Hayal et...

Aslında blogumda video paylaşmayı çok sevmem ama sabah sabah YouTube'da rastladığım bu videoyu, bloguma koymazsam da uyuyamazdım. 1980 yılında öldürülen John Lennon'ın (The Beatles) solo çalışması: "Imagine"; zaten sözleri Türkçe olarak videonun altına eklenmiş. Uluslararası Af Örgütü'nün de resmi şarkısı olan bu şarkıda ne anlatılmak istenmişse, tamamının altına imzamı atıyorum. Her ne kadar bazılarına göre ütopik olarak tanımlanmış olsa da. video
Imagine there's no heaven
It's easy if you try
No hell below us
Above us only sky
Imagine all the people
Living for today
Imagine there's no countries
It isn't hard to do
Nothing to kill or die for
And no religion too
Imagine all the people
Living life in peace
You may say I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will be as one
Imagine no possessions
I wonder if you can
No need for greed or hunger
A brotherhood of man
Imagine all the people
Sharing all the world
You may say I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will be as one

Türkçe olarak;

hayal et cennetin olmadığını
denersen kolaydır
cehennem yok altımızda
üstümüzde ise
sadece gökyüzü
tüm insanların
bugün için yaşadığını
hayal et

hayal et ülkelerin olmadığını
o kadar zor değil bu
uğruna öldürecek ya da
ölecek bir şey yok
ve din de yok tabii
tüm insanların
barış içinde yaşadığını
hayal et

hayalci diyebilirsin bana
oysa yalnız değilim ben
umarım bir gün sen de
katılırsın bize
ve bir bütün olur dünya

hayal et malın mülkün
olmadığını
merak ediyorum
yapabilir misin
ne açlık var ne aç gözlülük
insanların hepsi kardeş
tüm insanların
tüm dünyayı paylaştığını
hayal et.

Devamını okuyun...

Bal porsuğu; bir hayvandan daha fazlası!

Daha önce şuracıkta, Türkiye'de nesli tükenmekte olan parslardan (Anadolu Parsı) bahsetmiştim. Şimdi okuyacağınız yazım da hayvanlardan bahsettiğim 2. yazım olacak sanırım. Buradan da anlayacağınız üzere, hayvanları çok seven, onların hakları için mücadele eden bir adamım ben. Zaten Panter Emel beni çok sevip sayar, ben de kendisini sayarım ancak pek sevdiğimi söyleyemem. Her neyse efendim, bu sevimsiz esprilerden sonra konuya geçelim. Şaşkınlıkla okuyacağınız bir yazıya giriş yaptınız. (bkz: yazıya girmek) Hayırlı olsun!

Guinnes Rekorlar Kitabı'na göre, dünyanın en cesur canlısından bahsediyorum(*). Honey badger, yani bal porsuğu; aslında bahsettiğim bir hayvan değil, hayvandan da öte bir şey. "Oha neymiş ki bu şey?" diyorsunuz muhtemelen; birazdan okuyacaklarınızla anlayacaksınız ne olduğunu. Başlayalım.Bal porsuğu, günde ortalama 80 km. yürüyen bir canavar. "80 kilometre de ne kadarmış?" diye soranlara şöyle tarif edeyim: İstanbul'un merkezi bir ilçesinden (Örn. Fatih) Bursa'nın merkezine kadar olan kuş uçuşu mesafe. Aradaki Marmara Denizi'ni gözünüzde canlandırabiliyorsunuz değil mi?

Bu kedi büyüklüğündeki sivri zekalı, tahmin edeceğiniz üzere balı çok sever. Ve balın kokusunu aldığı andan itibaren, nerede olursa olsun o balı ele geçirir ve bir güzel midesine indirir. Binlerce arı ile dolu olan kovanları bile kolayca parçalayabilir, kendisini sokan yüzlerce arıya aldırmaz. Zaten arı sokmaları çok da etki etmez, çünkü arı ve yılan zehirlerine karşı muazzam bir bağışıklığı vardır. Afrika'daki arıcılar, özellikle son yıllarda, bal porsuklarını acımasızca öldürüyor. Söylemeden geçmeyeyim.

Yukarıdaki paragrafta yılandan bahsetmişken, bu konu ile ilgili de birkaç bilgi vereyim. Mesela, yılan aleminin en tehlikeli türü olarak bilinen kobraları da çok sever bal porsuğu; elleri ile yılanı kavrar, kafasından başlayarak bir güzel afiyetlenir. Genellikle kobra zehiri bile bal porsuğunu etkilemez; sadece yüzünden ısırılırsa etkilenir. Birkaç saat baygın kalır, sonra kendine gelir gelmez kaldığı yerden devam eder, yarım kalmış olan kobrasını yer. (Aşağıdaki videonun sonlarında görüntüleri var)

Yüzüne bakıp da "ne kadar tatlı, ayy kıyamam" tepkisini vermeniz işten bile değil; fakat dişlerini gösterdiği anda ayaklarınızın götünüze değmesi de öylece işten değil.

Kimden korkar bu şey? Bu sorunun yanıtını ben de bilmiyorum. Büyük kediler(leopar, çita, aslan) bile, bunun olduğu alanlara yerleşmiyor, bununla karşılaştıklarında yollarını değiştiriyor. Kendisinin birkaç misli büyüklükte olan tilkileri kovalıyor, o bayır benim bu meydan senin koşturup duruyor.

Kendisinin -ki zat-ı alileri 10 kilo civarındadır- fillere bile saldırdığı rivayet edilir; ancak elde ne video var ne fotoğraf. O nedenle, bu konuyu pek açmıyorum.

Neredeyse her hayvan, bal porsuğunun gözünde potansiyel av. Kuşları bile takip edip yere alçalmalarını bekliyor. Sonrası malum.

Ayrıca, çok da akıllı bu yaratık. Ekşi Sözlük'te okuduğum bir entry'e göre, kendisini önce 1 metre duvarları olan bir kulübeye koymuşlar. Bu kulübeden tünel kazarak kaçmış. Pek de uzaklara gitmeyen bal porsuğunu yeniden yakalamışlar ve bu sefer kulübenin temellerini daha derinleştirmişler. Bunun üzerine, kulübesindeki su kabını duvara yaslayıp üstüne çıkmış, atlayıp kaçmış. Su kabı ile aynı görevi yapması için betondan bir havuz yapmışlar kulübenin içine. Bal porsuğumuz, havuza su getiren pvc borusunu kemirip koparmış ve duvara yaslamış. Bu sayede yeniden kaçmayı başarmış. Yakalanan porsuk kaçmasın diye bu sefer metal boru ile havuz doldurulmaya başlanmış. Ancak, bu kez de ağaçlardan sarkan dallara tutunarak kaçmayı başarmış. Ağacın da dalları kesildikten sonra kaçamamış. E bir zahmet yani, iyi olmuş :)

İşte dünyanın en cesur hayvanı olan bal porsuğu ile ilgili National Geographic'in hazırladığı belgeselden alıntı, 3 dakikalık video:
video
Herhangi bir mekanda kendisi ile rastlaşırsanız mekanı terk edin, yolda görürseniz de yolunuzu değiştirin. Aman diyeyim!

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Paranormal Activity Filmi

Dün gece izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum. Başlıktan da anlayacağınız üzere, filmimizin adı, Paranormal Activity. Yazımın sonunda, filmi internet üzerinden nasıl izleyebileceğinizi söyleyeceğim. Hatta hemen belirteyim: bu filmi internet üzerinden izleyecek olanlar, direkt son paragrafı okusunlar, arada kalan kısmı dikkate almasınlar. Çünkü film ile ilgili küçük bilgiler verebilirim.

Neredeyse hiçbir korku filminden korkmayan, korku filmleri ile dalga geçmeyi seven bir herifim. Çünkü, bildiğiniz üzere korku filmlerinin neredeyse tamamı, götten bacaklı canavarlarla, devasa hayvanımsılarla, iğrenç iğrenç yaratıklarla dolu. Bilgisayarlarda, kolu bacağı belli olmayan bir yaratık tasarlıyorlar, daha sonra bu yaratıkları şehirlere bırakıyorlar. Yaratıklar arkada, insanlar da önde başlıyor bir kovalamaca. Al sana korku filmi! Bu ne lan böyle? Paranormal Activity, elbette böyle değil.

Öncelikle bu film, çok orjinal bir kurguya dayalı. Yani, konu ve konuyu işleyiş şekilleri güzel. Filmde anlayamadığım elbette çok saçmalık var; ancak ben bunlardan bahsetmek yerine, filmi övmeyi uygun buluyorum. Nitekim, üstüne basa basa söylüyorum ki: Şu ana kadar izlediğim en iyi korku filmi.

Ruh, cin, peri vs. gibi hayallere elbette inanacak değilim. Zaten, bilimi rota edinen kişilerin, bu tip şeylere inanması gibi bir olasılık da olamaz. Ancak, her ne kadar inanmasam da, bu tip doğaüstü uydurmalar, sürekli ilgimi çekiyor. Mesela, bazı arkadaşlarım, "olum inanmıyor musun, gerçekten ruh çağırdık ve geldi yaa" derler bana, ben ise "neden hep size geliyor lan, bir gün de bana gelsin" derim; ancak gelin görün ki, içten içe de bu arkadaşlarımın samimiyetine güvenir ve "neden bana yalan atsınlar ki?" diye düşünürüm. Yani gerçekten, söz konusu ruh çağırma seanslarındaki fincanların oynayabileceği ihtimalini göz ardı etmem, fakat "vardır bir bilimsel açıklaması" demeyi de es geçmem. Bu tip doğaüstü iddialara hep şahit olmak istemişimdir; fakat nedense onca isteğime rağmen, şahit olamamışımdır.

İşte Paranormal Activity filmi, doğaüstü durumların kameraya alınması kurgusundan ibaret. "Kurgusundan ibaret" dediğim için saçma sapan bir film ile karşı karşıya olduğunuzu sanmayın; bu filmi küçümsemiyorum, büyüte büyüte bitiremiyorum. "Korku filmleri" kategorisinde yoksulluk olduğu için bu film, büyütülmeyi hak ediyor.

Gittikçe artan gerilim, en sonunda doruklara ulaşan gerginlik, beklenmedik bir son.

Israrla, bu film hakkında daha az ayrıntı vermek istiyorum. Biliyorum ki, şu an izlemeye karar vermemişseniz bile, eninde sonunda mutlaka izleyeceksiniz. O nedenle de bu yazıma burada son veriyor ve izlemek isteyenler için son paragrafı yazıyorum.

********** Son Paragraf **********

Efendiler! Bildiğiniz üzere, geçmiş yıllarda korku sineması alanında, bolca cefa çektik. Hangi korku filmini alsak, "komedi filmi mi aldık lan?" deyip hayal kırıklıkları içerisinde boğulduk. Ya da korku filmi diye yutturulmak istenen iğrenç yaratıklı filmlere içten içe sövdük. Şimdi, çektiğimiz çilenin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Şahsımın 10 üzerinden 8 verdiği (lan görün işte ne kadar iyi film) bu filmin linkini sizinle paylaşmak istiyorum. Şuraya tıklayıp biraz aşağılara indiğiniz anda film ile baş başa kalacaksınız. Filmin daha etkili olmasını istiyorsanız, gece 2 ile 4 arasında izleyiniz. (Ben 4 ile 6 arası izledim)

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Rüyada deprem görmek ne demek?

Bıktım artık sürekli deprem rüyası görmekten. Son yıllarda, devamlı olarak deprem rüyası görüyorum. Artık, iyiden iyiye rahatsızlık vermeye başladı bu durum. Bu yazıyı, bilinçaltıma hitaben yazıyorum. İyi dinle, bilincimin altı!

Eskiden, geceleri sürekli kabuslar görürdüm. Hatta bir ara bu durum o kadar rahatsızlık vermeye başlamıştı ki, uyumadan önce "bu gece rüya görmeyeceğim" diye şartlanıyordum. Bu şekilde rüya görmeyeceğimi umuyordum. Başarılı da oluyordum hani; ne güzelinden ne de kötüsünden, herhangi bir rüya görmeden geceyi tamamlıyordum.

Son yıllarda, neredeyse her iki rüyamdan birisinde depremi görür olmam nedeniyle, yine aynı şeyler ile kendimi şartlandırıp uyumaya karar verdim. Yani, "bu gece rüya görmeyeceğim" deyip uykuya dalıyorum. Fakat gelin görün ki, bu şartlandırma hallerim, artık işe yaramıyor. Ya da bilinçaltım, artık tam tersi tepki veriyor, bilemiyorum. Ancak söylemem gereken bir şey var ki, artık bu rüyalar korkutucu boyutlara ulaşmaya başladı.

Aynı rüya neden sürekli görülür? Tamam, kabul ediyorum, depremden çok korkuyorum; ama bu kadarı da fazla değil mi? Neredeyse her iki rüyadan birisinde deprem oluyor, binalar yıkılıyor. Belki enkaz altında kalmıyorum ama sevdiklerimin endişesi ile enkaz altında kalmış gibi oluyorum. Rüya, o kadar korkutucu boyutlara ulaşıyor ki, bir anda irkiliyorum ve "aaa rüyaymış lan yine" deyip gerçek hayata geri dönüyorum.

Şu ana kadar, adamakıllı olarak, sadece birkaç kez deprem hissettim. 6-7 yıl önce gecenin bir yarısı, ranzasında uzanmış kitap okuyan Günay, ranzasının ileri geri hareketiyle, yerinden doğruluyor. Annesinin ve babasının yanına gidip "deprem oldu hissetmediniz mi?" diyor, onlardan "hayır" yanıtını alıp televizyona yöneliyor, haberleri açıp deprem olup olmadığını öğrenmeye çabalıyor ve en nihayetinde NTV spikerinden deprem haberini işitiyor.

Anlattığım bu deprem, ilk hissettiğimdi ve çok çok küçük boyutlardaydı. Kitaba odaklanmam, sakin bir ortamda ve sabit bir konumda bulunmam; bu ufacık depremi, tüm korkunçluğuyla hissetmeme sebep oldu. O gün şahit oldum doğanın karşı koyulamaz (şimdiki teknolojilerle) gücüne. Öyle bir güç ki bu; koskoca coğrafi bölgeleri ileri geri sallıyor, üzerlerine dikilmiş binaları yerle yeksan ediyor, binlerce insanın canına okuyor.

Halihazırda, Haiti'de hayatını kaybedenlerin sayısı yüzbinlerle ifade ediliyor.

Rüya tabirleri sitesine bakayım dedim, ne saçmalamışlar diye. Aynen şöyle yazıyordu: "İş yaşamınızda sıkıntılar yasayacaksınız demektir. Ülkeler arasında savas çıkacağı şeklinde de yorumlanır." İş yaşamımın olmadığı zaten ortada da; bu ülkeler arasında savaş çıkması durumu ne alaka lan? Yani zaten bu tip fal meseleleri, rüya tabirleri filan götten sallamanın en güzel örnekleri de; bu kadarı da fazla değil mi? Ülkeler arasında savaşa işaretmiş. Gülemiyorum bile bu iğrenç kandırmacaya.

Her neyse efendim. Bilinçaltım, bu yakarışımı da algıladı nasıl olsa. Artık bu yazıdan sonra deprem rüyası görmem sanırım. Görürsem eğer, bilinçaltım filan dinlemem kovarım valla bedenimden.

Bilinaçtım akıllı olsun! He bu arada Orhan Pamuk da akıllı olsun! Onu da aradan çıkaralım.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

İnternetHaber.Com; sizin ben ta...

İnternethaber.Com, Türkiye'de tartışmasız en nefret ettiğim haber sitesidir. Adamlar, haber vermek dışında her türlü işi yapıyorlar. Şu an aklıma gelmeyen birçok haberi "yanlı" olarak veren bu haber sitesinin kurucusu Hadi Özışık, katıldığı tüm programlarda "bağımsız habercilik" diye çığlık atar durur. O çığlık atadursun; sitenin editörleri, taraflı habercilik yapmaya devam eder, sansasyonel başlıklar atarak ilgi toplamaya çalışır ya da işlerine gelmeyen yorumları yayımlamayıp "yorum kriterleri" adı altında kafa siker.

Yakalarsam öpeceğim bu editörleri. Açık konuşuyorum hatta: öpe öpe bitiremeyeceğim. Bu öpülesi editörler, bugün sitemden bir alıntı yapmışlar, neredeyse benim cümlelerimin tamamını kopi pest etmişler ama kaynak belirtmeyi uygun görmemişler. Ulan koskoca sitesin, belki Türkiye'nin en fazla ziyaret edilen sitelerin başında geliyorsun; kendinden katbekat küçük sitelerden alıntıladığın konular yetmiyormuş gibi, alıntıladığın sitenin adresini de "kaynak" diye yazmıyorsun. E ben seni öpmek istemeyeyim de ne yapayım sayın editör? Neyse, gelelim konunun ayrıntılarına ve alıntılanan yazıma.

İstanbul; 1929 kışı ve 1987 kışı, başlıklı bir yazı yazmışım. Taa geçen sene bugünlerde. 1929 kışı ve 1987 kışı ile ilgili birkaç fotoğraf iliştirmişim yazıma, o günlerle ilgili bilgiler vermişim. Hatta yazımın başında, annem ve babam ile ilgili bir anı bile anlatmışım, 1987 kışından kalma.

İşte bu İnternethaber'in ısrarla öpülesi editörleri, muhtemelen Google'a "1987 Kışı" ve "1929 Kışı" diye yazıp aratmışlar ve benim sitemi bulmuşlar. Sonra başlamışlar kopyalayıp yapıştırmaya.

Şu linke tıklarsanız göreceğiniz üzere, benim cümlelerimi aynen kopyalamışlar. 3-4-5 diye tıklayıp giderseniz de yine benim yazılarımın birçoğunun kopyalandığını ya da birkaç kelimesi değiştirilerek yazıldığını görebilirsiniz. Bu editörler, aldığı paranın hakkını versinler lan. Bu ne böyle?

Çok sinirlendim bu duruma. Ben de zamanında çok alıntı yaptım. Yani bundan 4-5 yıl önce açtığım ilk web sitelerinde alıntı yaptım tabii. Nitekim küçük siteler, bence alıntı yapmalıdırlar da. Çünkü, ne onların bünyesinde onlarca işçi çalışıyor ne de her ay söz konusu site üzerinden milyarlarca lira kazanıyorlar. Yani işin özü, küçük sitelerin alıntı yapması mesele değil. Ama büyük siteler böyle alıntı yapıp da kaynak belirtmediklerinde, sinirim tepeme çıkıyor.

Bu siteden alıntı yapan onlarca web sitesi var. Mesela herhangi bir yazımı -özellikle çok ses getirenler- Google'da aratırsanız, benden bile üst sıralarda, benden alıntı yapmış siteleri görebilirsiniz. Bu alıntılar için hiçbir zaman "Ne alıntılıyorsun lan manyak?" demedim, alıntılayan site sahibine küfür etmedim. Ve hatta sitemin altında "Hiçbir hakki saklı değildir, içerikleri kaynak göstermeden yayınlayabilirsiniz." yazısı da bulunmakta. Ama sen kalk, Türkiye'nin en büyük sitelerinden birisi olarak, günlük ziyaretçisi yüzlerle ifade edilen bir siteye gir; yazarın cümlelerini aynen alıntıla, bir "Şey biz şuracıktan aldık" bile deme... Söz konusu bu kurnazlığı yapan editörün, sitenin en altındaki yazıdan haberi olmadığına eminim bile.

Neyse efendim, bu haber sitesinden zaten nefret ediyorum. Bu son hareketleri ile de iyice gözümden düştüler. Birazdan telefonlarımı meşgul edip "Gözünde tekrar yükselmek istiyoruz Günay Bey." diyeceklerdir ama iş işten geçti.

Hadi(Hadi Özışık) sana sesleniyorum: "Şu editörlerine bir şey de yoksa öpmekten bıkarım, level atlamaya karar veririm." Bu sözümü de kaynak göstermeden alıntılayın da görelim!

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...