma bela olmak isteyenleri göreyim?

Acayip şeyler, acayip konular bunlar blog!

Devamını okuyun...

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Nüfus cüzdanındaki din hanesi

Hepimizin nüfus cüzdanı var, bir de bu cüzdanda "din hanesi" bölümü var. Din hanesi bölümünde ne yazıyor? "İslam". Neden? Neden, benim din hanemde "islam" yazıyor?

Hassas bir konu. Yanlış anlaşılabilirim ama açıkça fikirlerimi söyleyeceğim. Hatta "yanlış anlaşılabilirim" dedim ama aslında bazıları beni anlamak istediği gibi anlayacak, yoksa ortada yanlış anlayacak bir durum da yok.

Evet, sorum açık ve net: "Neden benim din hanemde "islam" yazıyor?" Ben müslüman mıyım? Müslümanlığın şartlarını yerine getiriyor muyum? "İslam" ın istediği gibi bir genç miyim? Bu soruların hepsine koskoca bir cevabım var: "Hayır". O halde neden bu "islam" ibaresi?

Müslüman olmak utanılabilecek bir durum mudur? Elbette hayır ancak insan doğuştan bir dine mensup olarak gösterilmemeli. Mesela yaşı 18'i geçer, ya da ergenlikte belli bir yaşı doldurur; sağlıklı düşünebilmeye başladıktan sonra kendi dinini kendi seçer ya da bir ateist olarak o haneyi boş bırakabilir.

Hiç kimse ille de bir dine inanmak zorunda değildir. Hiç kimsenin ilahi bir inancı olması şart değildir. İnsanlar, inançsız olarak da yaşayabilir, hayatını devam ettirebilir. Aradığı soruların cevabını ille de "ilah" ta bulmaz, kendi cevaplarını yaratabilir, mantık ilkeleri çerçevesinde düşünebilir ancak bizim ülkemizde direkt olarak, aradığın soruların cevabı "islam" da deniliyor, doğar doğmaz oraya "islam" yazılıyor.

Bir de "Türkiye'nin yüzde 99'u müslüman" lafı var. Çok revaçta, herkes bolca kullanır. Ben bu durumun gerçekliğine de inanmıyorum. Zaten insanlara seçme şansı vermiyorsunuz ki? Sadece şöyle diyebiliriz: Türkiye'deki insanların yüzde 99'unun din hanesinde islam yazıyor. Yazıyor yazmasına da bunu biz seçmiyoruz. Bizim dinimizi bizim yerimize başkası seçiyor.

Aslında nüfus cüzdanlarında ki "din hanesi" kısmı ile ilgili de bir problem var benim kafamda. Problemin kaynağı, bu hanenin gerekliliği. Mesela nüfus cüzdanlarımızda din hanesi olmazsa ne değişir ki? Yaptığımız yasal işlemlerde ayrım mı yapılıyor? Sen müslümansın biraz bekle, sen ateistsin geç sıraya, sen hristiyansın siktir git mi deniliyor? Yani "din hanesi" neden?

Olaya bir de hukuksal açıdan yaklaşayım. Söz konusu durum tamamiyle insan haklarına da aykırı. Az önce baktım İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 18'de aynen şöyle diyor: "Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır" Yani "herkes" istediği düşünceyi, vicdanı ve dini seçebilir, bu konuda özgürdür. Ama orada durun! "herkes" dediğine bakmayın. Burası Türkiye, sen Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşısın. "Herkes" değilsin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi senin için geçerli değildir. Değil mi, değil mi, değil mi? Yani resmen bize söyledikleri bu.

Ben de birilerine çağrı yapayım buradan. Bence işin biraz daha bokunu çıkarın, din hanesinin yanına "mezhep" hanesi de ekleyin. Hatta "ırk"ını filan sorun, Türk müdür, Kürt müdür, Laz mıdır öğrenin; alevi midir, sunni midir, bunlar hep önemli şeyler. Bunları öğrenemezseniz bazı özel kişilere "özel muamele"nizi yapamazsınız.

Devamını okuyun...

22 Temmuz 2008 Salı

Beklenen büyük İstanbul Depremi

Korkuyorum. Adını bile aklıma getirince korkuyorum bu afetin. Nasıl bir şeydir? Nasıl tarif edilebilir? Yeraltında yaşanan büyük toprak kütlelerinin kayması durumu ve yeryüzünde yaşanan can pazarı.

17 Ağustos 1999'da yaşanan Marmara Depremi'nde henüz 11 yaşındaydım, ben o büyük depremi İstanbul'da yaşamama rağmen hissetmemiştim. Birkaç gün evde kalmamıştık. Hatırlıyorum da o zamanlar "deprem" oyun gibi geliyordu bana. Dışarıda yatmanı çekiciliğinden olsa gerek "deprem olsun" bile diyordum bazen. Çocukluk işte.

Gel gelelim insan büyüyor. Büyüdükçe akıllanıyor. Akıllandıkça da depremin ne denli tehlikeli bir afet olduğunu anlıyor. Ya tedbir alıp kurtulursun ya da tedbirini almazsın ve ziki tutarsın. Basit bir şey.

Bir de beklenen bir dev var İstanbul'da. Hepimiz bekliyoruz, bir deprem gelecek ve sevdiklerimizi elimizden alacak. Bunun farkındayız ama elden pek de birşey gelmiyor beklemekten başka.

İstanbul, yüzyıllardır koca koca depremleri atlatmış büyük şehir! Ama İstanbul artık yüzyıllar öncesindeki İstanbul değil ki? O zamanlar 15 bin kişi oturuyorsa şimdilerde 15 milyon oturuyor ve hepsinin canı tehlikede.Beklenen büyük İstanbul Depremi için önlem almayan şerefsizlerden bahsetmeyeceğim. Onlar kendilerini zaten biliyorlar ama bir de "deprem profesörü" adı altında çıkıp da televizyonda türlü türlü ibnelikler yapan insancıklar var. Ben bir türlü anlayamıyorum onları ve "nasıl bilim adamı lan bunlar?" diye sık sık soruyorum kendime. Birisi çıkıp 7'den küçük deprem olacak derken bir diğeri 7'den büyük olacak hatta 7 buçuk civarında olacak diyor. Halkı resmen şaklaban yaptı bu söz konusu ibneler.

Bilim kesin değil midir? Kesindir. Bilim yorumlanabilir mi? Hayır, yorumlanamaz; nesneldir. Bu böyledir her zaman ama bizim ne idüğü belirsiz ve nasıl profesör ya da doçent olduklarını anlamadığım uzmanlarımız çıkıp bu konuda birbirlerine zıt açıklamalar yapabiliyor.

Ve biz. Israrla İstanbul'u terk etmeyip ölümü bekleyen biz. Ölme ihtimaline tercih ediyoruz İstanbul'u. Gelin görün ne denli bağlanmışız, ne denli seviyoruz bu şehri.

Hiç şüphem yok ki söz konusu deprem olunca birçok tanıdığımı kaybedeceğim, tabi "kaybetme" hissini yaşayan biri olarak hala yaşıyor olursam. Çok kötü şey bu deprem. 10 yıl öncesinde oyun olarak nitelendirdiğim bu afeti en son birkaç ay önce yaşadım. Yine Marmara Denizi'nde çok hafif bir deprem olmuştu, ben yatakta uzanıyordum ve o hafif depremi hissettim. İçimden dedim ki "devin ayak sesleri". Kesinlikle böyle; bir dev uyanmak için sabırsızlanıyor. Devin kurbanları ise ölmek için sabırsızlanıyor.

Bir de kurbanları yani bizi "dev" e pazarlayan söz konusu hayvanatlar var ki; onlara diyecek sözümüz yok.

Siz önlem almayın almayın, "dev" gelip ebenizi zikince de "ebeniz" için önlem alabilecek misiniz bakalım, çok merak ediyorum.

Devamını okuyun...

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Aşık olmak, cesur olmak, pişman olmak

Az önce bir arkadaşım Msn'den "senin fikirlerine ihtiyacım var" deyip derdini anlatmaya başladı. Karışık bir durum aslında yaşadığı. Arkadaşımın çok sevdiği bir sevgilisi var ve bu arkadaşı ile üniversite hayatı yaşadığı şehirde aynı eve çıkmış. Bir kız olarak çok cesurca bir davranış olduğunu söyledim ama "amalarım"ı da kendisine açık yüreklilikle belirttim.

Bir kız, aşık olduğu bir kişiyle ailesinden habersiz aynı eve çıkabilir mi? Bu soruya aşık olmayan hemcinslerim "öyle şey mi olur, kaşardır lan aynı eve çıkan!" diyebilir ama aşık olmak gerçekten çok farklı bir şey. Bu durumu sanırım sadece aşık olanlar bilir. Aşk için bazen göze alınan şeylerin haddi hesabı yoktur.

Erkeklerin bir kız ile aynı eve çıkması, bir kıza göre daha az problem yaratabilir; o nedenle olaya erkekler açısından yaklaşmayacağım.

Aşk nasıl bir şeydir? Kim tam anlamıyla bu kavramın tanımını yapabilir ki? Dünyadaki en büyük efsanelerin kaynağı aşk değil midir? En büyük hatalar da hep aşk yüzünden yapılmamış mıdır? Aşk, doğrudan insanlığa etki eden acayip şey. İnsanı büyüsü altına alan. İşte biz insanlar da bazen bu "şey" e kendimizi kaptırıp büyük hatalar yapabiliyoruz. Bu arkadaşımın da yaptığı bir hata mı?

Msn'de konuştuğum kız arkadaşıma yeni bir ilişki için "aynı eve çıkmak" durumunun çok abartılı olduğunu söyledim. Yeni bir ilişki evet, henüz yarım yıllık; 6-7 aylık. Bana söylediği şey "ama aşık oldum". Bu söze nasıl bir karşılık verebilirim ki? İnsan aşık olunca her türlü şeyi göze alabiliyor; bu da bir göze alış.

Anadolu'daki üniversitelerde bir kızın erkekle evlilik öncesi aynı evde yaşaması hiç hoş karşılanmaz hele ki sen öğrenciysen ve 20 yaşındaysan daha kötü bir şey. O nedenle bu yaptığının çok cesurca bir hareket olduğunu da söyledim. Bu cesurca hereketi ailesi tam olarak bilmiyor. Annesi öğrenmiş gibi olmuş bugün, o nedenle "acaba ayrılsam mı?" diye de soruveriyor bana "ama ayrı nasıl yaşarım?" deyip de gerçek bir çıkmazın içerisinde olduğunu belirtiyor.

Kendisine birçok şeyden şüphe etmesini önerdim. Erkek arkadaşı neden kendisi için yaşadığı şehirden ayrılıp da onun okuduğu şehire gelmiş? Bunun sebebi sadece "aşk" mıdır? Kendisi aşkından emin ama "erkek arkadaşının aşkı"ndan emin mi?

Ve sınırlar, sınırlar, sınırlar. Erkek ve kız için "ateş ile barut" tanımı yapar ya bazıları. İşte bazen bu durum gerçekten de oluyor. Hele ki arada gerçek bir aşk var ise. Ya sınırlar aşılır da sonra çok pişman olunabilecek deneyimler yaşanırsa? Ben ısrarla kendisine ister istemez sınırları aşacağını söyledim. Ve bu konuda hala ısrarlıyım, eminim ki sınırları aşacak; kendisi ne kadar "aşmam Günay" dese de.

Ve sonuç. İçinden çıkılamayacak bir durum. Bir kızın psikolojini alt üst eden bir durum. Aslında hayatımızın da bir gerçeği. Aşık olmak, cesur olmak ve en nihayetinde pişman olmak. "Pişman olmak" eylemini "mutlu olmak" olarak da değiştirebiliriz elbet.

Ve yine sonucun bir yansıması. Önde 2 yol. Ya aşık olduğun, delice sevdiğin kişinin peşinden gidip yüreğini dinlemek ya da aileyi, okulu düşünüp "aşk"ı bir tarafa itip mantığını dinlemek. Hem "kalp", hem "mantık"; ikisi bir arada? İşte bunu başarabilen en yüce insandır sanırım.

Zor ve karışık şeyler, durumlar bunlar.

Devamını okuyun...

20 Temmuz 2008 Pazar

Bir garip Kız Kulesi sevdalısı

"Kız Kulesi sevdalısı" diye nitelendireceğim kişi, bir şair ya da yazar değil; bizzat kendim. Evet, bir Kız Kulesi hayranlığıdır gidiyor bende. Nedendir bu sevda, nasıl başladı? Aslında hepsinin kaynağı bir gece saat 4'te saklı. Pardon saat 4 için "gece" değil de "sabaha karşı" diyelim.

Ve anlatmaya başlayayım; beni Kız Kulesi'ne sevdalı hale getiren o günü anlatmaya.

2 yıl önce, yani henüz okula ara vermediğim dönemde. Düzce'nin Akçakoca ilçesinden İstanbul'a gelmek için gece 12'de otobüse bindim. Yolculuk yaklaşık 4 saat sürdüğünden sabaha karşı 4 gibi Harem'de indim. Semtime Harem'den direkt otobüs olmadığı için Üsküdar'a geçmek zorundaydım ama o saatte Üsküdar'a da araç gitmediğinden bana yürümekten başka bir yol kalmamıştı. Kız Kulesi'ne hayranlığımın başlangıcıdır bu "yürüme" kararı.

Harem'den Üsküdar'a doğru yürüyüşe bir şekilde başladım. Sahilden yürüdüğüm için denizin çok hafif dalgalarının vuruşları kulağıma geliyordu. Ama öyle böyle değil; o saatte o ıssızlıkta dalgaların sesi insana ninni gibi geliyor. Kıyıya bağlanmış sandallar yine dalgaların etkisiyle inceden inceye sallanıyor. Denize bakıyorum pırıl pırıl. Karşı tarafın ışıkları denize vuruyor; deniz insana daha da çekici ve esrarengiz geliyor o saatte. Yürüyorum ama etrefımda kimseler yok. Sadece hafif dalga sesleri eşlik ediyor bana. Gecenin o saatinde yolda olmanın hafif ürpertisi ile İstanbul'un güzelliği iç içe geçiyor. Anlatılması imkansız hisler beliriyor insanda. Huzur mu desem, mutluluk mu desem bilemiyorum ama o an kendimi çok iyi hissediyorum.

Sahil boyunca yürümeye devam ediyorum, dalga sesleri de yürüyor benimle. Çantam sırtımda. Sahil şeridinin ortalarında hafif dolambaçlı bir yolu aşıyorum. Hafif bir köşeyi döndükten sonra "O"nu görüyorum. "O" dediğim, evet Kız Kulesi. Bu anı nasıl anlatabilirim size bilemiyorum. Kesinlikle o anki büyülenişimi şu anda burada anlatmamın imkanı yok. Daha önce de sık sık gördüğüm Kız Kulesi'ni bu sefer de gece görüyorum. Hakkında okuduğum efsanelerden mi yoksa gecenin ürpertisinden mi bilemiyorum ama Kız Kulesi o anda bana "ulaşılmaz", "erişilmez" geliyor. Hayaller aleminde gibiyim.

Bu anın tarifi gerçekten imkansız ama aşağıdaki resme benzer bir andı yaşadığım. Suların daha ışıklı, ortamın daha ıssız ve gizemli olduğunu düşünün. Bu düşündüklerinizi aşağıdaki resme uygularsanız belki bir nebze anlarsınız o anda Kız Kulesi hakkında düşündüklerimi, o anda Kız Kulesi'ne bakınca gördüklerimi.
Oturup bir köşeye, bakmak istiyorum Kız Kulesi'ne. Baktıkça büyüleniyorum. "Otursam mı gerçekten de?" diye düşünürken korktuğumu hissediyorum nedense ama korkum hırsızdan, itten, kopuktan değil; korkum, sanki doğaüstü bir güçten. Bu zaman diliminde Kız Kulesi'nden neden bu kadar etkilendim bilemiyorum. Daha sonra da aynı anı yaşamak için geceleri gittim Kız Kulesi'ne ama bir türlü o anı yakalayamadım. Neydi o anda bana bu acayip hisleri yaşatan onu da bilmiyorum.

Hatta bugün neden bu denli saçmaladım, neden Kız Kulesi'nden bahsetme ihtiyacı duydum onu da bilmiyorum. Tek bildiğim o gün bu gündür Kız Kulesi'ni çok seviyorum.

Devamını okuyun...

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Çok gizemli bir rüya

Her rüya gerçekçidir ama bugün benim gördüğüm kadar etkileyici ve gerçekçi midir bilemem. Ya da şöyle ifade edeyim; insanın gördüğü rüya gerçek hayatına doğrudan etki edebilir mi? Nasıl mı?

Bugün öğle 15 civarları birkaç gündür okumaya başladığım "Mehmed Uzun"un, "Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm Gibi Karanlık" kitabını elime aldım. Kitapta genel olarak "Baz" ile "Kevok"un birbirine olan aşkından bahsediliyor. Henüz kitabın tamamını okumadım ama sonunu başta veren bir kitap. O nedenle kitabın konusunun ne olduğunu biliyorum. Neyse elime aldım kitabı, başladım okumaya. 30-40 sayfa da okudum, zaten kitap baya etkileyici olduğundan hem okuyorsun, hem hayal ediyorsun filan. En nihayetinde acayip derecede uykum geldi. Artık kendime hakim olamaz duruma gelmiştim ama yine de uyumamaya çalışıyordum; nitekim uyumadan önce tek aklımda kalan "uyumak istemeyişim", uyumuşum, içim geçmiş.

Şimdi o inanılmaz rüyadayız:

Aşık olduğum, delice bağlandığım bir kız. Ama öyle böyle değil, yüzü çok net bir biçimde olmasa da son derece gerçekçi bir beden, rüya zaten "rüya" gibi değil. Her zaman gördüklerimden daha gerçekçi. "Hayal" diyelim kızın adına. "
Hayal", bizim eve geliyor. Bir pasta kesiyor. Doğumgünü olsa gerek ama doğumgününü neden bizde kutluyor, burayı bilmiyor ya da hatırlamıyorum. Pastayı kesiyor ve bana bakıp "ben sana demiştim" diyor; aniden bayılıyor. Ya da o anda ölüyor.

"
Hayal"in bedenini tutup kaldırmaya çalışıyorum ama çok güçsüzüm, gücüm yetmiyor nedense kaldıramıyorum. Bir arkadaşımdan yardım istiyorum, ayak kısmını tutuyor arkadaşım; ben yine bedeninden kavrıyorum onu, güç bela kaldırıyoruz. Yürüyerek gidilebilecek bir hastane var semtimizde. Koyuluyoruz yola, mesafe aslında hiç uzun değil. Hem ağlıyor, hem bir an önce yetiştirmeye çalışıyorum hayalimdeki "Hayal"i hastaneye.

Bedeni gitikçe ağırlaşıyor, zaten zorla taşıdığım beden gittikçe taşınmaz hale geliyor. Arkadaşıma diyorum ki "daha fazla gücünü ver, az kaldı" ama yol hiç azalmıyor. Sürekli ilerliyor gibi görünüyoruz ama hastane hala uzak gibi. En sonunda durum iyice beterleşiyor, taşıyamıyorum; ayak kısmındaki arkadaşıma bakıyorum "neden böyle yapıyorsun?" diyorum (taşımak istemiyor). "Ölür zaten" ya da "öldü zaten" gibi bir şey diyor (hatırlayamıyorum). En nihayetinde hastanede buluyoruz kendimizi, tam o sırada sokakta kazı yapan iş makinelerinin sesi ile uyanıyorum. Rüya bitiyor ama asıl ilginç durumu kollarımı hareket ettirirken yaşıyorum.

Baş parmağım, kitabın 134. sayfasında ama kollarımda sanki hala "
Hayal" var. Kollarımı kaldıramıyorum, gücüm yok. En sonunda ayağa kalkıyorum. Kollarım acayip derecede karıncalanıyor. Genelde bacaklarım karıncalanır ama ilk kez kollarımın karıncalandığına şahit oluyorum. Belki de daha öncekileri hatırlamıyorum, kim bilir?

Hala kafamı kurcalıyor. Sahiden neydi o gerçek rüya? Her rüya gerçek gibidir ama bu çok çok başka. "
Hayal"in yüzünü hatırlayamamam ama onun bedeninin çok gerçekçi olma durumu neydi? Ya en sondaki durum? Uyandıktan sonra benim kollarım neden güçsüz düştü? Neden karıncalandı? Rüya, gerçeği nasıl etkiler ki?

Bu sorulara cevabı olan var mı peki?

Çok ilginç ve esrarengizdi, çok. Saatler geçti ama hala etkisinde gibiyim.

Devamını okuyun...

18 Temmuz 2008 Cuma

Ergenekon operasyonu filan hikaye!

1 yıldır gündemimizin mına koyan bir operasyon var, "Ergenekon Operasyonu". Bilmeyeniniz yoktur. Alınanların çoğu da "derin devlet"in ta kendisi. Birkaç gazeteciye sadece şüphe ile yaklaştım "suçsuzlar mı acaba?" diye ama genel anlamda alınanların hepsinin beş para etmez adamlar olduğunu biliyordum.

Onları tutuklayanlar çok mu "adam"? Elbette hayır, onlar da diğerlerinden farksız. Tutuklanmalarının nedeni neydi peki "darbe girişimi". Yani alınanlar ülkede bir darbe gerçekleştirip yönetimi ele geçireceklerdi. Bu doğru mu yalan mı bilemem ama AKP'nin operasyon gerekçesini "darbe yapacaklardı" diye belirtmesi tam bir komedi.

Bir sktirin gidin oradan. Darbeci mi arıyorsunuz? Hala yaşayanlar var, yüzlerce belki binlerce insanı katleden darbeciler hala hayatta. Onlara neden dokunamıyorsunuz? Yoksa birilerinin götü mü yemiyor?

Ne yaptı Kenan Evren ve darbeci arkadaşları? Bir hatırlamak istersiniz belki, bu insanlık dışı "darbe" yi. Şöyle ki;

• 650.000 kişi göz altına alındı
• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
• Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
• 7 bin kişi için idam cezası istendi.
• 517 kişiye idam cezası verildi.
• Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).
• İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
• 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
• 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
• 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
• 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
• 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
• 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
• 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
• 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
• 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
• 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
• 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
• Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
• 31 gazeteci cezaevine girdi.
• 300 gazeteci saldırıya uğradı.
• 3 gazeteci silahla öldürüldü.
• Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
• 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
• 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
• Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
• 14 kişi açlık grevinde öldü.
• 16 kişi kaçarken vuruldu.
• 95 kişi çatışmada öldü.
• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
• 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.

Alın bir katliam size. Ve bu katliamı yapanlar hala yargılanmıyor, yargılanamıyor. Darbeyi yapmış olanlar görmezden gelinip, "darbe yapma ihtimali" olanlar gözaltına alınıyor. İşte komedinin alası.

Aslında bu operasyonlar filan hepsi tam anlamıyla "it dalaşı". Birileri iktidarı elde etmek için birbirlerini zikiyor, biz halk da ister istemez kendimizi taraf olmak zorunda hissediyoruz. İlle de taraf olunacaksa gelin "emek"ten yana taraf olalım. Bırakalım onlar birbirini yesinler. Hiçbiri beş para etmez adamlar zaten. Hepsinin zehirli fikirleri var. Kimisi "diri diri insan yakmak"ta uzmanlaşmış, kimisi "türlü türlü işkencelerde insanları öldürmek"te uzmanlaşmış.

Biz ise "insan olmak"ta ısrar edelim ve doğru olanı savunmakta uzmanlaşalım. Ne duruyoruz? Bakmayın öyle..!

Devamını okuyun...

16 Temmuz 2008 Çarşamba

90 'larda çocuk olmak

Büyüdüğümü hissediyorum, hatta bırakın "büyümek" terimini "öküz" gibi oldum desem yeridir. Büyüdükçe "zikeyim böyle hayatı" serzenişlerimiz daha da artıyor. Henüz yolun yarısına gelmedik ama çeyreğini çoktan geçtik sanırım. Geçmişi hatırladıkça bir ağlamaklı oluyorum, o kadar çok özlüyorum ki sormayın gitsin.

90'larda çocuktum. 2 ile 12 yaş aralığım işte 90'lar. Yani tam anlamıyla çocuk olduğum dönem. Aşırı derecede özlem duyduğum dönem. Anımsadıkça hüzünlendiğim dönem. Peki 90'larda çocuk olmak ne demekti? Hatırlayalım da sizi de hüzünlendireyim biraz.
*"Coca Cola kutusu" Evet, hala belki okullarda yapılıyordur ama biz ilkokuldayken Coca Cola kutusunu ayağımızla ezer ve futbol maçı yapardık. Kızlar da diklemesine kutuya ayağını sokar "topuklu ayakkabı" misali yürüyüp, ses çıkarırlardı.

*"Apartman zillerine basmak" Nasıl bir heyecandır anlatamam. Hayır, neden basıp kaçıyorduk bilemiyorum ama akşamları arkadaşlarla toplanıp apartmanlara operasyonlar düzenliyorduk. "basıp kaçmak" o zamanlar hayat felsefemizdi.

*"Atari oyunları" Tabi o zamanlar ne bilgisayar oyunu vardı adam gibi ne de Play Station. Atariler vardı; en meşhuru da Süper Mario'ydu. 8'inci oyunun 4. bölümünün sonunda prensesi kurtarmak için götümüzü yırtar, tabanca ile televizyondaki ördeklerini nasıl vurabildiğimizi çözmeye çalışırdık.

*"Işıklı spor ayakkabılar" Kimin aklına gelmiş, kim icat etmiş bilemiyorum ama bir zamanlar bütün yaşıtlarım ve bende arkasında kırmızı ışık olan ayakkabılarımız vardı. Özellikle gece olunca hepimiz giyip sokaklarda dikkat çekmeye çalışırdık.

*"Pazar günü, banyo günü" O zamanlar şimdiki gibi 2 günde bir banyo muhabbetim de yoktu. Haftada 1 gün banyo ederdim ve o gün genelde Pazar olurdu. Ertesi gün okul olduğundan olsa gerek, temiz temiz okula gidelim felsefesi vardı aklımızda.

*"Sanal bebekler" Sanal bebeklerimiz vardı, bir küçük oyun kutusu. Bebek, köpek, kedi gibi canlıları önce seçer sonra da başlardık yedirmeye, ara sıra spor yapmaya çıkarırdık. Sanal da olsa canlımız ölünce acayip üzülür, birkaç gün yas tutardık.

*"Balık krakerler" Bir balık kraker sevdamız vardı. Bakkaldan genelde en başta balık kraker alırdık. Balıkları bir bir ağzımıza atardık. Ben önce kafasını filan yerdim. Böyle de acayip bir çocuktum.

*"Tsubasa ve Sindy" Erkeklerin idolü Tsubasa gibi iyi futbol oynamak, kızların idolü ise Sindy ya da Barbie gibi güzel bir kız olmaktı. Bir de "Heidi" çizgi filmi vardı, sürekli takip ettiğimiz. "Hugo" yu da unutmak olmaz.

*"Sulugöz sakızları" Bakkaldan ısrarla aldığımız bir ürün de şüphesiz "Sulugöz" marka sakızlardı. Sakızı arkadaşlarla alır "bakalım hangimiz yüzümüzü ekşitmeyeceğiz" deyip başlardık çiğnemeye. Muhtemelen hepimizin yüzü ekşim ekşim haller alırdı.

*"Capri Sun içeceği" Bu içeceği ve "önce hüplet sonra gümlet" felsefesini unutmak olmaz. Alırdık Capri Sun'ı içer ve hangimiz daha çok ses çıkaracak deyip başlardık patlatmaya. Bir de reklam müziği vardı "kapri kaprissan kapris kapris kaprissan" böyle bi'şeydi.

Ah mına koyim hayata bak ya. Birisi beni tekrar o günlere götürsün, lütfen :( N'olur lan! :(

Devamını okuyun...

Grup Yorum ile büyümek

Grup Yorum'u anlatayım size. Hayır, nasıl anlatılır; ne yazılır gerçekten bilemiyorum çünkü bu konuda diğer konulardaki gibi saçmalamak istemiyorum.

Grup Yorum, 1985 yılında sosyalist üniversite öğrencileri tarafından kurulan bir grup. Bu kısmını zaten grubun adını bilen herkes bilir. Bu grubun adını bilenler, Yorum'un ne denli baskılarla karşılaştığını, elemanlarının sürekli cezaevlerine atıldığını, birçok üyesinin işkencelere maruz kaldığını da bilir. Grup Yorum'u Grup Yorum yapan, Yorum'un milyonlarca kişi tarafından sevilmesinin de belki en büyük sebepleri bunlar.

Grup Yorum, isyan etmektir. Grup Yorum umuttur, umudu tükenmeyenlerin grubudur. "Doğayı ve hayatı sarsacak saat"i bekleyenlerin grubudur. Daha yaşanılabilir bir toplumun, hayatın olabileceğine inananların grubudur.Grup Yorum ile büyüdüm ben. Sol geleneği savunan bir ailenin üyesi olarak başka bir grup ile büyümem de abes olurdu sanırım. "Sıyrılıp Gelen" ile hayallere daldım, "Cemo" ile Dersim Dağları'nda türküler söyledim, "Cesaret" ile cesaretli olmayı, "Sevda Türküsü" ile aşık olmayı öğrendim.

Şimdiki gruplara ya da sanatçılara bakıyorum, elbette hakkını fazlasıyla veren eli öpülecek sanatçılarımız var ancak en genel anlamda maalesef müzik piyasası aşırı derecede kirlenmiş ve yozlaşmış. Anadolu halkını anlatan, halkın diliyle yazılmış parçalar neredeyse yok. Söylenilen parçaların yüzde 99'u "aşk" ile ilgili ama aşkı bile doğru düzgün anlatan yok; Sezen Aksu ve birkaç sanatçı dışında. İşte böye bir ortamda Yorum'un değeri daha da fazla artıyor bence.
Bir de Grup Yorum tamamiyle bizden. Götü kalkmış sözde sanatçılar gibi "elit bir tabaka"yı yansıtmıyor Yorum. Tamamiyle benim gibi senin gibi onun gibi. Grup Yorum'un yüzlerce eyleme, greve, mitinge, fabrika ve üniversite işgaline katılması da ne kadar "biz" den olduklarını yansıtmıyor mu sizce de?

Grup Yorum dinlediğim için gurur duyuyorum kendimle. Ayrıca Grup Yorum'u şurada adam gibi anlatamadığım için de nefret ediyorum kendimden. En nihayetinde daha Grup Yorum'dan çokça bahsedeceğim bu blogda.

Daha fazla bilgi almak isteyenler varsa web sitesini ziyaret edebilirler.

Devamını okuyun...

15 Temmuz 2008 Salı

Oğlum koş gemiyi durdur!

Bugün başımdan geçen ilginç bir olayı anlatayım. Bugün dediysem saat itibari ile dün oldu ama neyse, sktir edelim zaman kavramını.

Akşamüstü, bozulan ve tamire verdiğim telefon için beni aradılar ve "telefonun hazır, gelip alabilirsin" dediler. Çok özlediğimden olsa gerek, hemen üzerimi giyer giymez fırladım, yola koyuldum. İstikamet Sirkeci, Eminönü. Önce Kadıköy daha sonra Eminönü vapuru. En nihayetinde akşam 19.30'da Eminönü'ndeyim telefoncunun önünde; ama kimse yok. Yandaki esnafa sordum, "10 dakika önce kapattılar oğlum" dedi. Hay zikeyim böyle işi deyip, küfür ettim bol bol telefoncuya.

Dönüşte bir balık ekmek yiyip tekrar koyuldum yola. Bu sefer yine vapura binip Kadıköy'e geçecektim. İşte acayip olay bu vapurda meydana geldi :) Şöyle ki;

Vapura ilk binenlerden oldum hemen terastaki en güzel oturağa kuruldum. En güzel oturak da denize en yakın oturak yani en sondaki oturak. Her neyse, vapurumuz baya bir açıldı. Yolu yarıladık sayılır, bir abla geldi yanıma. Abla dediysem en az 45 yaşında, entellektüel bir tip. "Merhaba" deyip hemen bitişiğimde fotoğraf çekmeye başladı.

Martılar, güneş, Haydarpaşa Garı, deniz... Sürekli bir yerlerin fotoğrafını çekiyor. Bazı resimlerden sonra da "bu güzel oldu bak" filan deyip benden onay alıyor. Ben de "evet abla mükemmel yakaladın" dilan deyip gaz veriyorum nedense. Tabi az sonra olacakları nerden bilebilirim:)

Bir martı bize iyice yaklaştı ve vapurun çatı kısmına doğru havalandı, söz konusu abla da güya martıyı çekmek için kendini biraz vapurdan sarkıttı. Tabi demirden korumalar var ama ben onun yerinde olsam hayatta öyle doğrulmazdım tabi. Herneyse, tam doğrulduğu sırada vapur birden sarsıla sarsıla... A pardon geriye alıyorum, tam doğrulduğu sırada vapur birden sarsıldı. Bu arada ne mi oldu dersiniz? Kadıncağız değil ama elindeki fotoğraf makinası birden kayıverdi ve suya düştü. Benim dikkatle izlediğim anda bu olay meydana geldi ve tam düştüğü anda ben sesli olarak "hassiktir" dedim. Hatırlıyorum burayı ama bundan sonrasını keşke hatırlamasam.

Tam makina düştüğü anda kadın bana bakıp "oğlum koş gemiyi durdur" dedi. Ben de embesiller gibi oturduğum yerden kalkıp vapurun içine doğru bir kaç adım koştum. Sonra birden düşündüm "olm deli mi zikti seni nereye?". Sanki koşup haber verince vapuru durduracaklar ya da vapuru durdursalar fotoğraf makinasını mı alacağız en az 100 metre derinlikten? Tam bu fikirler aklımda belirirken geri döndüm tabi, yine kadının yanına döndüm, kadın da "gemiyi durdur" lafının çok salakça olduğunu anladı ki bir tepki vermedi.

"Gitti güzelim makina" diye söyleniyordu, yolculardan da birkaç kişi ayağa kalkıp denize bakıyorlardı; sanki makina su yüzüne çıkacak gibi. O entellektüel kadın gitmişti yerine "etrafa boş boş bakan acayip bir kadın" gelmişti. Ben de son derece malca etrafıma bakıyordum. Olayın salaklık kahramanı olarak herkesin gözü bendeydi. Yani benden başka hangi salak kadının deyimiyle "gemiyi durdurmak için" fırlayacak ki? Ama inanın o anda hiçbir şey düşünmedim, bir de kadın o kadar hiddetle bağırdı ki. Sanki ayağa kalkıp fırlamasam benim de kaderim fotoğraf makinası gibi olacaktı valla.

Neyse ya, bakın Eminönü-Kadıköy deniz vapurları istikametinde yolculuğun ortalarında bir yerlerde Canon marka bir fotoğraf makinası denizin dibinde şu an. 100 metre derine dalabilecek, götüne güvenen dalgıç bir arkadaşınız varsa haber vereyim dedim. :)

Ulan be ne gündü!

Devamını okuyun...