İran'da Ayaklanma; Bende Rüya

Ekşi Sözlük'teki "13 haziran 2009 iran ayaklanması" başlığına, 2 gün önce aşağıdaki entry'i girmiştim. Aynen buraya kopyalıyorum, gördüğüm ilginç bir rüya. Birçok tezatlığı içinde taşıyan bir garip rüya. Başlıyor:

13 haziran 2009 iran ayaklanması: gece rüyamda gördüğüm ayaklanmadır. burdan bir otobüs tutuyoruz. güya, birçok kişiyi otobüslerle iran'a taşıyacağız, ordaki ayaklanmaya destek sunacağız. kimler yok ki arabada? kardeşim, dedem, yengem, kuzenlerim ve birçok arkadaşım. otobüste 35 kişiyiz. bir de otobüsü tutan, insanları ikna eden, bilinçlendiren bir ablamız var başımızda. soruyorum: 2 gün sürer değil mi yolculuk? "evet" diyor. içimden "çok uzun ya bu süre" deyiveriyorum. rüya saçmalamasıyla "uçak tutsaydık daha mantıklı olmaz mıydı?" diye soruyorum. "olur muydu sence günay?" diye sorunca söz konusu abla, başımı önüme eğiyorum.

otobüs sık sık molalar veriyor. her mola verişinde de ben otobüsten kaçmak istiyorum. hala türkiye'deyiz nasıl olsa. yakalanıp hapse koyulursak, derdimizi nasıl anlatacağımızı düşünüyorum. kaçmayı unutunca da aklıma kardeşim geliyor. daha küçük, lise çağında. "ne işi var onun burda?" diye düşünüyorum bir de içten içe. ama düşündüğüm şeye bak, yan tarafımda 70'ini geçmiş dedem çatışmaya gidiyor.

arkadaşlarım otobüsün arkasında türküler, marşlar söylüyor. yine rüya saçmalaması içerisinde toros dağlarının en yüksek noktasında mola veriyoruz güya. toros dağları filan şu anda bilmiyorum ama rüya içerisinde gayet mantıklı geliyor. yan tarafımda yengem "ince memed toroslardan gürledi" diye "ince memed" parçasına giriyor. ancak kendisinden ses erkek gibi çıkıyor. rüya saçmalaması içerisinde bu da mantıklı geliyor bana.

ince memed toroslar’dan gürledi
buhurcular kulak verip dinledi
onyedi kurşunu yedi ölmedi

kardeşim dağlarda geziyor; daha doğrusu koşuyor, tepeleri filan aşıyor, iniyor çıkıyor garip garip. toros dağları da, küçükken bolca izlediğim heidi çizgi filmindeki dağların aynısı. bizim toroslarımız, rüyamda alp dağları olarak karşıma çıkmış. böyle dağların doruklarında hafif karlar, yemyeşil düzlükler, inekler, koyunlar filanlar falanlar. bu arada arkadaşlarım yan tarafta okey masası kurmuşlar. çatışma öncesi biraz eğlenelim diyenler var.

sonra oturuyorum. güya toroslardan iran görülebiliyormuş da iran sınırına bakıyorum. tam sınırların olduğu yerden itibaren dumanlar yükseliyor. sanki uzaydan bakıyorum gibi, ancak bir fark var. uzaydan fiziki olarak görebileceğim iran haritasına birisi sarı çizgiler koymuş, sınırları belli etmiş. google earth'te ülke sınırlarını belli ederiz ya, öyle bir şey; hatta tam olarak öyle diyebilirim. kara dumanları gördükçe içimden "gitmeyelim, gitmeyelim" demelerimi çoğaltıyorum. sürekli dayak yiyeceğimizi, hapse atılacağımızı, herkesin orda bizi unutacağını, sokakta kurşun yiyebilip ölebileceğimizi; kardeşimi, akrabalarımı ve arkadaşlarımı düşünüyorum.

sonra yeniden otobüse binecekken rüyam son buluyor. kalkıyorum. gözlerimi faltaşı gibi açıyorum yatakta. faltaşı gibi açıyorum ki bir daha uyumayayım, rüyaya geri dönmeyeyim. "iyi ki bitmiş" diyorum. rüyamda her şey o kadar korkutucu ki. ve umutsuz.

ben basit bir rüyada bile bu kadar korkuyorum; bir de iran'da rüya değil gerçeği yaşayanlar var: her an öldürülebilecekler, dayak yiyebilecekler, hapse gönderilebilecekler...

zor onlar için her şey. sıradan bir ülkede çıkabilecek isyandan daha farklı onların isyanı. birlikte hareket etme ihtimalleri az; birlikte ölüm ihtimalleri çok olan bir halkın isyan bu. cesarete en çok iranlı gençlerin ihtiyacı var şu zamanlarda. bilmiyorum ki ne desem.


Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Şeytan Tüyü Bolluğu Yaşarken

Yaz aylarında farkettiğim bir bolluktan söz edeyim size. Kışın başımızı, götümüzü örttüğümüz için pek farkedemediğimiz bir bolluk belki de bu. Evet efendim açıklıyorum: Şeytan tüyü bolluğu. "Nedir bu şeytan tüyü, ne işe yarar, neden çıkar, bu ne lan çabuk açıkla?" diyenlere açıklamalarım var aşağılarda, bir yerlerde.

Şeytan tüyü dediğimiz şey, bir şeytanda bir de pek sevgili insanlarda bulunan bir tüy; genellikle beyaz renkte olur, diğer tüy ve kıllardan 10 misli daha uzun olabilir :) Böylece garip bir şeydir. Mesela dün denize gittik ve hemen birisini kaşfettim. Arkadaşlarıma gösterdim, gösterirken ben de bir an şok oldum çünkü iki parmağımla tutup çektiğim bu tüy, hayvansal boyutlara ulaşmıştı. Hiç abartmıyorum en az 20 santim; fazlası olur, azı olmaz. 20 santimlik bir tüy diyorum lan. Alo!

Yukarıda bahsettiğim 20 santimlik tüyüm, akşam saatlerine doğru yerinde yoktu. Muhtemelen bu durumdan hoşlanmayan bir arkadaşım, tüyümü koparmış olacak :( Bilmiyor ki şeytan tüyü koparanların, işi yolunda gitmez, ayağı çamurdan çıkmaz... Peh, benim için hava hoş. Yeniden çıkar ne de olsa. Mesela şu an özenle yetiştirdiğim bir tanesi 10 santime yaklaştı, bir diğeri de boynumda yine 6-7 cm en az. Ben her gün bunları ölçüyorum, suyunu veriyorum, ilaçlıyorum. Bakımını yapıyorum anlayacağınız.

Bu tüye sahip olanların da tabi çeşitli ayrıcalıkları varmış. Mesela genelde başarılı olurlarmış, dikkat çekerlermiş, ayrıcalıklı görünürlermiş, kendini çok sevdirirmiş vs. Güzel şeyler bunlar.

İnce görünüşü olduğu için hemen koparılırmış gibi görünen bu tüy zor kopuyor sanırım. Hiç kendim koparmadım ancak hafif çektim, kopar gibi sandığım bu tüyler, deriye nasıl yapışıyorsa artık kolay kolay ayrılmıyor bu sevdadan. "Burda durcam, uzadıkça uzicam, devasa boyutlara ulaşcam, hepinizin gtüne koycam" havaları var. Az önce yazdığım şeyi, sizi güldürmek için yazdım. Umarım güldürebilmişimdir. Teşekkür ederim ilginiz için.

İşin şakası, saçmalanamayışı, garipliği, gerizekalılığı bir yana; bu tüylerden neden bende çıkıyor bilmiyorum ama kendilerinden pek de rahatsız olduğum söylenemez. Öyle geçiniyoruz. Ben şeytan, o tüyüm. Sevgiyle!

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Michael Jackson Öldü

Böyle açık ve net bir biçimde "öldü" demek garip tabi; garip olmakla birlikte acı verici bir durum halihazırda. Henüz Türk medyasına düşmemiş olan bu haber muhtemelen gerçek. Dünya medyasında gece saat 12'ye doğru geçen bu haber doğruysa -resmi açıklama olmadığı için ihtimallerden bahsediyorum- gerçekten üzücü bir haber.

Ne kendisini bolca dinlerim, ne de hayranıyım falan filan. Ancak ne kadar büyük kitleleri peşinde koşturduğunu bilirim. Dünyanın en çok satan albümü Thriller'in sahibi olduğunu bilirim. Bu albümün 46 milyona yakın sattığını bilirim. Bir de kendisi hakkında çıkan sansasyonel haberleri bilirim ki şu an bunlardan bahsetmek, adamın sanatına ve anısına da saygısızlık olur. Bu yazıyı da bir anlık üzüntü ile yazdım zaten. Bahsetmeseydim kısa da olsa, içim rahat etmezdi.

Pop müzik tarihinde bir devir daha kapandı. Kalp krizi; genç sayılabilecek bir yaşta böyle bir yıldız kaydı maalesef. Bu arada Ntvmsnbc'ye an itibariyle haber düştü:

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

Karafatma, Allah Belanı Versin!

Sıcaklar arttığından mıdır, bizim evimiz rutubetli midir, mutfağımız çok zengin de ondan mıdır, yoksa benim çok çekici olduğumdan mıdır bilemiyorum ama karafatmalarla fena halde başım dertte. Genellikle hamam böceği diye adlandırılan bu ibnenin evlatları, geceleri ortaya çıkıyor, hiç olmadık anda karşımda dikiliyor ve beni korkudan altıma sıçtırtıyor.

Genellikle mutfakta karşılaşıyorum bunlarla. Mutfağın ışığını açar açmaz hiç hareket etmiyorum ki; nerede olabildiklerini, nereye kaçabildiklerini göreyim. Bazen ayağımın dibinde oluveriyor, ayağıma doğru hamle yapıyor ki çığlık atasım geliyor, evdekilerin de uyanıp ağzıma sıçması geliyor. Bir de bünyesi zedelenmiş olanları var bunların ki o çok daha tehlikeli. Önlem amaçlı aldığımız böcek tableti; adi olduğundan mıdır nedir, bunları öldürmüyor ama sarhoş gibi dengesizleştiriyor. Önceleri ışık açılınca, benden uzak kaçan bu hayvanlar, şimdi tabletin etkisiyle üzerime üzerime bilinçsizce koşuyor. Biraz daha kafayı bulsa, evin içinde beni kovalayacak yemin ederim :(

Evrime inanmayan arkadaşlara da çağrımdır. Bir hamam böceğinin nasıl evrim geçirebileceğini, size birkaç gün içerisinde ispatlayacağım. Hiç öyle milyon yıl beklemeye gerek yok. Bizim evdeki karafatmalar, çok yediğinden midir nedir, böcekçillerden çıkıp direkt kemiriciler sınıfına giriş yapıyor. Faremsi karafatmaya rastladım bizim evde. O kadar büyük ya :(

Şimdi araştırdım, bunların uçabilenleri de varmış. Ben bunları havada hayal edemiyorum. Ciddi ciddi banyonun ya da mutfağın ışığını açınca üzerime doğru uçan bir karafatma görürsem orda hakkın rahmetine kavuşurum. Lan valla dilim tutulur, "yusuf yusuf" denilen 'şey'i orada yaşarım. Hem bu bizim evdekiler uçarsa, ben bunlara "uçan hamam böceği" değil; direkt karga derim. İbnelerin bir bacağı var, bizim bacakgillere mensup mankenlerimize taş çıkarırlar valla. Lan bir böceğin 2 santim bacağı olur mu?

Neredeyse gördüğüm her karartıyı bu embesillerden birisi sanıp geri çekiliyorum. Ciddi bir korkaklık şeysi yarattı bu hayvanlar bende. Ama tüm bu olumsuzluklara rağmen neredeyse hiç karafatma öldürdüğümü hatırlamıyorum. Hatta birçoğunun hayatını kurtardım. Kaza geçirip ters dönmüş olan karafatmaları, düz çevirip hayata döndürdüklerimi hatırlarım. Bu hareketimi kendi kendime bir meşrulaştırırım ki sormayın: "Ya onlar da can taşıyor, hem yazık onlara da, ben onlardan onlar benden korkuyor, belki onun da hisleri vardır, çocukları onu öldürürsem öksüz kalır" filan falan. Evet bir karafatma için bunları söyleyebilen birisi ya delidir, ya da korkudan kafayı sıyırmıştır ki bence ikinci şık bana daha uygun.

Mutfağa ve banyoya gitmeye cidden korkuyorum. Işığı açınca; tabureye oturmuş, masaya kollarını uzatmış, iki elini birleştirip bana "Merhaba hacı!" diyebilecek bir karafatmadan korkuyorum. Böcekçillerden kemirgenlere hızlıca geçiş yapan bu hayvanların, insansılara geçiş yapması pek de zor olmasa gerek. Bunlar bizi evden mevden de kovar valla. "Günay, şu meşhur sandviçlerinden yap da yiyelim mına koyim" diyebilecek bir karafatma hayal etmeye başladım. Bismillahirrahmanirrahim... Sevgiyle!

Not: Bu yazı anlayacağınız üzere devasa boyutlarda abartmalarla bezenmiştir. "Anlayacağınız üzere" ise neden belirtme gereği duydum? O da benim manyaklığım.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...

2009 ÖSS

İçimi dökmek istiyorum bugün. Tam zamanıdır. Diyordum ki az evvel, dışarı çıkayım da hava alayım; ancak sonra vazgeçtim, evde kalıp içimi bloguma dökmek, en doğrusu olur diye düşündüm. Ne mi yazacağım şimdi? Dün geceden itibaren yaşadıklarımı, bugünkü sınavı ve hali hazırdaki ruh halimi. Okumak isteyenlere, pek esprili bir yazı sunamayacağımı söyleyeyim ancak.

Dün gece çok heyecanlıydım. Oysa, ÖSS öncesi ve ÖSS sırasında çok da heyecanlanan bir tip değilimdir. Yarın ÖSS'ye girecek olmamdı elbette beni bu kadar heyecanlandıran. Edebiyattan bazı eksikliklerimi tamamlamak istedim. 1 saat kadar edebiyata göz attım. Yazar-eser eşleştirmelerine kafa yordum. 12 gibi yatağa girdim. Yatağa girer girmez, kendimi bir işkencenin ortasında buldum.

Yatağım çok ısınmıştı sanki. Başımın altındaki yastık, "fazla" geliyordu bana. Başımı bir yastığın altına, bir üstüne koyuyordum. Yastığın soğuk tarafını bulup da mutlu olmak vardır ya bizde, dün gece aynısını bir kez daha yaşadım. Karanlıktan görünmeyen duvarları görür oldum. Odam küçüldükçe küçüldü. Duvarlar daraldıkça daraldı. Kurtulmak istedim bu kapandan, kalktım su içtim, yeniden yatağıma döndüğümde her şey aynıydı. Huzursuzdum. Bir mühlet sonra yine kalktım yatağımdan, bu sefer oturma odasına gittim, koca pencereyi çift taraflı açtım. Derin nefes alıp, rahatlamaya çalıştım. Kendimi rahatlamış hissetmiş olacağım ki yeniden döndüm yatağa. Saatimin 2'ye yaklaştığını hatırlıyorum, başka da bir şey hatırlamıyorum; uyuya kalmışım.

Saat 6 civarları kalktım. Çalar saate ihtiyacım olmadı. 15-20 dakika yatağımda oyalandım. 6 buçuğa doğru kalkıp banyo yaptım. 7 buçukta duraktaydım. Dolu dolu iki otobüs bizi almayınca, birkaç arkadaş ile birlikte taksi tuttuk. 8 buçuğa doğru okuldaydım. Dün geceki heyecanımdan eser yoktu. Kendime yeniden güveniyordum, sınava girecek ve istediğim puanı alıp çıkacaktım. Hem denemelerde birçok kez almıştım hedeflediğim puanı. Ayrıca ÖSS soruları daha netti ya, kolay iş deyip kendimi rahatlatıyordum. 9'da sınav salonlarına alınacağımızdan, aradaki yarım saati kaldırımda oturarak, kekimi yiyerek ve boğazı seyrederek geçirdim.

Saat 9.30 olduğunda sınav da başlamıştı. Yine heyecan yoktu. İlk birkaç soruyu hızlıca cevapladım. Bazı sorularda çelişkide kaldım, boş bıraktım. Sonlara doğru artan paragraf sorularında kafayı yiyecek gibi oldum. Normalde en fazla 25 dakikamı ayırdığım Türkçe sorularına, bu sefer 35-40 dakika ayırmak zorunda kalmıştım. Sosyal Bilgiler ve Edebiyat sorularını da "hızlı" sayılmayacak bir şekilde çözdüm. Bu 3 dersin çöüzümü normalde 1 saat 15 dakikayı geçmezken, ÖSS'de 1 saat 45 dakikayı buldu sanıyorum. Ama henüz asıl kabus dolu dakikalara gelmemiştim.

Matematikte 18. ya da 19. sorudaydım, kolumdaki saat yerine duvardaki saate bakayım dedim. Saatin 11.45 olduğunu gördüm ki, tam o anda bana neler olduğunu anlayamadım. Hiç heyecanlanmayan benim, ellerim titremeye başladı. Tam titremede değil; bir dengesizlik başladı. Yaptığım işlemi unutuyorum, aklımda tutmam gereken bir kaç ayrıntıyı kaybediyorum, sürekli kendi kol saatime bakıyorum. Çok az zamanım kalmıştı. Son 15 dakikada eski sorulara dönmem gerektiğinden, sadece 45 dakikam vardı ve ben matematik 1. bölüm 19. sorudaydım. Daha çözmem gereken matematik 2. bölüm soruları vardı ki ben matematik 1. bölümün ortasındaydım nerdeyse. Bu düşünceler beynimi kemirirken ben de tırnaklarımın çevrelerindeki etlerimi koparmaya başladım. Sol baş paröağım ve sağ işaret parmağım kan içinde kaldı. Soru kitapçığına kan bulaştı. Gözetmenlerden birisi fısıldayarak "Selpak?" dedi, ben "Hayır, emerim." dedim yine kısık ses ile. Kanayan iki parmak, soru kitapçığı, titrer gibi salınan eller, bir türlü odaklanamayan beyin, hızla ilerleyen dakikalar...

Şimdi sınav bitti. Matematik 2'ye sadece 15-20 dakika ayırabildim. O 15-20 dakikayı da hiç saymıyorum bile. Ne adam gibi soru okuyabildim ne de başka bir şey. Saat 11.45 beni mahvetti. 11.45'e kadar ne yaptıysam oydu. Nitekim 11.45'e kadar yaptığım sorularda matematik 2. bölüm yoktu.

Matematik 2. bölümden neredeyse 0. Matematik 2 olmadan, geçen yılki puanıma yakın bir puan alacağım. Hedefleridğim bölüme gidemeyeceğim belki ama İstanbul'da 4 yıllık bir bölümü okuyacağım. Zaten çocukluğumdan bu yana bir meslek istemedim ya neyse.

Kötüyüm. Moralim bozuk. Günüm berbattı. Aldığım haberler de yıkıcıydı.

Beni bu İstanbul sevdası mahvetti. Mahvetti de yine de bir sevdadır bağlanmışım ona. Bugün boğaza bakınca sınavdan önce, bir kez daha dedim bunu. Yerim burası benim. Kopamam bir daha hayatımda. Zaten bu kopamamazlıktı ya bugün parmağımı kanatan, kitapçığı kanlar içinde bırakan.

Kib Öpt By!

Devamını okuyun...