20 Ağustos 2008 Çarşamba

Türk korku filmleri eleştirisi

Evet, bu geceki konum "korku filmleri". Daha doğrusu Türklerin çektiği korku filmleri. Biraz acımasız olacağım, eleştireceğim. Böyle olmaz zaten, hepsi rezalet; hepsi birer berbatlık abidesi.

Az önce 2007 yapımı "Musallat" adlı korku filmimizi izledim. Film, "cin"leri konu alıyor. Cinlerin insanlara aşık olabileceği, onları kıskanabileceği, onlarla ilişkiye girebileceği hatta onlardan çocuklarının olabileceğini anlatmış uzunca. Bildiğiniz üzere bu hikayeler Anadolu'da bolca dolaşmakta, yani cinlerin, insan kılığına girebileceğinden filan behsedilmekte. "Bu ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemeyeceğim" demeyeceğim çünkü elbette bu tip şeylere inanmıyorum, inanamıyorum. Herneyse, konumuza dönelim.

Musallat adındaki filmimiz de diğer korku filmleri gibi son derece berbat. İnsanları nasıl korkutabileceğini bilmiyor sanırım yapımcılar. İçinizdeki bazı kişiler "ulan o zaman kolaysa sen git korku filmi yap" diyeceklerdir ancak onlara diyeceğim şu ki; "herkes kendi işini yapmalıdır". Daha doğrusu herkes kendi işinin en iyisini yapmalıdır. Korku filmi çeken yönetmenler de korku sinemasının hakkını vermelidir.

"Korkunç Bir Film" serisi var, bilen bilir. Bu seride, dünyada çekilen korku filmlerinin bazı sahneleri yeniden "komedi" unsurlarıyla bezenip çekiliyor. Deyim yerindeyse korku filmleriyle taşak geçiliyor. Zaten "Korkunç Bir Film" serisini izleyen herkes de çok gülmüştür. İşte bizim yönetmenlerimizin çekmeye çalıştığı korku filmleri, "Korkunç Bir Film" serisinin biraz daha ciddi versiyonu. Nitekim ben bazen korku filmi mi izliyorum yoksa komedi mi şaşırıyorum.

Hep aynı sahneler. Pardon sahne filan da yok ortada. Türk filmlerinde insanları korkutmak için sadece "ses efekti"ni kullanıyorlar. Elbette, korku filmlerinde "ses" çok önemlidir ancak "ses" sadece korkutmak için kullanılıyorsa ve filmin diğer unsurlarının önüne geçiyorsa, orada bir "dur" derim ben.

Genelde kahramanımız bir odada sakince bekliyordur. Sonra odanın bir köşesinden çok hafif bir ses gelir. Kahramanımız, o küçük sesin gelebileceği yöne bakıp yoğunlaştığı an -ki burada sadece kahraman değil, seyirciler de yoğunlaşır- ani bir ses fırtınası!!! Biz de insanoğlu olarak ister istemez, refleksimiz gereği sıçrarız ve "çok korktum mına koyim" deriz. Evet, korktuk ama bu korku ucuz bir korku. Biraz dikkat edilirse filmdeki sahnelerin tümü hep "ani ses" öğesi üzerine kurulu. Ne görsellik var, ne insan ilişkileri var, ne adam gibi bir konu var. Tek var olan "ses".

Bir de "korku filmleri" kuşağı içerisinde sayılan "yaratık filmleri" var. Yabancıların yarattığı yaratıklar da çok komik ama hiçbiri bizimkiler kadar komik olamaz. Ulan bazen düşünüyorum, ben öyle yaratıklarla karşılaşsam, sanırım gülmekten ayağa kalkamam.

Ciddi bir konuydu ama bahsedilmesi lazım olan bir konuydu. Bir de farkındasınızdır, ben yapıcı olmadım bu konuda yıkıcı oldum. "Korku filmleri"nde başarızı olduğunu düşündüğüm sinema dünyamız bence "komedi filmleri"nda dünyanın belki de en iyisi. Neden peki sizce? Çünkü biz korkunç insanlar değiliz, o kadar iyi insanlarız ki "korkunç olma" taklidi bile yapamıyoruz. Hep neşeli, hep komik insanlarız. O nedenle de "komedi" tarzında çok başarılıyız.

NOT: Son paragraf, "korku filmleri"mizi acımasızce eleştirdiğim ve ortamı gerdiğim için "maksat ortam yumuşasın" tarzında yazılmıştır. Yoksa hep yıkıcıyımdır, söylemesi ayıp. !!!

O ses neydi lan?

Devamını okuyun...

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Karabasan mı uyku felci mi?

Karabasan muhabbetlerini bilirsiniz. Biz küçükken de anlatırlardı, büyüdük hala anlatırlar. Eskiden büyüklerimizden "esrarengiz hikayeler" olarak dinlerdik, artık dostlarımızdan "gerçek hikayeler" olarak dinliyoruz. Hiç başıma gelmedi. Yani hiç öyle üzerime bir karartı çökmedi ve bağırmaya çalışıp da bağıramadığım olmadı. Zaten gecenin bir yarısı kalkıp bağırmaya çalışsam, karabasan filan hikaye olur yani. Öyle bağırırım ki karabasan korkup kaçar valla.

Bu anlatılanları tam manasıyla yaşamadım ama bir benzerini yaşadım. Birkaç kez hem de. Sürekli benzer rüya ve konuşup isteyip de konuşamama durumu. Tabi "Karabasan hikayeleri"nden ayrılan yönü, ben bu durumu uyanıkken değil de rüya esnasında yaşıyorum.

Anlatayım bu birkaç kez gördüğüm rüyayı. Neyin nesidir, siz karar verin.

Hep aynı konu. Konumuzun, daha doğrusu rüyamızın baş kahramanı ibne bir hırsız. Sürekli de aynı hırsız profili; filmlerde izlediğimiz kafasına "Müjde" marka bayan çorabı geçirmiş hırsız. Bu çorabın ayrı bir adı vardı, unuttum :) Neyse.

Ben rüyamda da uyuyor oluyorum. Sonra birden evimin bir başka odasından çeşitli sesler duyuyorum. Hemen hırsız olma ihtimali aklıma geliyor. Gidip bakıyorum ki bir şey yok, tam kendi odama dönerken, odamın kapısında belirttiğim profildeki hırsız bana bakıyor oluyor. Tam o sırada rüyada bir ışık efektleri, bir garip sesler ki anlatamam. Sanki hırsız değil de eşi benzeri olmayan bir canavar görmüş gibi oluyorum. Hırsızın arkasından spot ışıklar filan, sahneye çıkan yıldızlar gibi.

İşte tam bu esnada, bağırmak değil de "ne yapıyon lan burda?" gibi bir şey söylemek istiyorum. Gelin görün ki bu sadece "istek" olarak kalıyor. Benden kelimeler yerine acayip sesler çıkıyor. Bu sesler o kadar itici ve o kadar korkakça ki anlatamam. Uyuduğum halde o sesleri net olarak duyuyorum. Hem zaten bu sesi rüyamda değil, gerçekte de çıkarıyormuşum. Bu ilginç rüya hep aynı şekilde olur. Şimdi düşündüm de 3 kez gördüm bu rüyayı. İlki kendi evimde, diğeri halamlarda ve en sonuncusu da üniversitedeki evimde.

Öğrenci evinde, arkadaşlarımla birlikte aynı odada kalıyorduk. Bu rüyayı sabaha karşı gördüm ve yine o garip sesi çıkardım. Böyle göt korkusuyla, ölüm korkusunun karışımı sonucunda çıkabilecek bir ses. Aynı odada kaldığım arkadaşlarımın, nasıl uyandıklarını, nasıl soluğu yanımda aldıklarını anlatamam. Tabi daha sonra bolca benimle taşak geçmişlerdi. "Nasıl bir ses lan o?" diye.

Bu anlattığım garip rüya görme durumunun, "Karabasan" ile alakası olmadığını ancak bir benzeri olduğunu biliyorum. Hem bu rüyayı en son 1 yıl önce görmüştüm. O ibne hırsızı da özledim hani, böyle bir havalar filan. "Ben geldim, hırsızım" gibisinden. Bir de kötü adam gülüşü filan falan. Off ulan ne diyorum yine, neyse sustum.

Bu da böyle bir anımdır! Bende saçmalık bol...

Devamını okuyun...

17 Ağustos 2008 Pazar

Bütün ezanlar böyle okunsun!

Önceki yazılarımdan birinde geceleri uyuyamadığımdan ve hergün sabah ezanını mutlaka duyduğumdan bahsetmiştim. Ayrıca sabah ezanını okuyan müezzinin sesinin bana çok garip ve esrarengiz geldiğini; birgün bu ezanın sesini kaydetip sizinle paylaşacağımı da yine söylemiştim. Birkaç gün önce yine aynı müezzin ezanı okumaya başladı ve ben kayıt ettim sesini. İzlemeyin dinleyin, zaten izleyecek bir şey yok:)

video

"Eeee neydi şimdi bu Günay?" diyecekler olacaktır, biliyorum; ama şunu söyleyeyim ki bu ezanı hergün aynı biçimde, sabahın ıssızlığında dinlerseniz insana çok esrarengiz geliyor. Diğer müezzinlerin okuyuşunda bir sanat filan yok, hatta çoğu iğrenç bir biçimde bağırıyor sadece; ama bu müezzin farklı abi.Birgün gidip kendisini ziyaret edeceğim. Çok ciddiyim ama şimdi sabahın köründe camiye gitmek olmaz, bir ara birkaç arkadaşımla birlikte gidip bu müezzini ziyaret edeceğim ve tebrik edeceğim ciddi ciddi. Diyeceğim ki "abi ya da amca, harika okuyorsun ezanı, seni yürekten tebrik ediyorum" o da muhtemelen "Allah razı olsun" der. Biraz da "insan"sa çay filan ısmarlar, muhabbet ederiz. "Allah razı olsun, hadi çocuklar sktirin gidin artık" derse de ona küfürler edeceğim buradan.

Muhtemelen ziyaret edersem de buradan size belirtirim.Bu birçoklarınıza önemsiz ve her zamankinden daha saçmalanmış bir konu olarak gelebilir ama benim için durum böyle değil tabi. Ben hergün bu herifin sesiyle uykuya dalıyorum ve artık bu ezan okuma stili bana o kadar acayip gelmeye başladı ki anlatamam.

E hergün "ezan okuyorum" maskesi altında böğüren onca ezan varken, ben bu adama övgü yağdırmayayım da kime yağdırayım? Şimdi birkaç kez dinleyeceksiniz "bir bok anlamadım" diyeceksiniz ama neyse, siz bu konuyu hiç yazmadım sayın.

İşin aslı; bütün ezanlar böyle okunsun; ezan okumak, sanat haline getirilsin. Madem ki hergün defalarca ezan duymak zorundayız, bari bu iş adam gibi yapılsın.

Devamını okuyun...

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Sesimi duyan var mı?

Ne hatırlatıyor bu soru size? Bu cümle, sıradan bir soru cümlesi mi sizce? Elbette ki "değil" diyorsunuz, biliyorum. Bu soru cümlesi, her depremde enkaz altında kalanlara soruluyor. Enkazın altında hala ölmeyenler bu soruyu cevaplamaya çalışıyor. Cevaplamakla da iş bitmiyor tabi. Enkaz altında olduklarından, dışarıdan gelen sesler net olarak kendilerine ulaşıyor ancak kendi seslerinin dışarıya ulaşması o kadar kolay değil.

17 Ağustos 1999... Resmi olmayan rakamlara göre 50 bin insanımızı kaybettiğimiz büyük deprem. Tam 9 yıl önce, bu gece uykuya daldık; ancak saat 03.02'de yani 16 Ağustos'u 17 Ağustos'a bağlayan gecenin en korkunç anında, sallanıverdik. Deprem anını değil ancak depremden sonrasını hatırlıyorum. En net olarak hatırladığım şey ise, dış kapıdan çıkarken gözüme çarpan yıldızlar. Nasıl parlak, nasıl binlerce, nasıl canlı.

Sanki ölen her insan için bir yıldız daha asılıvermişti gökyüzüne.

Ve ertesi günler... Mezarlarında adı bile olmayan binlerce insan. Bir doğal afet nedeniyle ölmüş gibi görünen katledilmiş insanlar. Öyle kötü bir durum ki bu, sanki onlara yaşamak bile lüks gibiydi. "Siz yaşamayı bile haketmiyorsunuz" diyordu sanki birileri. Ne alınan bir önlem, ne deprem sonrası yeterli yardım. Bazıları o kadar adi ve şerefsizlerdi ki, Anadolu halkının topladığı yardımları bile cebe indirebildi.

Ve ölenler... Birlikte gülemeyen ancak birlikte ölenler... Onlara mutlu bir yaşam çok görüldü; enkaz altında katledilmek uygun görüldü.

Ve biz, kurbanlık koyunlar... Ölümü bekliyoruz. Ben ölür müyüm olacak depremde bilemiyorum ama bildiğim tek bir şey var ki; yine onbinlerce babam, anam, kardeşim, dostum ölecek. Kendi evim sağlam mıdır bilemiyorum ama onbinlerce binanın olacak depremde yıkılacağını biliyorum. Nice insanlar, enkaz altında kalacak; nice insanlar "sesimi duyan var mı?" sorusunu duyacak ancak cevap veremeyecek. Belki de "burdayım" diye çığlık atacak çaresizce ama duyan olmayacak.

İşte biz! Bazen onurlu bir ölümün bile reva görülmediği Anadolu halkı. Hayatı pamuk ipliğine bağlı Dünyanın en saf, en temiz halkı.
SESİMİ DUYAN VARMI?
Sesini duyan var, sesini duyanlar bizimkiler
Bak yaşatmak için sana koşuyorlar,
Ak sakalına, çocuk yaşına bakmadan
Tırnaklarıyla kazıyorlar enkazı, betonu tırnaklarıyla deliyorlar
Çıkarsız, hesapsız, yüreklerinin susturamadığı sesini,
Elleri gibi kavuşturuyorlar birbirine…

Gömülmesekte toprağa birlikte, acıya gömüldük hep birlikte
Gülcan bebe, Ayşe teyze, Mehmet amca, Fatma abla
İçerde kaldı anam
İçerde kaldı babam
Birtane de değilki hangi birine yanam

Devamını okuyun...

15 Ağustos 2008 Cuma

Beceriksiz bir adam

Bugün de yazacak durumda değilim, tek söyleyeceğim şudur ki; şu hergün ya da ara sıra gelip de yazılarınızı okuduğunuz adam "İstanbul'da 4 yıllık bir üniversite okuyacak kapasitede değilmiş. Ayrıca ara verdiği bir üniversite ve çevresindekilere vermiş olduğu sözler var. Kafası o kadar karışık ki... O kadar bunalımlı bir süreçte ki, kelimeler yetersiz kalır bu durumu anlatmaya.

Kalın sağlıcakla!
Devamını okuyun...

Coca Cola nasıl bir şey lan?

Evet bugün konum biraz acayip. Aslında acayip falan ama hayatıma aşırı derecede etki eden bir şey. Bir içecek, evet Coca Cola.
Ulan işin kötüsü bu hayatıma etki etmiş, hatta günde en az 1 litre tüketmemle hayatıma damga vurmuş bu içeceği içince utanıyorum içten içe. Nedenini hepiniz biliyorsunuzdur, emperyalizme doğrudan destek verdiği hatta emperyalizmin ta kendisi olduğu açık ve net Coca Cola'nın.

Coca Cola'nın sırrı filan varmış ya; hani formülü falan filan. Ben de cidden çok merak etmeye başladım o formülü. Bu Coca Cola üreticileri ibneler ne koyuyorsa bu içeceğe, insanı acayip derecede bağlıyor; uyuşturucu gibi bırakılması da zor oluyor. Uyuşturucu dedim de, hiç kullanmadım yanlış anlamayın; sadece bırakılması zormuş ya o acıdan şey ettim.

Ara sıra e-posta adresime bu firma ile ilgili yalan haberler düşmeye devam ediyor. Zaten en meşhur yalanı biliyorsunuzdur. Yok, Meksika'da tarlalarda toplanan bir bitki varmış, bu bitkinin içinde bolca fare varmış ve Coca Cola'nın bu benzersiz tadını da o farelere borçluymuşuz. Skeyim böyle hikayeyi, nasıl şey lan bu? Valla açık konuşayım; fare mare, kurt, kuş hiç farketmez. Tadı güzel olduktan sonra ben içerim abi. Bu asılsız olduğunu bildiğim haberlere de inanmam. Yani Coca Cola'nın içine işiyorlar diye bir haber çıksa ve Coca Cola'nın tadını bu idrarın güzelleştirdiğini, farklı kıldığını bize belirtseler inanmam. Ulan ben ne diyorum, ne işemesi. Kendine gel Günay! :)

Bir de bahsetmeden edemeyeceğim, benzer bir e-posta daha var internette dolaşan. Coca Cola yazısına tersten bakınca, arapça "Muhammed ve Mekke yok" yazısı görebiliyormuşuz. "At yalanı skeyim inananı" cümlesi, bu sallamasyon için çok uygun bir cümle.

Birkaç yıl önce Cola Turka çıktı. Çıkar çıkmaz hele bir tadına bakayım, belki Coca Cola'nın formülünü çalmıştır bizim Türkler diye düşündüm ama yok yok yok. Yine Coca Cola'daki tadı yakalayamamışlar. Dedim ki paramız emperyalistlere gitmesin, paramız müslüman ve ezilen halklara kurşun olarak geri dönmesin ama olmadı anasını satayım. Ne "Cola Turka" ne "Pepsi" ne de "Le Cola"... Bu arada Ülker'i de hiç sevmem, nefret ederim ama sanırım Coca Cola'ya tercih ederdim aynı tat olsaydı.

Hergün en az 1 litre içiyorum bu lanet olası şeyi. 1 buçuk liradan hesaplarsak ayda 45 lira eder, yani benim aylık yaklaşık 50 liram bu emperyalist şerefsizlere gidiyor ama engel olamıyorum anasını satayım.

Coca Cola'dan kurtulma yolları ile alakalı çalışma yapan dernekler filan açılsın. Biri bana yardım etsin. Ne olur lan :(

Ya da böyle Coca Cola'nın içine işenildiği ya da sıçıldığı ile ilgili videolar filan çıksın. Ben tiksineyim ama işte dediğim gibi video ya da resimli ispatlar olsun. Yoksa boş boş salakça maillere inanacak öküz değilim ben :(

Yardım hatta "help" lan! Param, bu ibnemsi yaratıklara gitmesin!

Devamını okuyun...

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Üzerinde Allah yazan odunlar

1 hafta sonra hazır evimde rahat rahat internete girerken, "bu gece bloguma ne yazsam?" diye sordum kendi kendime. Boşuna soruyorum anasını satayım. Yazacak o kadar çok şey var ki. İnternethaber.Com'u açtım, baktım ne var ne yok diye; açar açmaz bir konu buldum zaten. Üzerinde "Allah" yazan şeyler.

Nasıl girilir bu konuya bilemiyorum ama suyu çıkan haberlerden birisi de kesinlikle "üzerinde Allah yazan x bulundu" temalı haberler. Bu "x"in yerine her istediğinizi koyabilirsiniz. Mesela şuraya tıklarsanız, durumun ne kadar acayip bir hal aldığını görürsünüz. Ben Google'a "Allah yazan" deyip arattım ve ilk 10 sonuçta bile salak saçma şeyler gördüm, kahkahalar attım. Bu kadar da olmaz mına koyim deyip, içten içe "birisi bizimle taşak geçiyor" dedim.

Bir de işin garip tarafı bu "Allah" yazılarının hiçbiri bir diğerine benzemiyor. Arapçada Allah onlarca farklı biçimde mi yazılıyor? Arapçanın böyle bir özelliği mi var? Üzerinde Allah yazan domateste farklı bir şekil, üzerinde Allah yazan petekte farklı bir şekil. Bu nasıl bi'şey lan?

Bu "üzerinde Allah yazan x" furyası o denli ilginç haller almaya başladı ki, 3 çizgi yan yana gelince "aha Allah yazıyor lan" deyip sansasyonel bir haber oluveriyor. Bir de bazı saf olanlar da "bu Allah'ın hikmetidir, o her yerdedir" gibi saçma sapan yorumlar yazınca iyice deli oluyorum. Yahu şaka mısınız siz? Resmen birileri sizin dini duygularınızı istismar ediyor, biz buna sıradan kişiler olarak "maytap geçmek", terbiyesiz insanlar olarak "taşak geçmek" diyoruz.

Buraya tıklayıp, İnternethaber'deki saçmalıklara bir göz atarbilirsiniz. Üzerinde Allah yazan bulut mu istersiniz, el mi istersiniz, petek mi istersiniz, domates mi istersiniz, inek mi istersiniz? Hepsi var mübarek.
Sakın "bize neden denk gelmiyor bu nesneler" deyip de üzülmeyin. Açın buzdolabınızı size bir süprizim var. Açın açın valla gidin buzdolabını açın ve bir domates ile bıçak kapıp gelin. Tabak da alın ki domatesin suyu yere dökülmesin. Neyse aldınız mı? He, tamam. Şimdi domatesi ortasından ikiye ayırıyoruz. Gördüğünüz üzere birçok damar şeklinde çizgiler var, o çizgilerden 3 tane yan yana şekilli gelen de vardır mutlaka iyi bakın. "Aaa evet var lan" dediğinizi duyar gibiyim. He işte o sıradan çizgiler değil, üzerinde Allah yazıyor. Ve bir haber böyle oluşturuluyor.

Kanmayın efendim, hurafe, saçmalık, salaklık, sapanlık bunlar. Bu tip haberler yapıp da halkın dini duygularını sömüren, üzerlerinde Allah yazan odunlara selam ederim!

Devamını okuyun...

12 Ağustos 2008 Salı

Tuzla Tersaneleri ve ölen abilerimiz

Her zaman gündemimiz gereksiz konularla meşgul olur. Bazen Mehmet Ali Erbil'in ayağı kayar, bazen bir kaltak manken diğer ibne zengin çocuğu ile yakalanır, bazen de Emre Altuğ sıkıldıkça Çağla ile evlenir. O kadar yakınız ki kendilerine Çağla diyoruz, düşünün; soyadını bile kullanmaya gerek yok. O kadar bizden, o kadar içtenler.

Bir de bizden olmayanlar var. Bizim içimizden çıkmış ama onuruyla ekmek parası kazandığı için bizden soyutlanmış kişiler. O kadar onursuzlaştık ki görmez olduk onları. Hergün üçer beşer öldüler, hatta öldü demek yetersiz; katledildiler ama bizim ya haberimiz olmadı ya da haberimiz oldu da tınlamadık.

Evet "işçilerimiz" onlar. Yani uzaklaştığımız abilerimiz, ablalarımız, kardeşlerimiz, arkadaşlarımız, sevgililerimiz...

Ve ölüyorlar onlar hergün. Öldürülüyorlar. Patronlarının keyiflerine göre yeri gelince kobay oluyorlar, yeri gelince köle oluyorlar. Mesela dün Tuzla'da abilerimizi kobay olarak kullandılar. Kum torbalarıyla yapacakları "sağlamlık" testini abilerimizle yaptılar. "Ben filikaya binmem" diyen abilerimizi işten attılar. "Ya ölüm tehlikesini göze alacaksın ya da işten atılacaksın" gibi iğrenç bir teklifte bulundular. Abilerimiz, ölümün bir "risk" olduğunu ama işten atılmanın" mutlak" olduğunu anlayınca "risk"i seçtiler çünkü mutlak olan şey aynı zamanda açlık, sefalet, yoksulluktu.

Bindiler filikalara, filikalar sağlam mı değil mi deneyeceklerdi. Filikaya bindiler ancak biner binmez 35 metreden denize çakıldılar. Filika ters döndü, üst bölümdeki camlar abilerimize saplandı ve 3 abimiz "risk"i geçemedi; 9 abimiz ise ağır yaralı kurtuldu, belki de bu kurtuluşun bedeli bir daha ayağa kalkamamak, elleri kullanamamak ya da benzeri sakatlıklar...

Kafkaslar'daki savaş bir yana; diğer haberler daha önemli tabi. Bu haberi birkaç dakika veren haber bültenleri birkaç kahpenin cilvelerini, dolgun kalçalarını ya da dik olan göğüslerini dakikalarca verdi. Evet, sürtüklerin kalçaları yani halk ağzıyla götleri, benim abilerimin cansız bedenlerinden daha değerliydi.

Hem de onuruyla çalışan, çıkmazda ölüme gönderilen, "ya öleceksin ya işten çıkacaksın" denilen, asgari ücretlik yaşam değeri olan abilerimiz. Artık aramızda olmayan, belki gençliğini yaşayamayan, bir kızın elini tutmayan, hayatın zevklerini bilemeyen abilerimiz.

Onlara bu hayatı layık gören herkesin kafasını zikeyim. Ah zikmekle bu iş olsaydı, bir şeyler yapsak diyorum ben? Çok şey mi istediğim sahi?

Devamını okuyun...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Çöpçatan programları; Su Gibi

Bugün yazacağım konuyu öğleden sonra izlediğim bir programla belirledim. Evet, başlıktan da anlayacağınız üzere Su Gibi vb. çöpçatan programları, yapımları. Sadece su gibiden örnek veriyorum daha önce de birkaç tanesine denk gelmiştim televizyonda ancak adını tam hatırlayamadım, hatırlamak için de bir çaba sarfetmedim zaten; sktir edin önemli değil.

Öncelikle bu tip programlar bir ihtiyaç mıdır bilemiyorum nitekim bu tip programları "ihtiyaç" olarak nitelendirenler de var. Ben konunun bu tarafıyla ilgilenmeyeceğim ancak programda yaşanılanlara değineceğim. Daha doğrusu gözlemlediklerime değineceğim.

Bu yarışmaya katılan abilerimiz, ablalarımızı ben çok çaresiz olarak görüyorum ancak yanlış anlamayın; onları çaresiz olarak görmem, onlara acımamın ya da benzer bir hor görmenin sebebi değil. Sanki birileri onları zorla programa gönderiyor gibiler. Böyle hepsi sıkılganlar, utangaçlar filan da falan.

Ya kardeşim oraya gelmişsin, biraz atılgan ol; oraya geldiğine göre belli ki iletişim problemin var, sık dişini de bari o programda sosyal bir insan taklidi yap. Ne bilim...

Su Gibi adlı programda, kişilerin birbirleriyle tanışmaları için 5 dakikalık bir süre veriliyor. O 5 dakikalık süre tanışacak kişiler için bence tam bir cehennem. Öyle birbirlerine bakıyorlar, kimse bir şey konuşmuyor; oysa ki tanışma süresi yani bu 5 dakika.

Bir de karşı cinsten talip geldiği an var. Kadın ya da erkek oturmuş, kendisini beğenen kişiyi bekliyor; kişi içeriye geldiği an ki ilk izlenim ise tam komedi. Bazıları çok beğeniyor ağzı açık kalıyor, bazıları ise beğenmediğinden olsa gerek üffleyip püfflüyor.

Genelde erkeklerin mal varlığı da çok önemli tabi. Adam geliyor, "burada bağlarım, şurada katlarım, orada da yatlarım var" diye sayıyor, stüdyodaki konuklar ki bunların çoğu da bekar, koca arayan orta yaşlı ablalarımız, hepsi "oooo" diyorlar, yani utanmasalar içlerinden birisi fırlayıp "beni al ne olur" diye yalvaracak.

Su Gibi'nin sunucuları da bir alem. Özellikle de adı Uğur olan ve bir zamanlar Deniz Feneri" adlı yardım programını sunan herif, tam bir alem. Adam o kadar ciddi o kadar ciddi ki sanki, ülkenin kaderini belirleyecek bir programı yönetiyor. Adamın o denli ciddi olması, zaten sıkılgan ve utangaç olan yarışmacı abilerimiz ablalarımızı da etkiliyor.

Katılımcıların, kendisini beğenen karşı cinse övgülerini(!) de unutmamak lazım tabi. "Beyefendi beni beğenmiş ama, kendisinin burnu neden yamuk, ayrıca götü çok büyük bunun, neden acaba; götünde bir problem mi var?" oha yani, neredeyse böyle diyecekler.

Evde internet olmayınca bazen böyle programlara göz atıyorum, açıkcası izlemek bence çok zevkli. Zamanınız varsa izleyin. "Ben entellektüelim, böyle boş programları izlemem" demeyin nitekim çok çok bilgilenebileceğiniz bir program. Özellikle de ülkemizdeki kadın-erkek ilişkilerini değerlendirmede ölçüt alınabilir bu programlar.

Bu da böyle bir safsatamdır efendim.

Devamını okuyun...

10 Ağustos 2008 Pazar

Pek değerli Günay Bey

"Bu ne lan?" demeyin, "bu nasıl bir başlık?" da demeyin. Öyle bir başlık işte, şimdi açıklayınca durumu bu başlık daha bir anlam kazanacak. Açıklayacağım konuda içimi güzelce dökeceğim "senin götün kalkmış olm" diyen de olmasın, rica ediyorum nitekim kalkmadı gelip bakabilirsiniz :D

2 aydan daha fazla oldu sanırım bu blogu açalı. Hergün düzenli olarak çeşitli konularda saçmaladım. Bu saçmalamalar bazılarına çok ideolojik, teorik ya da üstünzeka ürünü yazılar olarak gelecek ki birçok kişi Messenger yoluyla ya da e-posta yoluyla benimle iletişime geçti; bazıları eşi benzeri bulunmayan küfürler etti, bazıları tebrik ede ede bitiremedi.

Küfür edenlerden başka zaman bahsederim, bugün beni ilah yapanlardan bahsedeyim. Evde olsaydım Messenger konuşmalarını da buraya kopyalardım ama ne yazık ki evde değilim, kendim anlatmaya çalışayım bu tanışıklıkları.

Genelde beni MSN'de kişi listesine ekleyenler acayip derecede saygı duyuyor bana. Hatta işi abartıp da "Sayın" diye konuya girenler var. Çok ciddiyim. Koca koca adamlar, koca koca kadınlar ekleyip de beni öve öve bitiremiyorlar. Ben bunları anlatıyorum diye götüm kalkmış olarak algılamayın sakın ama ben bu durumdan ciddi anlamda rahatsızım.

Değer verilmeyi haketmeyen bir adam mıyım? Hayır. Elbette her insan değer verilmeye layıktır, hatta bazıları öve öve bitirelemeyecek cinste insanlardır ama ben onlardan biri değilim sanırım.

Bir de benim çok sert birisi olduğumu düşünüp de konuya bir acayip giriş yapanlar var. "abi slm orda mısın :S" diye başlar genelde bu tanışıklıklar. İşi abartıp da "bkunu yiyeyim abi" ayağına getirenler bile var valla. Daha sonra benim ne kadar matrak ya da işe yaramaz bir adam olduğumu anlarlar ve konuşma "hadi yat baba ya saat 3 olmuş" ile biter.

Bir de ben genelde kızlarla konuşuyorum, erkekleri direkt kabul etmiyorum zaten. O nedenle benimle erkekler iletişime geçmeye çalışmasın. Sonra "neden beni sildin, engelledin, kabul etmedin, cevap vermedin" gibi triplere girmesin erkek arkadaşlar. Ha bir de yaş 18-20 arası olursa süper olur. Esmerler tarcihimdir. Şaka lan! Tamam çok fena sıçtım, farkındayım. Bu okuduğunuz paragrafı yok sayın :) Lan valla şaka :(

Gelelim beni ailesinden birisi olarak gören ibnelere. Evet ben bu ibneleri sevmiyorum. Yahu insan ilk kez konuşacağı kişiye hemen "naber" der mi? Önce ben şuyum, seni şu nedenle ekledim filan der. Hemen "naber Günay" diye giriş yapıyorlar. Alla belanızı versin lan sizin, sakın eklemeyin siz! Sizden gıcık kapıyorum.

Aaaa bir de siyasi görüşümü kavramış, anlamış arkadaşlar var. Onların da ilk iletisi genelde "merhaba yoldaş" oluyor. Sonra başlıyorlar ülke sorunlarını anlatmaya, nasıl kurtulacağımıza ve "tek yol devrim" muhabbetlerine. Yani tamam ideolojik anlamda aynı doğrultuda olabiliriz ama ne bilim ne bu laubalilik filan. Olmaz ki abi!

Neyse, belirtmekte fayda görüyorum ki hala evde değilim; o nedenle saçma sapan konularda yazıyorum. Bu da onlardan birisi, yani saçma olması bir yana gereksiz bir konu :)

Bu arada genelde blogla ilgili bir sorunu olanlar ya da çok ciddi problemi olanlar iletişime geçmeyi denesin efendim. Boş yere muhabbet edecek adam değilim ki etmiyorum zaten ;)

Saygılarımla ve sevgilerimle!
Pek Değerli Sayın Günay Doğan
www.gunaydogan.com

Budur! :)

Not: Resim çok uyumsuz oldu farkındayım, ne yapayım uygun resim bulamadım. :)

Devamını okuyun...